Genel

Mükemmel Ebeveynliğe Giden Altın Yol/da Yığılıp Kalmak

Yazar: rumeysa ç.

 ebeveynlik

Evet, öyle bir yol yok. Çocuk büyütmeye, yetiştirmeye azıcık ucundan bulaşan bir insanın bunu anlaması da çok kısa sürüyor zaten. Ama nedense ortada bu “gizli formülü” çözdüğünü düşünen insanlar da bolca. Ben de uçtan uca savrulurken, daha 1.5 yaşına bile gelmemiş çocuğumla geçirdiğim zaman ışığında geçici de olsa sonuçlara vardığımı hissediyorum ve onları yazmak, birlikte tartışmak istedim.

Ebeveynlik denince, öncelikle tabii ki aslında annelik kastediliyor, çünkü babanın çocuk bakması bayağı istisna hala ne yazık ki. (Bu konuda, görece daha “resmi” bir yazım için bakınız: En İyi Baba Kimdir?). O halde buradan itibaren annelik diyelim. Anneliğin tecrübe edilmesi aşamasında etrafımda gördüğüm iki uç var: Birinci uç, parkın bir ucundan çığlıklarını duyduğunuz, parkta birlikte geçirdiğiniz 2 dk. içerisinde çocuğunun ismini ezberlediğiniz tipoloji. İkincisi ise, siniri alınmış, huzur içerisinde çocuğun yaptığı her şeye he diyen, dokunsa gelişimini durduracak, çocuğu “bozacakmış” gibi davranan anneler. Bu iki ucun arasında gezinen bolca anne de var tabii ki, mesela en azından ben sanırım böyleyim. Ama bence bu iki uçtan birinde annenin kendini bulması çok doğal, bir o kadar da sorunlu.

Birinci uç bence bayağı hakim olduğumuz bir tablo. Kadın evin her işini yapmaktadır. Bir yandan da hangi sınıftan olduğuna bağlı olarak, tezini yetiştirmektedir, misafir ağırlamaktadır, spor salonundaki randevusundan dernek toplantısına yetişmesi ve içerisinde bulunduğu sosyal sınıftaki yerini sağlamlaştırması gerekiyordur; yani bir şekilde kadınlığın yükünü çekiyordur. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de çocuk sürekli yeni problemlerle gelmekte, kadın hayatının çok büyük bir kısmını bunalarak geçirmektedir. Ama bir yandan anne olduğu için, bu kutsal işinden de, evde yaptığı işlerden de şikayetlenemez, şikayetlenirse dırdırlanıyor olur, iyice evde yalnızlaşır. Sonuçta hıncını da çıkarabileceği tek yer vardır, çocuğu. Çocuğun her hareketine “dur, yapma” denir, zorla boğazına yemek tıkanır, çimdiklenir. Çocuk da muhtemelen daha da hırçınlaşır ve ev içerisi minik bir kaos olur. Baba eve gelir televizyonu açar, sonra arada bu çocuk neden bağırıyor diye bir de o bağırır, evden çıkıp arkadaşlarla gezer vs. Çok karikatürize ediyor olabilirim, ama diyorum ya bu uç nokta ve bence gerçek.

İkinci uçsa “modern anne” denen garip yaratığın diyarı. Bu konuda eğer zamanınız varsa şu iki yazıyı okumanızı rica ediyorum: Nil Karaibrahimgil, “Bir Yaz Plajı Yazısı” ve Burak Kaya “Çocuk Eğitimde Modern Yönelimler ve Özgüven Gelişimi”. Yazıları okuyunca ben başta bayağı dehşete düştüm ve yazılardaki annelere diğer uçtakilere olduğundan biraz daha yakın hissettim kendimi. Kafayı yemiş bir şekilde çocuğa “neyin daha iyi geleceğini” onu “neyin daha iyi yapacağını” düşünerek ona garip bir hayat biçimi dayatıp dayatmadığımı sorguladım. 3 yaşına bile gelse emzirmeye devam etmek, oyuncak almamak, ağzına bir şey atmasına engel olmamak, yemeklerini püre yapmamak ve önüne koyup kendi kendine yemesini sağlamak, peynirini evde yapmak, baklagil yeşertmek, eve paketli gıda sokmamak, rafine şekeri bırakmak, ağzını kuru, ellerini ıslak mendille silmek gibi, yapılan onca tercih insanın akıl sağlığıyla arasını bir nebze açıyor, yalan söyleyemeyeceğim. Aslında bu yazılardan önce duyduğum bir anekdot da bana bayağı aydınlanma yaşatmıştı. Bir arkadaşım Facebook duvarında paylaşmıştı: Uçakla bir yerden geliyorlar, uçak inmek bilmiyor, havaalanına bir türlü yanaşamıyor. İçerdekiler iyice geriliyor, sesler yükseliyor, millet ellerinde bagajları birbirinin üstünde. Tam uçak yanaşıyor, insanlar bir “oh!” çekiyor, tam inmeye çalışırken bir bakıyorlar yol tıkanıyor. Yolun başında bir kadın, önünde de 2 yaşlarında bir çocuk. Herkes sesleniyor “çocuğu alsana kucağına inelim artık”. Kadının cevabı: “O ne yapması gerektiğini biliyor, kendisi inebilir”.

Bu anekdot ve yukarıdaki yazıların bence iki boyutu var. Birincisi çocuğa olan etkisi. Çocukları zeki yapmaya çalışırken eblehleştiriyor olabilir miyiz? Müdahale etmeyeceğiz demek her şey istediği gibi olacak demek mi? Hayatlarımızı tamamen çocukların etrafında inşa etmek onların gerçekten işine yarıyor mu? Tam tersi noktada onları “eğitebiliyor” muyuz cidden? Uykuyu bile eğitimle veriyorsak hani özgür çocuk yetiştiriyorduk? Bunların hepsini aynı anda yapan ya da birini yapıp diğerini yapmayan anneler de her basamakta bu garip soruları kendini soruyor bence, kendimden biliyorum. Bu kadar soru soracak bir şey mi peki çocuk yetiştirmek cidden? Benim de buna bir cevabım yok.

İkinci boyutunda ise bu yaptıklarımızın kamusal alana etkisi var bence. Mesela çocuk öfkesini rahatlıkla ifade edecek ve biz net bir şekilde karşısında durup, sakin bir şekilde onun sakinleşmesini bekleyeceğiz deniyor. Bu çocuk dediğin şey de her bir yerde öfke nöbeti, bağırma geçirebiliyor. Mesela bir Pazar sabahı sakince bir yere gitmişsiniz, herkes kafasını dinlemeye, bazı insanlar bir şeyler okumaya, çalışmaya çalışıyor. Çocuk başlıyor bağırmaya. Pardon da, bir anne olarak, cidden kimse o bağırtıyı çekmek zorunda değil. Ya da o ilk yazıdaki gibi banktan kalkmak ve sizin çocuğunuzun garip tepkilerini kabul etmek durumunda değil. Bunun tersi noktada uçakta çocuklu annelere işkence çektiren insan topluluğu var. Bunu da kastetmiyorum tabii ki. Ama annenin çocuğunu her şeyi yapacak şekilde “salacağı” bir tahayyülüm de yok ne yazık ki çocuk konusunda. Bazen yorgunluktan ve tembellikten yapıyor muyum, evet. Ama bu başkalarını yoruyorsa veya sıkıyorsa bence biraz dur demek gerekiyor. Çocuklu insanların rahatça gidebileceği, kendini iyi hissedeceği yerleri çoğaltmak zaten gerekiyor, elimiz kolumuz bağlı kara kara düşünüyoruz dışarı çıkarken. Ama bunun tersi noktada duran insanlara da alan açmak konusunda hassasiyetimiz olmalı derim ben. (Burada da No Kid yazım geldi aklıma, bu kitabı da inceleyebilirsiniz. (“No Kid?”)

Kısacası, çocuk yetiştirme garip bir bilmece ya da labirentmiş gibi hissediyorum başından beri. Doğada hayvanların yavrularının nasıl da kolay yetiştiğini örnek verecek kadar basit olmadığını (o yavrulardan yüzde kaçı hayatta kalabiliyor değil mi ama?) ama her aşamada da kitaplar devrilecek kadar karmaşık ya da yönlendirilebilir de olmadığını düşünüyorum. Kendim için süreçte aldığım not şu: Kendinle ilgili eksikliğini hissettiğin şeylerin, stresin, kaygının suçunu çocukta aramayacaksın, hıncını ondan çıkarmayacaksın. Çocuğa, hayatta kalacağı seviyede müdahale edeceksin, diğer durumlarda eğer başkalarını rahatsız etmiyorsa bırakacaksın. O çocuk senin yarım bıraktığın hayatı değil, kendi hayatını yaşıyor ve bambaşka bir insan. Sen ne dersen de kendi istediğini kendi istediği şekilde olacak.

10 Yorum

  • elif
    22 Ağustos 2016 - 14:10 | Permalink

    Bence ağacı yaşken eğmeyelim, ağaçlar güzel büyüyor.

  • 23 Ağustos 2016 - 10:30 | Permalink

    Merhaba :) Yazının söylemek istediği şey özünde anladığımı düşünüyorum ve bu öze katılıyorum öte yandan kafam biraz karışmış durumda çünkü ben peynirimi evde yapıyorum, çocuğum 3 yaşına kadsr emdi, ağzına bir şey sokmasına nadiren karışırım, evime paket gıda girmez, şeker kullanmam, ekmeğimi de ben yaparım hatta arılarımız var balımız da bizim, yemeklerini püre yapmadım ve kendisi yedi (yemesini sağlamadım bunu zaten yapabiliyordu), biraz rahat sayılırım fiziksel hareketlerine müdahale etmem, öfke nöbetlerinde onu dinlerim vs vs vs.

    Sanırım burada iki ayrım var hissettiğim: Ben bunları çocuğuma neyin iyi geldiğini düşünerek yapmıyorum. Akıllı olsun, şahane olsun,ben de mukemmel anne olayım vs. Bu tercihlerin arkasında bazı şeyler var. Mesela ben ekmek yapmayı çok seviyorum. Çiçeklerden, meyvelerden, kekikten, biberiyeden çeşit çeşit ekmek mayası yapıyorum ve mis kokulu ekmekler. Mayaları sevdiğim için peynir mayasını da yapıyorum ve hellim, kaşar, beyaz peynir… Sonra fermentasyonu şu aralar iyice öğrenmek istediğim için baklagil fermente ediyorum evet, hatta beş altı gün önce ilk defa sirke kurdum. Evide kimyasal yoktur, meşe külü suyu yapmayı deniyorum deterjan yerine şu aralar. Böylesinin sağlıklı olduğunu okuyorum bir yerlerden ama hareket noktam bu değil. Bu haydi sağlıklı yaşayalım diyerek yaptığım bir şey değil. Ben kendi düşünce sistemim, inançlarım doğrultusunda tercihleri yapıyorum. İnandığım gibi yaşamak istiyorum ve yaşamaya çalışıyorum. bu sırada öğrenecek çok fazla şey çıkıyor karşıma ve öğreniyorum, deniyorum… Çoğunla bir çocuğun keşif halinde hissediyorum kendimi. Üstelik bu benim için yeni. Uzun zaman önce bırakmıştım ben bunları çünkü. Paket gıda almıyorum çünkü beslemek istediğim bir dünya var ve orası marketlerin dünyası değil. Bir de bir kez evden çıkınca yeniden yemem gerektiğinde (uzun süreli mesela 1 hafta) sonrasında son üç yılda iyileşmiş bazı rahatsızlıklarım nüksediyor. :) Böyle daha sağlıklıyım yani ben. Ama yine de bu benim için iyi, ailem için iyi, kızım için? Henüz bilmiyorum. Buna zamanı geldiğinde o karar verecek. Benim hayatta yaptığım tercihler inancıklarımdan, düşündüklerimden bağımsız değil. Bu nedenle oyuncak almama nedenim “doğal” olsun diye değil. Dünyanın kaynakları, çocuk işçiler, tüketmek yerine nasıl türetebileceğimi keşfetmek vb birçok şey ile ilgili. Ve bu tercihleri açıklamak zor değil. Bunların hepsi bir bütün çünkü, üstelik hayatıma yansıyan bir bütün benim için. Çocuğumun izlediği ve yapboz parçaları gibi birleştirdiği bir bütün. Dini inanışımla, dünyaya ve insan oluş’a bakışımla yaşam biçimim bir bütün… En azından elimden geldiğince yapmaya çalıştığım şey bu.

    Bütün bunları kaygı ile de yapmıyorum üstelik. Çevremde yapmayan tonla insan var. Asla yargılamadım, yargılamam hatta umursadığım da söylenemez. Evlerine gider ve yerim, içerim. Deterjanmış falan takmam bulaşıklarını yıkarım. Evet ellerim egzama olur o yüzden eldiven takarım. Evet mısır, çilek ve glikoz şurubu katılmış şeyler dışında her şeyi yeriz içeriz. Çünkü midemi cidden rahatsız ediyor.

    İşte bu ayrım sanırım bütün bunları sürekli kaygı, yasak, yargılama ile yapmak ya da yapmamak belki. Çok emin olamadım.

    Çocuğumu “eğitmek” için bir şey yapmadım ben hiç örneğin. Ama bunu özgüvenli ve zeki olsun diyerek yapmadım hiç. İnsan oluş’a dair aklımdaki düşünceler, kızımın arzuları, kendi arzularım, ihtiyaçlarımız… Bunların hepsi bir bütün. 3 yaşına kadar emdi ve kendi kendine memeyi bıraktı. Bunda ailem için bir sorun yokken başkası için sorun olması asıl sorun olabilir mi? Bunu ne zaman bırakacağımın bana sürekli başkalarının söylemesi? Ne zaman ve nasıl uyutacağımı? Ne zaman ve nasıl katı gıdaya başlaması gerektiğini?

    Bence çocukların “normal”in altında olma hakkı da var :) BLW yaptım dışarıdan bakınca ama amacım BLW yapmaya çalışmak, zeki olmasını sağlamak değildi. İnsanın büyümesinde modern yaşamın müdahalesini azaltmaya çalışmak, kendi travmalarımı anlamaya çalışmaktı. Kızımın yemesini sağlamadım. Kızım gerçekten kendi kendine yiyordu.

    Aslına bakarsan her durumda çocuğa bir yaşam biçimi dayatmış oluyoruz. Herkes paket gıda yerken bizim yemememiz ilgi çekiyor ve dayatma gibi duruyor olabilir. Ancak paket gıda yemek, TV izlemek, şeker tüketmek, AVMye gitmek bunların her biri bir seçimdir. Bu seçimleri bir süreliğine ebeveyn yapar. Ve evet çocuk buna uyar. Öte yandan bri de şöyle bir soru var: modern yaşamda bize kadınlık, güzellik gibi dayatılan bir sürü şey var. Tüketim tercihleri de bunlardan biri… Çocuğuma kim dayatıyor? ne kadar dayatacak sorusu olduğu gibi duruyor… Aile mi kapitalizm mi? Ben bu noktada çocuğuma kendini dinlemesini söyleyeceğim.. Bu sesleri öğreteceğim elbet.. Kendi sesimin benden olduğunu bilecek, sistemin sesini ayırt edebilecek ve kendi sesini duyabilecek.. Neye ne kadar uyumlanacağını seçebilecek en azından onu mutsuz etmeyecek kadar. Sanırım başka bir hayalim yok çocuğumla ilgili. çok sevdiğim bir yazarın dediği gibi “uyum sağlamakta sorun yok, uyumlandığımızı fark etmediğimiz zamanlar dışında.”

    Çocuğun tercihleri zamanla şekillenir önemli olan buna engel olmamak, baskılamamaktır bana göre. Ve elbette her ailenin inanç ve düşünceleri ışığında sağlık ve güvenlikle ilgili sınırları başkadır. Bu sınırları çocuğuna aktarır. Kültürel sınırlar da bunun içindedir, dini sınırlar da, hayatta kalmayla ilgili annenin hisleriyle şekillenmiş sınırlar da.

    İnsanın yolculuğu öyle dümdüz bir yoldan geçmiyor. Ben anne olarak bazı yaralarımı kızıma aktarıyorum, bazılarını aktarmamak için birşeyler yapıyorum. Bzı şeyleri görüyorum, bazı şeyleri göremiyorum. Ancak ne aktardıklarımdan ne de göremediklerimden korkuyorum. Çünkü ben kendi iyileşme yolculuğumda kapıların var olduğunu gördüm. Kızıma da sadece bunu söylüyorum.. Kapılar varlar.

    Sistemin, uzmanların, ebeveynlerin ve hatta psikolojinin yaptığı şey kapıları kapatmak. Tek bir kapıyı açık bırakmak. Bireye ait bütün “sorunları” anne baba ilişkisine boca etmek mesela. Tek kapı, tek çıkış… Püre ile beslersen şöyle olur, şuna izin vermezsen böyle olur, aferin dersen bu olur… Olur da diyemem, olmaz da.. çünkü çocuk, insan… kapıların var olduğunu bilirse.. kapıları bir şekilde bulur. Benim yolculuğum en azından buydu. Sıkıştım ve sıkıştığım yerde bir kapı aradım. Sistemin veya annemin itelediği kapılarda değildi benim ilacım. Önce başka kapı yok sandım.. Sonra kendi sesimi duyabilmeye başladım…

    Dağınık yazmış olabilirim. Evdeki telaş içinde ancak bu kadar :)

    • Feyza |REÇEL
      23 Ağustos 2016 - 11:56 | Permalink

      Bence sizin tarif ettiğiniz hayat tarzının çocuğunuz için iyi olduğu çok açık. O konuda zerre tereddüdüm yok. Hem piyasaya, hem de “gerçek gıda”nın giderek yokolmasına direnmenin en tutarlı ve keyifli yolunu bulmuşsunuz. Keşke hepimizin çocuğunun bu imkanı olsa. Ama maalesef yok :( O kadar büyük bir kuşatma altındayız ki nerden deleceğimizi kestiremiyoruz, hepsine birden direnebilecek gücümüz kaynağımız vs yok, o yüzden özellikle belli bir sınıf kadının arasında bütün bu emeği vermenin anneliğin “olmazsa olmaz” hakikatleriymiş gibi anlatılması insanı yoruyor (sizin anlatımınızda kesinlikle bu yok). Bir de bu programdan gram sapınca strese giren anneleri görünce de üzülüyorum. Çocuğu içine zararlı bir kimyasal girdiği anda kirlenecek bozulacak kadar hassas bir mekanizma gibi görmekten bahsediyorum.

      Bazı annelerin geçim kaygısı, bazı annelerin direnişlerini başka yerden kurmayı seçmeleri, bazılarının hayatta kendisine bir alan açmayı daha çok öncelemeleri (mesela bu ben oluyorum) ve çocuklarla aralarında zaman ekonomisi gerilimi yaşamaları… Sanırım bu saydıklarımı daha az konuşabiliyoruz.

      Gıda meselesinde bunları çocuğa “dayatmak” gibi bir ton sezmedim. Sanırım o daha çok özgüven odaklı pedagojiye yönelik bir eleştiri. Çocuk sevilmeyen lakin çocuğun da çok özgüvenli olması gerektiği düşünülen bir memlekette yaşanan ikilemler. Okuldaki veliler mesela. Kimse kimsenin çocuğunu sevmez ama kendi çocuğu özgüvenli ve başarılı olsun ister. Bunu bütün çocuklar için istemediğin müddetçe kendi çocuğunun özgüveninin de yalan olacağını düşünmezler. Gibi gibi… O kısımlarda çok sakatlık var insan kafayı yiyebilir.

      • Sule seda ay
        23 Ağustos 2016 - 12:47 | Permalink

        Hepsine katılıyorum. Duygular ve ihtiyaçlar üzerinden konusunca her anneye özel ve hepsi de bir şekilde dediklerinize çıkan tonla ornek bulabiliriz.. insanlar olarak sanki nasil yaşayacağımızı bilmiyor da ogretilmek zorundayiz gibi bir durum var aslinda. Ne kadar limon yiyeceğimize bile tvdeki adam.karar veriyor. Bu durum yalnız anneler özelinde bile değil. Refah ve murluluk tanımı da sisteme ait sonuçta.. cinsiyet tanımları da. Annelige yönelik her şey de dolayısı ile bu tanımların saldırısı altında. Bir anne kendi icin dogru olandan emin olmak istiyor… Bunu okuyup araştırarak buluyor. Yanlist yaptığını hissetmek en büyük korkusu haline geliyor. En cok kendini iyi hissetmek icin parmak salliyor baska annelere. Dogru olanin doğrulugundan eminlik ihtiyacı diye bir sey turedi sanirim mevcut düzende. Sürekli yetersiz olduğumuz hissine kapılır olduk bir de. Ama.mesele.oteki değil. Mesele biziz. Parmak.sallayanlar her zaman vardi ve hep olacak. Parmak sallayana parmak sallamakla degil de, icimizdeki duygu ve ihtiyacı anlamakla cozmustum ben yetersizlik hissimi.. duygu bendeydi.. nedeni bendeydi.. o nedeni anlayinca bir baktım ki bilmem ne anne blogger ne derse desin ben biliyorum bana iyi geleni..

    • madambovary
      23 Ağustos 2016 - 17:31 | Permalink

      Ne güzel bütün bunları yapabiliyor olmanız, çok kıskandım sizi :) Çocukluğun her dönemi farklı tecrübeler demek, küçükken biraz daha sizin muhafazanıza uyumlu davranıyorlar. Ancak şu aralar bebeklikten çıkıp okul çağına atlamış bir kız ve iki erkek çocuk annesi olarak şunu söyleyebilirim ki okul hayatı bambaşka bir hale sokuyor onları. Edindikleri arkadaşlar, dışarıda amansızca akıp giden hayat, uyum sağlamak zorunda oldukları sistem (teog diye bir gerçek var malesef), öğretmenlerin başarı tutkusu vs vs gibi sizin sesinizi kısan ve çocuğunuzla aranıza giren bir sürü hengame, bazen onları kaybettiğinizi düşündürüyor size. Pek tabi sağlam bir ilişki çocuğun bu dönemleri daha hafif yaralarla atlatmasına yardım ediyor ama dışarıdaki sakatlıklar öyle uç boyutlarda ki keşke yediklerini kontrol edebilmek kadar kolay müdahale edebilme şansınız olsa.

  • 23 Ağustos 2016 - 10:35 | Permalink

    Ekmek istediğim bir şeyi unuttuğumu fark ettim. Çocuk özgüvenli olsun diye parkta ağlamasını dinlemek mesela.. Bu şekilde başka insanlara duydugumuz saygıya nasıl model olabiliriz ki? Çocuğuma duyduğum saygı ile ötekine ve kendime duyduğum saygı bir bütün.. öfke nöbeti geçiren bir çocuğa bazen yapılabilecek gerçekten hiçbir şey olmuyor. Onu götürebileceğiniz bir yer varsa götürmek dışında… burası ağlamak için uygun değil, seni ağlayabileceğin bir yere götüreceğim… Saygı gördüğünü hissetmemiş, ihtiyaçlarnı söyleyememiş bir toplumun çocuklarına yer açmaya çalışması belki de bu. Dengesiz evet.. ama eninde sonunda dengeye gelecek.

  • 23 Ağustos 2016 - 10:55 | Permalink

    Akıl sağlığımızı yitirmemize neden olan şeyin tercihlerimizden çok o tercihleri yapma motivasyonumuz olduğunu düşünüyorum aslında. “kaygı ve korku”. Etrafımıza bir baksak göreceğimiz tek şey bu… çocuğumuzu sisteme yetiştirmemiz gerek, özgüvenli, dışadönük olmazsa… vah vah! bu annenin sorumluluğu.. paket gıda tü kaka, şeker ölüm saçıyor, kanser hepimizin kapısında.. Sürekli her taraftan bize parmak sallanıyor.. (Yazıdan sonra kafamdaki monolog devam ediyor da :D Kusuruma bakmayın siz :))

  • madambovary
    23 Ağustos 2016 - 16:58 | Permalink

    Annelik diye bir meslek var bence. Ve sizin kendiniz gibi annelik yapmanıza müsaade etmeyen kurallar. Çoğu kadının daha iyi olabilme gayreti,kendini bir ifade etme şekli olarak yetiştirdiği çocuk üzerinden göstermesine sebep oluyor. Bakın nasıl da büyüttüm, hemen de çişe alıştı, yemekler her öğüne ayrı menü, vitamini yoğurdu desen on üzerinden bir milyon! Çok şahane yaptım çünkü ben yaptım! Anneliğin ilk yıllarında,zaten karman çorman olan ruh hali bir de en mükemmel olma gayretiyle daha da karışık, yorucu, ürkütücü (çünkü kurallar çok net) bir hal alıyor. ”Annelik şahane bir duygu şekerim” temasıyla her günü bir şölene çevirmek gerek. Ve son zamanların bize bir armağanı olarak da şahane anneleri gözümüze gözümüze sokan sosyal medya ve şöhretlerin patır patır doğurup ve pek tabi harika ötesi anne olmaları bence ben gibi ‘sıradan’ kadınları/anneleri yıpratmasa bile şöyle bi tırmalayıp geçiyor. En mükemmel anne olmak zorunda olmanın yanında artık en güzel ev, en güzel koca ve dahi kaynana gibi harika yan karakterlere de sahip olmanız gerek. Bu sosyal gösterişin içinde çocuğun merkezde duruyor oluşu insanda şöyle bir kanaat oluşturuyor: Eskisi gibi değil artık, çocukların da söz hakkı var. Saldım çayıra mevlam kayıra yok daha fazla! Tamam çocuk büyütmek eskisi kadar kolay değil kabul ediyorum, bu bir bakıma çok kıymetli. Çocukların bir birey olarak önemsenmesine ve kabul edilmesine şahsen çok ehemmiyet veriyorum ancak parktaki salıncakta karakter şov yapan bebeleri gördükçe bir şeyler yanlış diyesi geliyor insanın. Hani mümkün olsa ”hanııım hanııım senin çocuğun şahsiyeti hafif firavunlaşmış” diye çığlık atasın gelir. Evet elbette sev çocuğunu ve kendi hayatını ona göre dizayn et ama şekerim herkesin de o hayata göre şekillenmesini ne diye beklersin. Dışarıda toplumun ve diğer insanların taleplerinin farklı olabileceğini kavrat bi kere. Çocuğuna elma alırken organik mi ay yoksa inorganik mi diye endişeye garkolacağına, çocuğa kendi sınırlarını en erken nasıl öğretebilirsin bir düşün. Mesela salıncakta hep o mu sallanacak, inince ağlıyor mu? Ağlasın lütfen ama bir başkasına sıra vermeyi de öğrensin. Korkma kırılmaz, korkma ağlamaktan çatlamaz ve sanmam ki bundan sebep bir travma geçirsin. Ama yok işte öyle olmuyor malesef, parklar bir cehennem gibi şahsiyetli çocukların bir iktidar alanı, bir arena adeta kavga etmeden dönüp gelme şansınız yok denecek kadar az. Çocuk değil de çoğu kez annelerin travma geçirmesine sebep hatta.
    Anne baba olmanın bu buldumcuk halinden nasıl çıkarız bilmiyorum ancak şunu umuyorum ki nasıl belli başlı şeyler yeniden ve yeniden moda oluyor, geçmişe özlem duyup köye bayıra taşınanlar, şehir hayatından bunalıp dağa taşa sarılanlar gibi yetişkinler de bir gün çocukların yakalarından düşecekler. (İnşallah ve amin)

  • Ebru Batık
    23 Ağustos 2016 - 21:15 | Permalink

    İkinizin yazdıklarını da keyifle okudum, hem kafamda yavaş yavaş netleşen sorulara hem de baki kalan kafa karışıklıklarıma derman olmuş :)) benim gözlemlediğim kadarıyla annelik birçok kadın için kendi çocukluklarına doğru yaptığıkları bir yolculuk aynı zamanda, ebeveynlerin ama rolümüz itibariyle özellikle annelerin anneliğini de sorguladığımız bir süreç gibi geliyor. Bu yolda da (Şule Seda’nın da dediği gibi) bana politik görüşüm ve hayata karşı duruşum eşlik ediyor kaçınılmaz olarak. Aslında demem o ki en nihayetinde duyduğum, gördüğüm, okuduğum şeylerden bana “iyi gelen”leri uyguluyor, kafama yatmayanları ise es geçiyorum ve hepsi için geçerli nedenler buluyorum kendime :)) tabi her zaman bu kadar kolay olmuyor, dediğim gibi aileden sadece maddi miras kalmıyor, aynı zamanda onlardan miras kaygı ve korkuları da taşıyorum. Benim annem her zaman “çocukları için yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş” bir kadın oldu ve bize yaşanmamış koskoca bir hayatın yükünü bıraktı. Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke daha mutlu bir annem olsaydı diyorum, babamla el ele tutup bilmem nereye tatile gitselerdi bize ordan kart atsalardı, evde yemek olmasaydı, üç öğün kahvaltı yapsaydık (en sevdiğim) ama annem gülümseyerek otursaydı sofraya filan…Sanırım en büyük korkum bu; tüm hayatı çocuk odaklı yaşayıp bunun ağırlığını da bir şekilde oğluma yüklemek. Çocuğunu hayatının merkezine alıp bundan çoook mutlu olan kadınlar tanıyorum, iyi ki de varlar, ama ben öyle biri değilim, geçtiğimiz bu dört ay bana kendime zaman ayırmanın bana ne kadar iyi geldiğini hatırlattı. Bundan dolayı yargılandığım olmuyor mu, oluyor, ya da kendimi suçlu hissettiğim zamanlar…Ama en nihayetinde ağlatarak uyku eğitimi verdiğim oğlum kendi yatağında güzelce uyuyor ve uyandığında yanına koşup, “ne güzel uyudun, ben de seni çok özledim” diyebiliyorum, sonra sarmaş dolaş oyun oynuyoruz yatakta. Bu, uykusuz geçen ve her an “uyanacak” endişesiyle geçirdiğim, nerede uyursa orada bıraktığım, aman uyanmasın diye nefes almakta bile tereddüt eder olduğum hatta canım kadar sevdiğim kedilerimi bile sırf çocuğu uyutmuyorlar diye vermeyi düşündüğüm dört aydan sonra ilaç gibi geldi. Diğer taraftan, herşey kitaplardaki gibi de değil kuşkusuz, okuduğum hiçbir yayın, haberdar olduğum hiçbir teori oğlumun gece ikide neden uyanıp saat dörde kadar oyun oynamak istediğini açıklamıyor, o istiyor biz de oynuyoruz, bu kadar….sallanan parmaklardan ıskıldığım noktada içsesimi dinliyorum, oğlumun ne istediğine kendimin ne istediğine bakıyorum, uzun tartışmalara girmemeye çalışıyorum, eninde sonunda su yolunu buluyor çünkü.

  • 24 Ağustos 2016 - 11:23 | Permalink

    Yazıdaki kafa karışıklığı son cümleye anlatım bozukluğu olarak yansımış :)

    Daha ciddi olarak devam edeyim. Çocuklarının gelişimini önemseyen ve bu konuda en iyisini yapmak için çaba gösteren 2 çocuklu bir baba olarak yazıdaki kısmî çaresizlik kokusu bana çok tanıdık geldi. Evet, zaman zaman yaptığımız bazı şeylerin ve kullandığımız bir takım yöntemlerin olumlu yansımalarını çocuklarımızın gelişiminde görüyoruz ve bu hoş bir şey.

    Bununla birlikte, “doğru ebeveynlik” gibi bir ideal sadece teorik olarak mümkün bence de. Bir eğitmene atfedilen sözdeki gibi “Teoride, teori ve pratik arasında fark yoktur. Ancak pratikte, vardır.”

    Çocuk yetiştirmek için çaba gösteren herkes en kötü ihtimalle içten içe bilir ki çocuk yetiştirme konusu gri alanların fikirlerimizi kapladığı bir şey. “Şu şöyle şöyle yapılmalı” şeklinde tüm çocuk eğitimi sürecini kesin çizgilerle anlatanlara hep şüpheyle yaklaşıyorum ben de. Bu yüzden bu yazıdaki çaresizlik hissinin, keskin ve kesinci bilmişlikten çok daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

    Ayrıca işin ne çok basit, ne de düşündüğümüzden daha karmaşık olmadığına; aslında biraz da fıtrî bir süreç ile şekillendiğine de katılıyorum.

    Aslında bu konuda daha çok düşüncelerim var şimdi şimdilik bu kadarı yeterli sanırım. Allah hepimize ve özellikle bu sürecin nesnesi değil öznesi olan (en azından olması gereken) çocuklarımıza kolaylık, zihin sağlığı ve onlarla olan ilişkilerimizde ahenk nasip etsin.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir