Genel

Bir Uyarlamanın Ardından: Kürk Mantolu Madonna

Yazar: Meryem Selva

Yaklaşık olarak bir yıldır Kürk Mantolu Madonna’nın alımlanış serüveni üzerine çalışıyorum. Tez niyetine. Perşembe akşamı eserin tiyatro uyarlaması Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde Türkiye’de ilk kez sahnedeydi.  İki arkadaş, yani diğer bir editör Büşra Eser ile,  oyunu izlemeye gittik. Maria Puder’i Tuba Ünsal’ın canlandırdığı iki perdelik oyunda, Raif Efendi’nin gençlik halini Alper Saldıran, yaşlı Raif Efendi’yi Menderes Samancılar, yazarı Sercan Badur oynadı. Konuk oyuncu Kayhan Yıldızoğlu ise tabip ve drag queen rolüyle zaten heyecanlı olan atmosfere samimi bir hava kattı. Bitiş selamlamasındaki alkışlar, Tuba Ünsal ve Sercan Badur’un gözyaşları bu samimi havayı destekliyordu. Oyun ve oyuncuların profesyonelliğini tartışmayı alanın uzmanlarına bırakarak bu yazıda biraz oyunun geçmiş serüveninden ve uyarlamanın kurgusundan bahsetmek istiyorum.

Eserin sahnelenme hikâyesi –en azından Türkiye’de- Tuba Ünsal’a kadar çeşitli vazgeçişlerle örülü. Birinci vazgeçiş Cem Yayınevi tarafından eleştirel basımla yayınlandığı yıllar olan 1980’li yıllara denk düşüyor. Cumhuriyet gazetesinde 5 Ağustos 1987 yılında yayınlanan bir habere göre Vecdi Sayar’ın beyazperdeye aktaracağı projenin çekimlerine 1988 yılının sonunda başlanması beklenirken bu proje gerçekleştirilemiyor. Yine aynı tarihli bir başka haberde senaryosunu da Onat Kutlar’ın hazırladığı Türk-Alman yapımı olarak gerçekleştirilecek bir sinema filmi söylentisi de mevcut.  İki proje de hayata geçirilemiyor. (Onat Kutlar’ın bu senaryosu daha sonra Yapı Kredi yayınları tarafından Senaryolar: Üç Senaryo Üç Sinopsis kitabının içinde yayınlandı). İkinci vazgeçiş yine Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan 18 Temmuz 1985 tarihli bir başka haberde. Bu kez Levent Kırca tiyatrosunda sahneleneceği haberinin duyurusu var. Bu proje de bir şekilde askıya alınmış. Eseri sahneye ilk kez taşımak ise 2 Nisan 2004 yılındaki bir habere göre Çetin İpekkaya’ya nasip olmuş. Ancak Berlin’de.

Bu serüvende görülen o ki vazgeçmeyen ya da vazgeçirilemeyen bir tek Tuba Ünsal olmuş. Uyarlayan ve yöneten de Engin Alkan. Bu yüzden gazetelerden biraz sıyrılıp kendini oyuna kaptırmış izleyici sesiyle de hem oyuna hem de Tuba Ünsal’a dair yazmaya devam edeyim.Öncelikle şunu belirteyim her ne kadar oyunun hemen sonunda daha mekândan çıkmayı bile beklemeden Tuba Ünsal’ın sesinin oyuna yakışmadığına dair twit atanlar olsa da!

Oldukça güzel, samimi ve heyecan uyandıran bir uyarlamaydı. Her aşamasıyla arkasında büyük emeklerin olduğu belliydi. En azından benim için sesine ergenlik kaçmış yazar rolündeki Sercan Badur’dan iyiydi. İtiraf edeyim, yazarın Raif’e hayranlığını başlarda oldukça abartılı buldum. Ama defteri okudukça yavaş yavaş büyümeye başlayışının sesinde yarattığı değişim iyi bir kurguydu. Eserin melodramatik yanını bu abartılı seslendirmelerin başarılı bir şekilde yansıttığını söylemek mümkün. Bu yüzden Sercan Badur’un, Alper Saldıran’ın ve hatta tüm sakinliğiyle Menderes Samancılar’ın da hakkını teslim etmek gerek. Zira, Maria ve Raif sahnedeyken yazarın okur halinin ve Raif’in yaşlı halinin de balkonlardan birinde olması duygu ve duygulanım geçişlerini çok iyi aktarıyordu.

Uyarlamanın kurgu açısından en kuvvetli bulduğum sahnelerden biri defteri okuyan yazar, yaşlı Raif ve genç Raif’in sahnede arka arkaya sıralanması en üstte ve en arkada genç Raif’in olup o zamana gelince canlanmasıydı. Metindeki geçmiş zaman, metnin yazılma anı ve okurun okuduğu zamanın aynı zaman diliminde toplanışının güzel bir temsiliydi. Benzer şekilde Maria Puder’in kostümleri de -feminist çıkışların olduğu diyaloglarda klişe bir şekilde takım elbise giyse de- güzel bir temsil biçimiydi. Birkaç sayfada yaratılabilen bir imgeyi tek bir görüntüde özetliyordu. Yine Maria’nın Raif Efendi ile birlikte gittikleri barda müşterilerden bir kadını dudaklarından aniden öpüp geri çekilmesi, erkek müşterilerden birinin de Raif Efendi’yi aynı şekilde öpmeye kalkışması eserdeki aslında birbiriyle geçişli cinsiyet rollerini çok başarılı bir şekilde sahneye yansıtıyordu. İkinci olarak duygulanım açısından kuvvetli bulduğum sahne ise yazar, yaşlı ve genç Raif ve annesinin pamuk dövme sahnesiydi. Ayrılık, iflas, ihanet, hüzün birçok duygu sopalarla pamuk dövdükleri o sahnede patlayıp, dağılıyor, yok oluyordu.

Sonuç olarak metne cümle cümle oldukça bağlı bir uyarlamaydı izlediğimiz oyun. Maria Puder tablosu çok iyiydi. Bitiş sahnesinde yazarın artık -sesi ve performansıyla- yetişkin olmuş haliyle gelerek romanı, şapkasını ve gözlüğünü önünde duran boş sandalyeye bırakması da hüzünlü bir anmaydı. Tuba Ünsal ve Sercan Badur’un gözyaşları samimiydi. Sahnedeki herkesin yazarı ve metnini çok sevdiği, çok heyecanlı oldukları da her hallerinden belliydi. Özellikle Tuba Ünsal’ı haklı haksız yapılan bütün eleştirileri bir kenara bırakarak tebrik etmek gerek. Kayhan Yıldızoğlu ise tabii ki efsaneydi. (Lila Gurmen’in son sahnelerdeki kayıtsızlık rolü de çok iyiydi.) Katılımcılar arasında Filiz Ali yoktu. (Olsaydı sahneye davet edilirdi ya da bir iki cümle söylenirdi diye düşünüyorum). Ve Sezen Aksu yapacağını yapmıştı. Seslendirdiği  şarkının da eserin alımlanışına katkısı yadsınamaz. Büyük ihtimal yakın zamanda oyunda da yansıtılan şarkının klibini izlemeye başlarız. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir