Genel

“Nefretimi Kazanamayacaksınız” Derken Nefret Yaymak

Konuk Yazar: Müjgan

Görsel: Burçak Bingöl

“Evet biz selam veriyoruz. Tevhid ağacının tohumuyuz. Gerçeğin/ya da karşısındaki insanın/muhatabının iç yüzünü merak etmeyen, ona yaklaşmak istemeyen her kim önyargılarının, peşin hükümlerinin, vehimlerinin, kibrinin esiri oluyor bu alemde.”

Demiş yazar, eşinin uzattığı elin Meltem Cumbul tarafından karşılıksız bırakılmasıyla ilgili yazdığı yazıda.  Yazı diğer bir yazar kadın tarafından “Cahilce sığ bir hareketin karşısında ‘Ah keşke herkes böyle bir olgunluk haline sahip olabilse dedirtecek bir yazı’, tavsiye ederim.” alkışlarıyla servis edilmiş.

En başta söylemek gerekir ki bu Meltem Cumbul’un protestosunu savunma yazısı değildir. Ancak olgunluk örneği diye gösterilen yazının da bin bir yüzü var, karşıya söylenmiş olsa da aslında ‘aynaya bakılarak yazılmış’ hissi veren. Ama biz birkaç tanesinin üzerinde duralım. İlkinde yukarıdaki satırlar gibi tasavvufi bir bakış (!) var, nefretin nasıl tüketen bir yanı olduğundan, nefret edene dahi sevgi duyulan bir ruh yüksekliğinden söz ediliyor. Ve tabi bu bakış ‘biz’ diliyle anlatılsa da aslında ‘bir’ tarafı betimliyor. Bu tarafı yazıdaki eşsiz betimlemeleri alıntılayarak anlatmak gerekirse, ‘Nefes aldığı memleketi seven, vatanını bir sevgili gibi addeden, eleştirse de iyiliğini isteyen, nefret etmeden, yakıp yıkmadan ama kızarak, bazen söverek seven, milletinin inanç ve iradesini hor görmeyen, çekilmeye çalışıldığı savaşlara ve iç çatışmalara karşı birliği ve barışı savunan’… Güzellemeler sürüp gidiyor. Öteki tarafta ise, yine yazıdan alıntılarla ‘iç savaşların taraftarı haline gelen, kulaktan dolma bilgilerle yetinen, hakaret ve iftiraları çoğaltmaktan içi rahatsız olmayan, iç savaş profesyonellerinin işini kolay gördüğü, sonra da barış isteyip, yürüyüşlerde adalet narası atan’ bedbahtlar…

Ötekini elma armut genellemeleriyle dar bir kalıba soktuktan sonra ‘biz’den söz etmek büyük hüner doğrusu. Ama daha büyük hüner, ‘aydın çevrelerinden’ dışlanmayı, sosyal medyada yazılan birkaç mesajı, sahnede sıkılmayan bir eli; genç bir kadının televizyonlarda ‘çocuklar ölmesin’ dediği için tutuklandığı bir ortamda, büyük mağduriyet olarak sunmak.  ‘Aydın çevreler’ dediklerini yıllardır ‘memlekete düşman’ olarak göstermek için ellerinden geleni yapmamışlar gibi oradan dışlanmayı mağdurluk sayıyor yazar. Vaktiyle kendisinin de bulunduğu ve dostları olduğu o çevreyle ilgili her gün yalı lobilerinde aslı astarı olmayan saçmalıklar servis edilmesine suskunluklarla, dolaylı destek vermiyormuş gibi. Yeni ekmek kapısındaki yerini eski ekmek kapısına saldırarak sağlamlaştıranlarla yan yana durup, onların bataklıklarından ‘medeniyet rüyaları’ anlatmıyormuş gibi. Dahası sanki yeni çevreler bulunmamış, yine el üstünde tutulmamış, piyasanın en üstünde, rakımlı tepedeki sofralarda ağırlanmamış gibi, güya değer de vermediği o eski çevreden dışlanmayı mağduriyetlerin en büyüğü olarak dillendirmiş. Bütün bunları da benlikten çıkma, ötekisi olmama halleri düsturları döşenirken yapmaktan hiç rahatsız olmamış. Beyaz’ın psikopat tiplemesi geliyor akla: ‘Vişne suyu içmek istiyorum ama vişne tadını almak istemiyorum’. Hem taraf olmak hem de tüm taraflarda ‘makbul’ olmak istiyorlar.

Ha bir de başörtüsü yasaklarından, 28 Şubat’tan dem vurulmuş yazıda. Sanki o yılları ve ondan öncekileri steril gettolarda geçirmemiş; iş işten geçtikten, herkes yapılanların haksızlığını dile getirdikten sonra ‘taraf’ olmamışken. Doğrusu şu son 3-4 yılda yaşananlar sırasında sergiledikleri rahatlık, geçmişte de korunaklı alanlarda vicdanlarının ne kadar da rahat olduğunu çok güzel ortaya koyuyor.

Daha birçok şey söylenir aslında bu yazıyla ilgili. Ama bir yeri var ki oradaki ‘kötücüllük’ nasıl izah edilir bilemiyorum.

“Milletinin inanç ve iradesini hor görmeyen, çekilmeye çalışıldığı savaşlara ve iç çatışmalara karşı birliği ve barışı savunan, bu yolda elini taşın altına koyduğu için ve teröristleri desteklemediği için aydın çevreden dışlanan, düşmanlaştırılan, eski dostları tarafından yapayalnız bırakılan bir vatandaşın varolma hakkını savunacak bir insan hakları savunucusu yok muydu?”

Bazılarını şahsen tanıdığı, vaktiyle yolunun kesiştiği insan hakları savunucuları sıradan bir toplantı sırasında göz altına alınıp aylardır tutukluyken, hükümete yakın medyada bile bu tutuklamaların hukuk dışılığı çarşaf çarşaf yazılırken hiç ses etmeyen biri söylüyor bunları. (Bkz. Yıldıray Oğur, Nihal Bengisu Karaca, Hakan Albayrak köşe yazıları). Ses etmemesi bir yana bu insanlara gazete köşelerinden, duvar diplerinden iftira atanlarla yol yürümekten imtina etmeyen biri olarak, ‘ötekilikten’ vazgeçmekten bahsediyor.

Yazının birçok yerinde, bugünlerde haklarında inandırıcılıktan fersah fersah uzakta bir iddianameyle dava açılmış olan barış imzacısı akademisyenler için göndermeler var. Yazarın bu ilk sataşması değil aslında. Son iki yıldır birlik, sevgi temalı yazılarında imzacıları terörü desteklemekle, iç savaş istemekle, memleketi sevmemekle suçluyor. Bir gecede işsiz kalmış, birçoğu istemedikleri halde başka ülkelerde yeni hayatlar kurmak zorunda kalmış bu insanların gündelik hayatta yaşadıklarını es geçerek; tasavvuf dili kullansa da ‘büyük resimle’ kafayı bozmuş komplocu, operasyoncu tetikçilerden farkı olmayan bir bakışla steril köşesinden yazmaya devam ediyor. Böyle kazanacak birliği, böyle kuracak köprüleri böyle kuracak medeniyeti. Dışlamanın, nefretin kötülüğünden dem vururken en alasını yaparak. ‘Nefretimi kazanamayacaksınız’ yazısında ne kadar çok nefret barındırılabileceğinin unutulmayacak bir örneği olacak bu yazı.

Tam da bu başlıkla yazılmış bir yazı daha vardı. Babası 5 yaşındayken çatışmada şehit edilmiş ve barış bildirisine imza attığı için khk ile atılan Ulaş Bayraktar’ın yazdığı. Olgunluk denilecek asıl yazı oydu ama tabi görmek işlerine gelmedi.

Yazıyı ‘herkes böyle bir olgunluk haline sahip olabilse’ sözleriyle anons eden yazar geçtiğimiz günlerde ‘din yorgunu gençler’ den bahsediyordu. Bahsi geçen iki yazıyı yan yana koyup okuyan anlar aslında bu yorgunluğun sebebini. En dini, tasavvufi cümlelerle kurulmuş bir metinle tamamen seküler bir dilde yazılan metnin arasındaki samimiyet ve maneviyat farkı bu durumu gayet iyi özetliyor. Kimin aslında ‘var olmaya değil yar olmaya geldiğini’ kiminse sadece edebiyatını yaptığını…

Bir Yorum

  • Mukadder
    24 Ekim 2017 - 00:00 | Permalink

    O kadar guzel bir yazi ki, ofkenize adalet hissinizi benimmis gibi hissettim! Bu tip insanlarin mesruiyeti sabit dislanmislik dili kullanirken, kendilerinden baska hic kimseye uzatamadiklari iyiliklerini/ulviliklerini bu kadar ince bir bakisla anlatmaniz! Goya arada kalmisligini anlatacak, ne kadar da herkesten biktigini soyleyecek, yani aslinda tarafli olmadigini ispatlayacak, cunku kendisi sufi bir insan, bunlarin ustunde bir insan, kotu biri degil. Sonra dediginiz gibi iste, dusmanlastirmak, hedef gostermek, “bunlar bu ulkenin insani, seveni degil” soylemini devam ettirmek, kendi faydalandigi imtiyazlari aklamak icin kullanabilecegi mis gibi ana akim kosesi bile olan bu insan nasil oluyor hala hakli oluyor? Ne olacak da kendi ikiyuzlulugunun farkina varacak? Ne zaman bitecek haklilik, ne zaman baslayacak sorumluluk? Herkes istedigi tarafin sofrasinda oturma hakkina, oradan dunyaya bakma hakkina sahip. Ama Allah’iniz askina artik bir odul toreninde eliniz sikilmadi diye, kucucuk cocuk gibi evi, dunyayi atese vermeyin! (Bir ornegi de Esra Hoca’nin elini sikmadigi Mehmet Metiner’in sayiklamalaridir). Yeter, vallahi billahi yeter!

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir