Genel

“Pembe…” Derken Ne Demek İstemiştik?

Yazar: Büşra Eser

Takriben Şubat 2015’te Pembe metrobüs değil, pembe erkek gibi bir pankartın da dahil olduğu bir eylemde Özgecan Aslan için gıyabi cenaze namazı kılmıştık. Eşlik eden pankartlar da Özgecan ilk değil ama son olsun, Kızımın tek hatası dolmuşa binmek, Devlet ya hayır söyle ya sus gibi şeylerdi. 16 Ekim 2017 sabahı ise telefonu elime aldığımda arkadaşlarımdan gelen mesajlarla karşılaştım. O eylem gününden, yanımda iki arkadaşımın olduğu ve elimizde Pembe metrobüs değil, pembe erkek yazan pankartın olduğu bir fotoğraf bir şekilde yeniden hakaretler ve küfürler eşliğinde yayılmıştı. Yapılan yorumlar, pankartın yayılışı bugünün Türkiye’si ve sosyal medyası açısından olağandışı bir şey değil maalesef, bu konuyla ilgili konuşacağım başka bir şey var ama buna birazdan geleceğim.

Pembe toplu taşıma meselesiyle ilgili epeydir konuşmuyordum aslında. Bu meseleyi “tartışılabilir” bulmadığımdan değil, konuşurken ister istemez alıverdiğimiz siyasi konumlardan uzak durmak istediğim için. Savunanlar toplu taşımalardaki sıkışıklık için mi, yoksa tacizi önlemek için mi bu fikri öne sürüyor bilmiyorum ama ben iki türlü de bu fikrin işlevsel olacağına inanmayanlardandım. Hele ki o zamanlar, mesele Özgecan cinayetinden sonra patlak vermişti, sanki Özgecan’ı öldüren bindiği karma minibüsmüş gibi, şu an pek çoğunu hatırlamadığım büyük büyük isimler pembe bir toplu taşıma fikrini kadın cinayetlerine, tacize çözüm olarak önermişti. Biz de o günün gündemine binaen “Madem bu tacizi önlemek için pembe adı altında bir düzenleme öneriyorsunuz, o düzenlenmesi ve değişmesi gereken şey ilk olarak taciz eden erkeklerdir.”  diyerek durumu eleştirmiştik.

Bu pembe metrobüs konusu benim için biraz esprili aslında, bu eylemden daha sonra ve pembe metrobüs fikrine hiç katılmazken, 2016 yazında Tahran’a gittiğimde kadınlar metrosuna binmiştim. Benim için hem o ortamı gözlemek hem de yaptığın, düşündüğün, yazdığın şeyleri sorgulamak için güzel bir tecrübeydi. Aşina olmayanlar içi Tahran metrosunun son 2 vagonu kadınlara ayrılmış durumda, diğer vagonlar ise karma. Ancak benim geçirdiğim 3-4 günde karma bölüme binen bir kadınla da karşılaşmadım. Çünkü erkekler bölümü, İstanbul’da dahi görmediğim bir sıkışıklıkta olabiliyor. Gerek Tahran’ın nüfusundan gerek iki vagonun komple kadınlara ayrılmasından ötürü diğer vagonlar ileri derecede sıkışabiliyor.

 

Peki Tahran metrosu rahat mıydı? Evet, fakat bu rahatlık kadın kadına bir ortamdan değil, kadınlar kısmının epeyce boş olmasından kaynaklanıyordu. Metroda erkekler balık istifi gibi aralarında 1 cm. dahi boşluk olmayacak şekilde yolculuk ederken, kadınlar kısmında ayaktakiler bile tek tüktü. Fotoğraflar metrodan farklı gün ve saatlerde çektiğim anlara ait. 

 

Kadınlar ellerinde pos cihazıyla birlikte çorap, makyaj malzemesi, iç çamaşırı satan satıcılardan alışveriş ediyor, üstlerine ölçüyor ve sohbet ediyorlardı. 

  

Fakat fotoğraflara da bakarsak burada minicik bir haksızlık yok mu? Böyle bir ortam Türkiye’de ne kadar işler, ne kadar sürdürülebilir, uygulanabilir mi emin değilim. İran gibi toplum, devlet, yasak gibi dinamiklerin bizimkinden çok farklı olduğu bir yerde bu sürdürülüyordur, ama böyle bir uygulama Türkiye’de olur mu, toplu taşımanın sıkışıklığına çözüm bu mudur, benim için çok muallakta. Bu belirsizlik üzerinden, hele ki Türkiye’nin toplu taşıma alt yapısında bunun imkânı nedir’i de bilemezken bu tartışmayı yapmak ve kadın erkek çok sıkıştığı için toplu taşımaları ayırmak fikri, bizi pek de bir yere götürmüyor gibi geliyor.

Fakat bu uygulamayı tacize karşı çözüm olarak önerenler için söylenecek çok şey var. Ben bu meseleyi “Madende çökme gibi bir tehlikeyle işçilerin öleceğini bilseniz, sayıları az da olsa madencilerin bir kısmını güvenli alana almaz mısınız? Birilerini kurtarma ihtimaliniz var, onları güvenli alana alarak değerlendirmez misiniz? İşte o güvenli alan pembe metrobüstür.” şeklinde tartışanla bile karşılaştım. Fakat taciz engellenemez, önüne geçilemez bir şey değildir; doğal afet değildir, hele ki siz, gözlerini haramdan sakınmaları gerektiği (Nur, 30), kadınların tesettüründen (Nur, 31) daha önce emredilmiş bir dine mensup olanlar için kabul edilesi bir şey hiç değildir. (Sizler öncelikli, çünkü fotoğrafı paylaşıp, yorumlara bezeyenlerden Müslüman erkek çoğunluğu için kadınlara hakaret etmek, aşağılamak, küfretmek çok kolay.). Bir de kadın cinayetleriyle ilgili caydırıcı hiçbir yasanın olmadığı, tecavüz davalarının suçlu erkek lehine sonuçlandığı (artık elimizde yüzlerce örnek vardır biri bu bu da diğeri )bir  Türkiye gündeminde, bunları hiç konuşmayanlar tarafından, sanki tacizin ve tecavüzün engellenmesi için tek eksik buymuş ve çok parlak bir fikirmiş gibi pembe toplu taşımanın öne sürülmesinde bir ikiyüzlülük seziyorum. Artı benim kendimin de tanık olduğum, hâli hazırda “Ama o da/öyle/o saatte/onu giyerek çıkmasaymış” cümleleri var, böyle bir zihniyet var. Kadınlar için ayrı bir alan olduğu hâlde, karma alanda bulunan bir kadına nasıl bakılacağını, tacizin nasıl da “Binmeseydi, bindi demek aranıyordu.” gibi bir şekilde haklı çıkarılacağını düşünmek bile istemiyorum. Taciz de bir zihniyet meselesi iken, böyle bir alanın varlığı bu zihniyete ne yapar, daha da beslemez mi, neler neleri rahatça yapmaya cüret etmelerine sebep olmaz mı? Üstelik, daha dün de gördüğümüz şekliyle, pembe metrobüsü istemeyenleri dahi hedef gösteren, onlara hakaretler, küfürler eden bir kitlemiz varken. Bu konudaki korku apaçık Türkiye gerçeği, “Belki ya öyle olursa…” gibi bir mesele değil, Helin’den sonra paylaşılan tweetleri gördünüz mü? 

Başa dönersek, bahsettiğim paylaşanlar da zaten, başka başka insanlara da savurdukları hakaretlerden, yaptıkları linçlerden tanıdık gelen insanlar. Bu yüzden olağandışı bir şey yok. Sabah paylaşımları görüp “Napalım.” diyorum, “Oluyor arada böyle.” Taa ki, tanıdık birilerini görene kadar. “Eldivenli kızı tanıyorum. Napıyor bu ya. Bunlar hep Reçel Blog tayfası işte çok dikkate almamak lazım.” gibi bir yorumla görüyorum fotoğrafımı. Mesele sadece birkaç twitter zorbasından başka bir şey yani. Söz söyleme, derdini anlatma, anlama çabalarının hepsine ket vuran bir şey. O liseden bir arkadaşım, bu ay içerisinde oturup konuşacağız. Karşılıklı oturacağız belki ama, artık ona dediğimi anlatabilir miyim bilmiyorum, anlatsam beni dikkate almayacakmış zaten.  Ben o sözleri anlamak, anlaşılmak ve söylediğim sözle bir şeyler değiştirebilmek için söylemiştim, söylüyorum. Fakat dünkü yayılışından farklı olarak, hakaretin, küfrün bolca ve kolayca savrulduğu, kim daha sivri bir şey söylerse o ölçüde yüceldiği bir sosyal medyada söylememiştim. Benim sözüm zaten bağlamından kopmuş, demek istediklerim kaybolmuş, aldığım en olumlu tepki bile “Ama sizinki de olmamış yani…” iken bir şey anlatma imkânımız kalmamış gibi hissediyorum. Gene de iyimser olmaktan başka yol bulamayarak, sözümüzü anlamak; anlaşılmak ve iyi niyet gibi gayeleri kaybetmeyenlerle konuşabiliriz inşallah.

 

Bir Yorum

  • merve
    18 Ekim 2017 - 09:51 | Permalink

    yazının tonundaki öfkesizliği müthiş takdir ediyorum. ben aynı paylaşımları gördüğümde deli olmuştum sinirden, ve böyle bir yazı yazacak durumda muhatap olsaydım sanırım bu serinlikte bir yazı çıkmazdı ortaya. ama şimdi okuyunca farkediyorum ki bu serinlik, onların kızgınlığı karşısında olabilecek en iyi tutum galiba. anlamak isteyenler için konuşmaya devam inşallah.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir