Genel

TEOG Herkesin Derdi

Yazar: Feyza

Çocuklar hızlı büyüyor. Eğitimin başlıca çelişkisi bu belki de. Onların hızına, kapasitesine, çeşitliliğine yetişecek bir eğitim sistemi olamaz. O yüzden ölçüyü çocuklara göre değil toplumların çocuklara dair hayallerine, beklentilerine göre koyuyorlar. Türkiye’de ise ölçü hep başkalarının çocuklarıdır. Daha iyi ders çalışan komşu çocuğu, daha iyi okulları kazanan çocuklar, ilerde daha çok para kazanma vadeden çocuklar, daha ileri ülkelerin çocukları… Üniversite sınavında kaçıncı olduğuna göre kaderi belli olan çocuklar. O listelerden hayalinin peşinden koşacak, kendi rengini keşfedecek, dünyayı değiştirecek sağlam özgüven çıkması da haliyle çok zor. O nedenle hepimiz yuvarlanıp gidiyoruz işte.

Eğitim bu açıdan bu ülkede yetişen ve çocuk yetiştiren herkesin ortak yarası. Ya da öyle olmalı. Ama memlekette duygular “ŞOK HABER”lerle yönetildiği için dönüp de ortak meseleleri sakince konuşmaya zaman ve enerji yok. Eğitim başlığında en son TEOG’un (Açılımı: temel eğitimden ortaöğretime geçiş sınavı) kaldırılması şok haber olarak ekranlara düştü. Gerçekten de ortaöğretim velilerinin aşk ve nefret ilişkisi kurdukları TEOG, nedeni nasılı açıklanmadan bir anda ortadan yok oldu. 8. sınıfların yaz tatillerini, kış planlarını, psikolojilerini, hayallerini, kahırlarını şekillendiren, takvimi örnek soruları her şeyi belli olmuşken birden iptal edilen iki aşamalı sınav yerine ne konacağı da şu vakte kadar belli olmadı.

Türkiye gibi herkesin hakkını yedirmemek için kıyasıya savaşmak zorunda olduğuna inandığı gerilimli ülkelerde sınav sistemi oturtmak gerçekten zor zanaat. Bu memlekette ekmek sırası, otobüs sırası beklemek bile streslidir. Üçkağıtçılık nerdeyse normdur. Birisi gelip kaynak yapabilir, pişkince yerinizi alıp sizi üstüne suçlu bile çıkarabilir. Nitekim veliler aralarında şunları rahat rahat konuşuyorlar, birbirlerine bu konularda tavsiyelerde bulunuyorlar: Adrese dayalı otomatik yerleştirme yapılan ilköğretimde, velilere öğretmen ve okul seçme “şansı” tanımak için okulların belirlediği “bağış tarifeleri” var. Sonra TEOG için ikili notlandırma sistemi uygulayan okullar var(dı). Okul puanı yüksek çıksın diye çocuklara hak ettiklerinden yüksek puanlar veriliyor(du). Bu uygulamalar da TEOG’a kitlenen paralı velilerle imtiyazlı okullar arasındaki ortak haksızlıklar, ortak suçlardı.

Ama ne oldu? TEOG’un kaldırılması yine bir kültürel iktidar kavgasının fitilini yaktı. Zira kararın arkasında bu “ortak suçlar”dan çok, son yıllarda ihtiyaçtan çok daha fazla açılan İmam Hatip okullarının boş kalması, bu okullarda eğitim ve öğretimin sonuçlarından memnun olunmaması olduğuna dair yorumlar var. Bu yorumlara büyük ölçüde katılıyorum. Hükümetin bir İmam Hatip açma ve destekleme politikası var. Ama bunu neden yaptığına dair bir açıklaması, bir rasyonalizasyonu olduğunu sanmıyorum. Yani “neden daha çok imam hatip?” dediğinde, belli standartlarda dini eğitim almış, muhtemelen daha kolay yönetilebilir, daha kolay dizayn edilebilir kitleler hayal ediyor ama boş binalar ve yetersiz kadrolarla bunu ne kadar yapabileceği meçhul. Ya da zaman zaman hem öğretmenlerin hem öğrencilerin ne kadar yaratıcı olabileceğinden habersiz… Başta da dediğim gibi çocukların çeşitliliğini, öngörülemezliğini kuşatabilecek bir eğitim sistemi yok. Hele ki bu kadar sistemsizlik içinde…

Bütün bunlar arasında gözüme çarpan sorunlardan biri ise, eğitim ülküsüne sıkı sıkıya bağlı,  hükümetin hedef aldığı ve dönüştürmeye çalıştığı “çok iyi okullar”da okumuş, başarıyla sınıf atlamış veya sınıfsal imtiyazını devam ettirmiş “eğitimli” insanların “İmam Hatipliler” konusunda söyledikleri. “Okul kazanamamış, bir baltaya sap olamayacak imam hatipliler “bizim” iyi okullarımıza mı gelecek??” bu süreçte azımsanmayacak kadar duyduğum sorgulamalardan biri oldu. O iyi okullar da İstanbul’da gerçekten çok küçük bir azınlığın erişebildiği, iyi eğitim vermesiyle meşhur okullar. Yani Türkiye çapında sahip çıkılacak öyle bir marka yok zaten. Bu noktada korkunun tam olarak ne olduğunu da anlamak zor. Kötü imam hatipliler mi iyi okullara gelecek, iyi öğrenciler mi kötü imam hatiplere gidecek meçhul. Her iki endişenin tek ortak noktası, bir kontaminasyon korkusu olması.

Düşünüyorum da, sabırla eleştirilerini okuduğum bu insanlar, çabalayarak edindikleri yahut doğal olarak içine doğdukları imtiyazları kendi sınıflarından çocuklar mı sürdürsün istiyorlar? Belirli bir kültürel ve sembolik kapitali kaybetme endişesi mi bu? Yani Türkçesi, eğitimle seçkin meslekler ve hayatlar (burada sadece maddi kazanca vurgu yapmıyorum. Bilgiye erişim, ince zevkler, daha çok seyahat, vs. imkanlar…) kurabilenler ve imtiyazları tehdit edilenler, imtiyazlarını savunuyor gibiler. Türkiye’de yurtdışı çıkış yasağından meslekten men edilmeye kadar giden olağanüstü hal cezalandırma yöntemlerini, akademiye yapılan operasyonları ve itibarsızlaştırma çabalarını düşünürsek bu tehdit hiç de yabana atılacak bir tehdit değil. Dahası, kapitalizmin yeni biçimleri maddi serveti bütün bu kültürel ve sembolik kapitalin önüne geçirebiliyor. Bu da üst sınıfların korumasına verilmiş olan belirli değerlerin yok olmasına neden oluyor. Kentleşmenin vahşileşmesi, kültürel mirasın korunamaması gibi…

Ancak tam da bu noktada, eğitimin hala kimisine tırmanması daha zor, kimisine daha kolay olan bir merdiven olarak kalmasını savunmak mı gerekir? Eğitimin getirdiği eşitsizlikleri konuşmak için bu kaostan bir imkan çıkmaz mı? Kültürel, tarihi, toplumsal değerlerin korunması sınıfsal bir mesele olmaktan nasıl çıkar diye düşünmek gibi imkanlar arayamaz mıyız?

Kendi seçimleriyle imam hatip öğrencisi olan, ya da kendi seçimini bile yaşamayan çocuklar hakkında “kafası basmayan imamhatipliler bizim iyi okullarımıza yerleştirilecek!!” türevi cümleler duymaya devam ettikçe böyle bir imkanın çıkmayacağına maalesef ikna oluyorum. Öncelikle bu cümleler, merdiveni zorluklarla tırmanmış olan çoğumuza haksızlık. Kimimiz taşradan, kimimiz imam hatipten, kimimiz düz liselerden geldik; kimimizi merakımız, kimimizi hevesimiz, kimimizi tanıdığımız bir öğretmen bir yerlere yönlendirdi. Hepimiz arkamızda bizim kadar zeki, yetenekli arkadaşlar bıraktık. Çünkü birileri seçilmeli, birileri kalmalıydı. Dolayısıyla kurtuluşun yolu illa eğitim, eğitimin yolu da illa sınav kazanmaktan geçti!

Peki eğitimsiz nasıl olur ki? Bir öğretmen arkadaşım, (temel eğitimden sonrasını kastederek) “herkesin eğitime yönlendirilmesi çok yanlış” dedi geçenlerde, çok katılıyorum. Herkes yüksek öğretime erişmek, hayatını oradan kurmaya çalışmak zorunda değil. Ama bu memlekette tüm ayrımcılıkları dik kesen ve hepsini daha da güçlendiren en büyük ayrım eğitim. Zira eğitimsizlik yoksulluk ve itibarsızlık getiriyor. Herkesin ihtiyaç duyduğu bir başarı hikayesi, bir “yırtma çabası” var (o olmazsa ikinci bir şans Acun’un reality şov’ları tabii!). Elbette bu durumda kazanan, azınlık oluyor. Azınlıkta kalmak da haliyle kıymete biniyor.

Peki ya eğitim içinde başarılı olacak çocukların sistemden dışlanması nasıl çözülecek? Hayatta seçeneği az olan çocukların seçeneklerini arttırmanın merkezi sınavdan daha iyi yolları olmalı. TEOG, sınava hazırlanma imkanı olan çocukların Anadolu liselerine, Anadolu imam hatip liselerine ve kolejlere yerleşmelerini sağlarken, bu imkana sahip olmayan ya da tercih hakkı tanınmayan çocukların imam hatiplere yerleştirilmesini mecbur kılan bir sistemdi. Tabii aslında o Anadolu ve fen liselerinin de bir kısım yeni imam hatipler gibi düz liselerden dönüştürüldüğünü unutmamak lazım. Ortada garip şekillerde hızla genişleyen bir okullaşma ve bu hızın getirdiği ciddi olumsuzluklar var. Yani TEOG bir sorundu, TEOG’un getirdiği okullaşma bir sorundu. TEOG’un ışık hızıyla kaldırılması ise yepyeni bir sorun…

TEOG yerine daha iyi bir sistem geleceğine dair pek bir umut yok, sanırım bunda milletçe mutabıkız. Belki parası ve(ya) eğitime dair vizyonu olanlar yeni sistemden (yine) büyük zararlar görmeyecek. Ya da yukarda belirttiğim gibi, maddi servet, eğitim vizyonunu ezip geçecek. “En iyisi bizim olsun” diye masaya vuran veli, çocuğunun hayallerine, beklentilerine ve yeterliliklerine bakmadan en iyisini satın alacak. Bu koşullarda faturanın muhtemelen bu yeni sistemden, hatta ondan sonrakinden, daha sonrakinden oldukça zarar görecek olan; maddi, kültürel, sembolik kaynakları daha kısıtlı olan çocuklara kesilmesi çok büyük haksızlık. Zaten Türkiye’de iyiye gidişin önündeki en büyük engel de, sürekli kaşınan, bilerek güçlendirilen bu haksızlık duygusu…

 

 

Bir Yorum

  • suzi
    29 Eylül 2017 - 20:43 | Permalink

    karsi cenahtan duydugunuz “basarisiz imam hatipliler bizim okullara mi gelecek” soylemleri karsisinda duydugunuz rahatsizligi anliyorum. bence bizim tarafin da karsi cenahi tanimlarken, elit okullardan cikan bogaz kenarinda sarap icen elit azinlik algisinin da kirilmasi gerektigini dusunuyorum (siz oyle mi dusunuyorsunuz bilmiyorum). daha dogrusu siz ve biz duvarlarinin yikilmasi gerekiyor. cunku bence bu dindarligi one almayan ve dindarligi on plana koyan insanlarin cekismesinden ziyade, sosyoekonomik siniflarin cekismesinden kaynaklanan bir sey. yani basortulu muhafazakar orta halli bir ailenin cocugu ile, dini one plana koymayan, sol goruslu orta halli bir ailenin cocugu ayni haksizliklari yasayip ayni isyanlari yapacaklar. zaten bu an ihl lere yonlendirin diye cirpinan siyasilerin pek cogunun cocugu da ted, bilfen vs gibi okullara gidip, yurtdisinda okuyor.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir