Genel

Ensar, Tecavüz ve İtibar Üzerine

 

Yazar: Z.

rania-matar-ol-08

 

Ensar Vakfı ile ilişkilendirilen Karaman’daki çocuk tecavüzü haberleri ortaya çıktığından beri sessizliğini korumuş olan bir kitle var. Başka hak/hukuk meselelerinde sesini yükseltip, kalemini oynatırken şimdi susup anlamayı bekleyen bir kitle… Bu grubun bir parçası olarak ben, aramızda fısır fısır konuştuğumuz sessizliğimiz üzerine artık biraz yüksek sesle konuşmak gerektiğini düşünüyorum.

Her şeyin nasıl başladığını hatırlayalım. Basına yansıyan ilk haberler henüz olayla ilgili birkaç cümleden fazla verecek bilgi sahibi değilken “Tarikat evlerinde tecavüz” başlıklarıyla yayınlanınca herkes bir “Hoppala!” dedi. Bir yanda korkunç bir olay, diğer yanda tanıdık bir kurum, ikisi arasında olup olmadığı bilinemeyen bir ilişki ve her nasılsa bunu çoktan bilen kimi haber kaynakları… İster duygusallık deyin, ister konduramamak, ister Türkiye basınına dair anlaşılır bir güvensizlik; bahsettiğim kesim “Bir anlayalım, neymiş” diyerek köşesine çekildi.

Ensar Vakfı’nın tecavüz yuvası olduğu, Ensar’ın hükümet projesi bir şebeke olduğu, çocukları korumak için alınmış davanın gizlilik kararının tecavüzün üstünü örttüğü laflarının haber metinlerini doldurmaya başlaması uzun zaman almadı. Ardından AKP’lilerin resimleri ve “İslamcı” Ensar vurguları eşliğinde sunulan #StopChildRapeinTurkey kampanyası* sosyal medyayı sardı. Diğer yandan olaya dair bilgisi eşit derecede az olan bir başka kesim de bunun yalnızca karalama olduğunu, meselenin çocuk tecavüzü falan olmadığını,  sosyal medya  kampanyalarıyla Türkiye’nin uluslararası itibarına zarar verdilmeye çalışıldığını hızla haykırmaya başladı. Başta sahihlik kaygısından ileri gelen bahsettiğim sessizlik hali belki de sonraları bu karşılıklı atılan “Tecavüzcü Ensar kapatılsın” ile “Yedirmeyiz” sloganlarının uğultusu arasında zaten duyulmayacak hale gelmiş olmaktan dolayı devam etti.

Ensar Vakfı’nın haksız bir lince maruz bırakıldığını hisseden fakat ortada ciddi bir itham ve hakkında ancak sınırlı bilgi bulunan bir dava varken göğsünü gerip “Şimdi Ensar olma zamanı” diyecek kadar da midesiz olamayan sessiz kitlenin bir parçası olarak ben şöyle düşünüyorum. Dava gizliliğinden dolayı henüz vakfın tecavüz vakası ile ilişkisini dolayısıyla suçun örgütlü olup olmadığını bilmemiz mümkün değil. Fakat geldiğimiz noktada ortada başka bir tür örgütlülük hali olduğu açıkça görülüyor.

Ensar Vakfı yaptığı açıklamada tecavüzcü öğretmenin kendilerinin üyesi olmadığını, yalnızca bir süre gönüllü çalıştığını söylüyor. Ayrıca Valilik açıklamasında Karaman’da Ensar’a ait bir yurt bulunmadığı yazıyor. Oysa ki tecavüzcü öğretmenin Adli Tıp Kurumu tarafından da doğrulandığı söylenen itirafları bu açıklamalar ile uyuşmuyor. Üstelik ortada bir de vakıf yetkililerinden birinin gayrı resmi açıklaması var. Bu açıklamaların toplamından vakfın Karaman’da evi olmadığı değil evlerin yasal statüsü olmadığı anlaşılıyor. Zaten o yaş grubundaki çocuklar için böyle ev açılması yasak olduğu için yasal olması da mümkün değilmiş.  Yasal olmayan evin haliyle yasal denetimi olmadığı gibi Ensar Vakfı da burada kendi sorumluluğunu/sorumsuzluğunu görmezden geliyor. Vakfın yaptığı basın açıklaması baştan aşağı kurum itibarına odaklı iken, kurumun kendi evlerinde yaşayan çocukların ruhsal ve bedensel sağlığı ve güvenliği ile ilgili ne tür bir kaygısı, bunları korumaya dair ne tür bir çabası/sistemi olduğuna dair tek cümle okumuyoruz. Vakfın açıklamasına nazaran daha makul bir dili olan Ahmet Hakan röportajında geçen, meselenin ciddiyetine dair ifadeler “En azından bunu demişler” dedirtse de doğrusu orada da “Bu vahim durumu birlikte aşacağımıza inanıyorum” gibi soyut bir dilekten fazlasını bulamıyorsunuz. Ensar’ın son olarak kurumsal zarara uğratıldığı gerekçesiyle davaya müdahil olma dilekçesi vermiş olması ve sanığın en üst sınırdan ceza almasını talep etmesi içinizi biraz olsun rahatlatır mı, “Yine mi kurumsal itibar?” dedirtir, orasını ise artık size bırakıyorum.

Diyelim ki Ensar’ın basiretsiz açıklamalarını maruz kaldıkları linçten kaynaklı bir hezeyan olarak gördük, peki etrafına örülen Bakanlık, basın, vakıf-dernek ve şahıslar kalkanına ne diyeceğiz? Bu çok katmanlı kalkan içten dışa doğru şöyle bir hiyerarşiyle genişliyor: Sosyal medyada kefenini giyip “Ensar candır”, “Ensar’a sahip çıkalım” diye kahramanlık taslayanlar, tecavüzden hiç bahsetmeyip olan bitenin yalnızca bir karalama ve iftira olduğunu öne süren dernekler, “Pedofili = Ensar = AKP = Müslümanlar” ucuzluğuna “#StopChildRapeinTurkey = Gezi = Paralel = CHP = HDP = Sol Çeteler” ucuzluğuyla mukabele eden gazeteciler,”İnadına” Ensar Vakfı’na sahip çıkan milletvekilleri, “Bir kere rastlanması kurumumuzu (?) karalamak için gerekçe olamaz” açıklaması yapan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ve Bakan’a yöneltilen eleştirileri “Ülkemize yönelik karalama kampanyası” olarak görüp bakanına sahip çıkan Bakanlık! Özellikle sonuncusunun ne anlaşılacak ne açıklanacak bir yanı var. Bakanın yaptığı açıklamanın “Tecavüzün bir keresinden bir şey olmaz” şeklinde anlaşılması olasılığının yüksekliği üzerine bir saniye dahi düşünmemiş olmasından daha vahimi koruması gerekenin kurumlar değil çocuklar olduğunu unutması, Bakan değil Ensar Vakfı yöneticisi kılığına bürünmesi,  “Tanırız-ederiz” şeklindeki ahbap çavuş gayrı-profesyonelliğini makamına taşıması.

Tüm bu süreç sonunda, olan biteni değerlendirip geldiğimiz noktaya baktığımda şunları söyleyebilirim. Evet, Karaman’daki tecavüz olayı adalet kaygısından çok AKP ile ne şekilde olursa olsun hesaplaşma kaygısı olan bir kesim tarafından kullanıldı ve gerçekliği sorgulanmayan iddialar ile bir nefret kampanyasına dönüştürüldü. Ensar’da çalışan herkesin potansiyel tecavüzcü olduğundan tutun vakfın tecavüzcüleri adeta kasıtlı olarak barındırdığına, zaten hepsi AKP’li olan (!) dindarların tamamının tecavüzcü Ensar’ı desteklediğine ve hatta neredeyse kendi çocukları tecavüze uğrayacak olsa dahi destekleyeceklerine kadar uçuk kaçık pek çok iddia ve ima sürece hakim kılındı. Evet, bu çirkin bir linç kampanyası.

Gelgelelim, Ensar’ın vekilinden Bakanı’na (hem de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’na!) kadar gözü kapalı savunulduğu şu ortamda ne Ensar’ın kıymetli itibarının korunması ne saygıdeğer Bakanımızın “yanlış anlaşılma”ması için bizim desteğimize ihtiyaç olmadığı fazlasıyla ortada. Dolayısıyla ben artık Ensar’ın mağdur olduğu düşüncesiyle kafamı meşgul etmek istemiyorum. Görülüyor ki Ensar’ı koruyan o katman katman kalkan Ensar’ın -sürecin sonunda suçlu çıkacak bile olsa- mağdur olmasına izin vermeyecek kadar sağlam. Bakan Sema Ramazanoğlu’na geri adım attıran ya da Ensar’ı davaya müdahil olmaya teşvik edenin ise sırt sıvazlayan o kalkan olmadığı ortada.

Öyle ise ben artık izninizle sessizliğimi bozmak istiyorum. Ses çıkarmanın kurum itibarı için tecavüzü görmezden gelmek ya da siyasi hesaplaşma için tecavüzü kullanmaktan başka biçiminin mümkün olduğunu biliyorum ve sesimi gerçekleri duyup adalete kavuşmak isteyenlere, Ensar Vakfı’ndan çelişkili açıklamalarına açıklık getirmesini, bundan sonraki çalışmalarında öğrencileri nasıl koruyacağına dair elle tutulur geliştirmeler yapmasını talep edenlere, Aile Bakanı’ndan “Yanlış anlaşıldım” değil “Özür dilerim, bu makamda bir kurumu sırf tanıyorum diye savunmam hataydı” demesini bekleyenlere emanet ediyorum. Çünkü bir kurumun zaten korunan itibarı hatırına tecavüze uğrayan çocuklar için çıkmayan sesimizin hesabı bizden elbette sorulacak.

 

* #StopChildRapeinTurkey (Türkiye’de Çocuk Tecavüzüne Son) kampanyası pek çok açıdan tartışıldı. Benim nezdimde ülkenin itibarı tartışmalarının bir kıymeti yok fakat “sanki ülkede sistematik bir çocuk tecavüzü varmış yanılgısı oluşturuluyor” diyenlere Pozantı ve Şakran‘ı hatırlatmak isterim. Evet, bu ülkede tecavüzün üzerini örtmeye programlı bir sistem var. Dahası, Pozantı’yı, kampanyaya sahip çıkanlara da hatırlatmak isterim çünkü oradaki davanın takipsizlikle sonuçlandığı yetmezmiş gibi tecavüze uğrayan çocuklar devlet malına zarar vermekten müebbet ile yargılanıyor!

 

18 Yorum

  • lys
    25 Mart 2016 - 14:13 | Permalink

    benim kafamı asıl kurcalayan şu: karamandaki vakfın tek denetim dışı evi değil, ensar vakfı da tek değil, benzeri pek çok vakıf var. tecavüzün, özellikle de kurban çocuksa hiç ortaya çıkmamasının ne kadar yaygın olduğunu düşününce, acaba daha kaç sapık bu tip vakıfları ve denetimsizliklerini kullanarak çocukların hayatını kararttı diye düşünüyorum. kanım donuyor. sonra da bu olayın “tek bir olay” olarak kalması için bizzat bakanlıkların elinden gelen herşeyi yapacaklarını farkedince ister istemez benim de twitterda #stopchildrapeinturkey diye bağırasım geliyor.

    z. kardeş demiş ki: “Bu açıklamaların toplamından vakfın Karaman’da evi olmadığı değil evlerin yasal statüsü olmadığı anlaşılıyor. Zaten o yaş grubundaki çocuklar için böyle ev açılması yasak olduğu için yasal olması da mümkün değilmiş”

    bu nokta üzerinde biraz durmak istiyorum. o yaş grubundaki çocuklar için böyle ev açılması bu tip eğitim yerlerinin kontrolünün ve denetiminin güçlüğü ve çocuk istismarına engel olma yetersizliği sebebiyle yasal değil. yani tam da karamandakine benzer olayları engellemek için. burada devletin ve kurumlarının rolü bu tip yasadışı oluşumları engelleyerek vatandaşlarını (yani çocukları ve ailelerini) korumaktır. keza TKP veya ateistler derneği böyle eğitim evleri açmaya kalkarlarsa hızla kapatılır sorumlular ciddi cezalar alır. mesela ali nesin’in matematik köyü’ne (yasal bir yer olmasına rağmen) açılmış tonla dava mevcut. ama bakanların ve hükümet görevlilerinin tavırlarından da anladığımız kadarıyla ensar vakfı “bizim çocuklar” gevşekliğiyle denetimden muaf tutulmuş. bunun vakfın çalışanlarının iyiniyetinden çok ideolojik bir yaklaşım olduğu açık değil mi? burada hükümet eden kesim (islami kesim demeyeceğim, çünkü islami bir yaklaşımları olmadığını her gün tekrar tekrar görüyoruz) denetimsizliği sağlayarak (denetimsizliğe göz yumarak değil, biil fiil bu denetimsizliğin yaratıcısı olarak) bu olaya dolaylı olarak sebep olmuştur. bu hükümete bu kadar yüklenmek için yeterli sebep midir? değil tabii ki, fakat maalesef olay denetimsizlikle kalmadı.
    şöyle ki: sosyal medyada belirli aralıklarla “imam hatip mezunu tecavüzcü hoca” haberimsilerine denk geliyorum, hepsi de “ööööö bütün müslümanlar sapık, hepsini asın kesin kahrolsun akpkk” tarzı düzeysiz yorumlar eşliğinde geliyor, FAKAT normalde bu yorumlar pek de geniş bir kesimden destek bulmaz, kesilir gider. bu olayda ise devlet yetkililerinin vakfa hemen sahip çıkmaları, ışık hızıyla gelen yayın yasağı ve en önemlisi de aile bakanının akıl almayacak açıklamaları hükümetin olayın üzerini örtmek istediği algısını oluşturdu ve zaten komplo teorilerine kendini bırakmaya meyilli yurdum insanların kafasında “lan yoksa? neyi, niye saklamaya çalışıyorlar?” gibi sorulara sebep oldu. dolayısıyla olayı “hükümeti itibarsızlaştırma” çabası olarak göreceksek bunun kaynağının hükümet yetkilileri olduğunu görmemiz ve cumhurbaşkanının yarattığı siyaset tarzının toplumda yarattığı etkiyi gözönüne almamız lazım. bu gibi olaylarda devlet kurumlarını idare edenlerin tarafsızlık göstermeleri gerekirken bizde gitgide artan bir çifte standart sözkonusu. elimizi vicdanımıza koyalım ve soralım: bu olay ensar vakfı değil de atatürkçü düşünce derneğinin bünyesinde gerçekleşmiş olsaydı ne olurdu? cumhurbaşkanı konuyla ilgili sessiz kalır mıydı? akit, vahdet, sabah olayı manşete taşımaz, dernek yetkililerinin hepsi ışık hızıyla tutuklanmaz mıydı?
    aynı ayırım ve çifte standardın tam tersi yönü 90larda medya tarafından kafamıza çakılıyordu, aczimendileri, kapatılan vakıfları unutmadık. ama hangimiz dönemin cumhurbaşkanı demirelin, veya başbakanı tansu çillerin, veya mesut yılmazın, veya herhangi birinin konu ile ilgili “bunların kökünü kazıyacağız” sertliğinde bir açıklamasını hatırlayabilir? bu çifte standart, şimdi devlet yöneticilerinin de ilk elden ve son derece şiddetli bir dille katılmasıyla toplumda daha da derinleşiyor. bunun sonucu da işte bu ensar vakfı olayındaki gibi “bizdensen herşey okey, bizden değilsen gözünün üstünde kaşın var ve bu kaş hepinizi bağlar” tavrının kamu tarafından da benimsenip uygulanmasıdır.

  • Ebru
    25 Mart 2016 - 15:46 | Permalink

    Olayın ortaya çıktığı tarihten itibaren sessizliğini koruyan bu kitle de hep böyle ağırbaşlı, “dur bakalım, ortalıkta at izi it izi birbirine karışmış, siyasal rantçılar her yerde kol gezer, kimseye alet olmayalım, kışkırmayalım” havasında. Çok iyi çok güzel kesinlikle kışkırmayalım. Yalnız bu arada böyle bir olayda ve benzeri birçok olayda hükümetin ve tabii meclisin çıkarılan yasalarla koruyup kollamacılığına, yargının emsal niteliği taşıyabilecek şaibeli kararlarına, Ensar’la hükümet çevreleri arasındaki yakın ilişkilere, söz konusu öğretmenin Ensar’la ilişkisine, Ensar’ın artık yasadışı olduğu bilinen evlerine vs. falan laf edildiğinde neden “olaydan siyasal rant devşirmeye çalışanlar” sınıfına girildiğini bir türlü anlayamayacağım. Twitter ve facebook nihayetinde siyasal rant devşirme ortamları değil. Buralarda yazanlar çizenler, internet bağlantısına sahip fazla büyük olmayan bir kitlenin içinde yer alıyor, çok büyük bir çoğunluğu da orta sınıf. Linç kampanyası yürütebilecek gazetelerin ve yayın organlarının sayısı toplasak beşi, bütün taşları çatlatsak onu geçmiyor. Benim kafamda da şu soru uyanıyor: Nereden geliyor bu linç korkusu? Bulunduğu mevkiden beklenen sorumluluğu yerine getirmeyen bir kabine üyesini, etkisi ve erişimi sınırlı bazı yayın organları ve sosyal medya üzerinden istifaya davet etmenin, Ensar hakkında bu konuyla ortaya çıkmış yasal olmayan öğrenci evleri meselesini dile getirmenin linçle ne ilgisi var? Duyulan her büyük tepkiyi “linç kampanyası” diye nitelemenin neresi akla hayale sığıyor? Meselenin derininde toplumun derinlerine işlemiş başka bir yara var bence: Ahlaksal rant.

    Meclisteki partilerin bu konuda verdikleri soru önergesi, önergenin ilk oylamada kabul edilmemesi üzerine kopan yaygara “siyasal rantçılık” olarak görülüyorsa buna da itirazım var. Meclis, bu tür olayları soruşturmak, araştırmakla görevli kurumlardan biridir. Milletvekillerini oraya ceplerini doldurup geyik yapsınlar, meclis lokantasında tıkınıp keyiflerine baksınlar diye göndermiyoruz. Oradaki partiler ülkeyi yönetmeye aday partiler ve ortaya çıkmış bu tür bir sorunla ilgilenmeleri gerekiyor. İlgilenmemeleri ve kulaklarının üstüne yatmaları sorun olurdu. Tabii ki ilgilenmesi gerekenler sadece siyasal partiler değil. Toplumun başlıca ezilen kesimleri olarak çocukların ve kadınların haklarını gözetmeyi görev edinmiş kurumların, insan hakları kurumlarının da ilgilenmesi gerekir. Neticede dört partinin birlikte sunduğu önerge kabul edildi ve önergede Ensar vakfı yine koruma altına alındı. Bu konuda siyasal rant devşirmeye çalışan kesimlerin kimler olduğu bence açıkça ortada. AKP ve Ensar.

    AKP ile her ne olursa olsun hesaplaşmak isteyenler arasında ben de varım. Sadece AKP ile değil ama, ondan önceki bütün iktidarlarla da. AKP hükümetinin benim gibi sıradan, hiçbir parti ve siyasi görüş ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir insanda yarattığı bu arzunun başlıca sebeplerinden biri, devletin bağımsız olarak işlemesi gereken bir kolu olan yargının yürütmeye bağlanması, denetimsiz bir yürütmenin ortaya çıkmasıdır. Hükümetler seçilerek gelirler, hata yapması çok muhtemel insanlardan oluşur ve yasalara uymaları, yargıyla denetlenmeleri gerekir. Canının istediği gibi yasa çıkarıp yargıyı da kendisine bağlayan bir hükümetin niyetlerinden şüphelenmek de bir yurttaşın yaşayabileceği olağan kaygılardan biridir yalnızca.

    AKP hükümeti, partinin yönetici kesiminden birçok isim kadın ve aile politikaları konusunda tatmin edici değiller. Siz de dipnotta gayet güzel belirtmişsiniz: Bu ülkede tecavüzü örtmeye yönelik sistemli bir program var. Bu AKP’den önce de vardı. Fakat özellikle kürtaj meselesinde gündeme geldiği üzere tecavüz sonucu istenmeyen hamileliklerin sona erdirilmesi konusunda birçok AKP üyesinin benimsediği tutum dehşet vericiydi. AKP birçok kadına güven veren bir parti değil. Kadınlarla ve çocuklarla ilgili birçok demeç de kadınlarla ilgili de onları eve, çocuklarının başına çekmeye, toplumsal hayattan uzaklaştırmaya yönelik sistemli bir program olabileceğini düşündürüyor.

    Konuyu ahlaksal ranta bağlayayım: Sazan gibi her habere atlamamak, infiale kapılmamak, toplumda yaratılan kutuplaşmaya benzin taşımamak vs. bunlara katılıyorum. Fakat “ne olursa olsun AKP ile hesaplaşmak isteyen kesim” ideolojik bir söylemin, AKP söyleminin bir parçasıdır. AKP son üç yıldır çok büyük hukuksuzluklar yaparak hükümet ediyor. En büyük hukuksuzluk da toplumsal istikrarın başlıca dayanağı olan hukuk sisteminin, partinin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, AKP öncesinde zaten sorunlu işleyen adalet sisteminin çivisinin iyice çıkarılmasıdır. Yurttaş hükümetin yapıp ettikleriyle mahkemede ve sandıkta hesaplaşır. AKP hükümeti birçok yolsuzluğun üzerine bir örtü çekti. Bu da ne yazık ki insanlarda bir hesap sorma arzusu uyandırıyor.

  • d.
    26 Mart 2016 - 00:07 | Permalink

    acikcasi yazidan cok yorum yapanlarin sagduyularina tesekkur etmek istiyorum. ve bu hic unutulmasin ki arastirma komisyonu kurulmasi onergesi ilk oylamada kabul edildi, ancak meclis baskani oylamayi gecersiz saydi ve akp’li vekiller iceri alindiktan sonra tekrar oylama yapildi ve onerge reddedildi. bunun hicbir mantikli aciklamasi olamaz, rezillikten ote kokusmusluktur bu. bakin spesifik bir vakfinin arasitirilmasi bile degil onerge, cocuk tacizinin arastirilmasi… insanlar bu kokusmusluktan bikti artik, insanlar tukendi, bu nedenle akli selim kalinmasi gereken durumlarda bile, bir durup neymis dogrusu diye anlasilmasi gereken durumlarda bile galeyana geliniyor, bunun nedeni de artik geri donulemez bir hal aldigini dusundugum kutuplasmadir. bu kutuplasma da islami kesimle laiklik arasinda falan degildir, yansitilmak istenen budur ama gercek islami degerleri benimsemis kesmin olan bitenin farkinda oldugunu dusunuyorum.

  • Şevket Zaimoğlu
    26 Mart 2016 - 00:17 | Permalink

    Ensar Vakfı Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu, yazıda dile getirilen bazı noktalara cevap veriyor:
    https://www.youtube.com/watch?v=3CGeVAWwEZs

    – Bu olaydaki zanlı sapık kişi, öncelikle Milli Eğitim Bakanlığının bir öğretmeni. Dilberoğlu, bu kişinin vakıflarında Aralık 2012-Mayıs 2013 arasında gönüllü belletmenlik yaptığını özellikle belirtti. Ondan sonra bu kişinin başka bir derneğe geçtiğini söyledi. Yapılan yayınlardan, bu derneğin Karaman İmam Hatip Mezunları Derneği KAİMDER olduğu anlaşılıyor.

    – Mağdur çocukların kaldığı yeri “misafirhane” diye tarif etti. Burasının yasal bir yurt veya pansiyon olmadığı anlaşılıyor. Ensar Vakfı Başkanı, savcılığın bu konuyu soruşturduğunu söyledi. Yalnız, sözkonusu mekan yasal bir yurt veya pansiyon olsaydı bile, bu olay yine yaşanabilirdi diye düşünüyorum.

    – Zanlı sapık şahsı alırlarken, çevrede çok iyi tanınan, sevilen biri olması belli ki önemli rol oynamış. Dilberoğlu, “Belki bundan sonra vukuatlı nüfus kaydı alacağız, bu olaydan çıkardığımız bir ders” dedi. Bu kişi 3 evlilik yapmış ve 3ü de boşanmayla sonuçlanmış. Ama 3 evlilik yapmış olmak suç veya suçluluğa yol açacak bir şüphe değil ki. Sözkonusu kişinin sabıka kaydı vs de yok.

    – Dilberoğlu’nun verdiği çok ilginç bir ayrıntı, bu şahıs Ensar Vakfı’ndan ayrılırken, mağdur çocuklardan 8ini yanında, diğer dernek (muhtemelen KAİMDER) misafirhane/evine götürmüş. Ama 2015te bu sefer orayla da anlaşamamış ve Karaman’a 85 km uzaktaki Konya Ereğlisine gitmiş. Giderken çocukları da yanında götürmüş! Yani düşünün, bu sapık kişi bu çocukların ve ailelerinin güvenlerini öylesine kazanmış ki, çocukların okul kayıtlarını öğretmenle birlikte Karaman’dan alıp Konya Ereğlisine nakletmişler!

    – Şimdi, çocukların ailelerinin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın farkedemediği bu şahsı Ensar Vakfı ve/veya KAİMDER’in farketmesini bekliyoruz.

    Başka yorumcular da belirtmiş ama ben ayrıca ifade etmek istiyorum. Ben Ankara 100. Yıl’da oturuyorum. CHP’nin %60ın üstünde oy aldığı bir muhit burası ve ODTÜ’ye yakın olması nedeniyle her türlü sol örgütün faaliyet gösterdiği bir yer. Bizim mahallemizde yazın, “Kamp çok güzel, gelsene!” gibi afişlerle reklamı yapılan ve muhtemelen yasadışı örgütlerin gençleri tuzaklarına düşürmek için kullandıkları çeşitli kampların reklamı yapılıyor. Kız-erkek karışık bu kampların herhangi bir denetime tabi olduğunu sanmıyorum.

    Bu acı olaydan çıkarılacak çeşitli dersler var, ama ben bunun sonucunda insanların artık hiçkimseye güvenmedikleri bir topluma dönüşmemizden korkuyorum. Çünkü Batı’da durum aynen böyle.

    İngiltere’de bir TV programı, bir parkta bir çocuğu tek başına bırakıyor ve insanların tepkilerini uzaktan kamerayla çekiyor. Çocuk ağlıyor. Türkiye’de olsa, hemen bir yetişkin yanına yaklaşır, derdini sorar. Ama dakikalar boyunca hiçbir yetişkin bu çocuğun yanına gelmiyor. Sonra insanlarla röportaj yaptıklarında herkes, “Aman bana tacizci derler” diye çekindiğini ifade ediyor.

    Ben ABD’de bir üniversitede asistanlık yaptım. İlk günkü oryantasyon programında bize ısrarla şu vurgulandı: “Bir kız öğrenciyle odanızda HİÇBİR ŞEKİLDE yalnız kalmayın. Soru sormak için odanıza bir kız öğrenci girerse ve odada ikinizden başka kişi yoksa, MUTLAKA odanın kapısını açın. Öğrenci içeri girerken kapattıysa masanızdan kalkın ve kapıyı açın.”

    Biz hala geleneksel olarak insan ilişkilerinin karşılıklı güvene dayandığı bir toplumuz. Ama kentleşme, teknoloji, medya, sosyal medya vs yönüyle aslında post-modern bir toplum haline geldik. Bu yaşanan olay da, bu iki toplumsal yapı arasındaki uyuşmazlığın yansımalarını görüyoruz. İnsanlara güven duymanın değil insanlardan şüphe duymanın esas olduğu bir toplum haline gelmemiz belki de gerekli ve kaçınılmaz. Ama o toplum yapısının da hiç hoş olmayan yönleri var, söyleyeyim.

    • bekir
      2 Haziran 2016 - 19:15 | Permalink

      “Başka yorumcular da belirtmiş ama ben ayrıca ifade etmek istiyorum. Ben Ankara 100. Yıl’da oturuyorum. CHP’nin %60ın üstünde oy aldığı bir muhit burası ve ODTÜ’ye yakın olması nedeniyle her türlü sol örgütün faaliyet gösterdiği bir yer. Bizim mahallemizde yazın, “Kamp çok güzel, gelsene!” gibi afişlerle reklamı yapılan ve muhtemelen yasadışı örgütlerin gençleri tuzaklarına düşürmek için kullandıkları çeşitli kampların reklamı yapılıyor. Kız-erkek karışık bu kampların herhangi bir denetime tabi olduğunu sanmıyorum.”

      vallahi bu yazdiginizdan dolayi kendinizden utanmaniz gerekir ama o ahlaka sahip olsaydaniz bunu yazmazdiniz herhalde.

      1. chp’nin oturdugunuz yerde %60 oy almasi neye alamet?
      2. her turlu sol orgutun faaliyet gostermesi neyi kanitliyor? bu orgutler yasadisi midir? yoksa orgutun sol olmasi mi sorun? nedir yani?
      3. bahsettiginiz kampin icerigine dair anlasilan hicbir bilginiz yok; yok ama, maaasallah bir suru supheniz var; muhtemelen yasadisi, denetim de yoktur sanirim, zaten kiz-erkek karisik… 18 yasinda oy kullaniyorum ama kiz-erkek karisik olmuyor?!

      ayrica amerikada bize israrla sunu soylediler dediginiz olayi carpitiyorsunuz; bahsettiginiz mesele kiz ogrenci meselesi degil her ogrenci icin gecerli; kapiyi acik birakin ki seffaflik olsun, ogrenci de kendini rahat hissetsin hoca da… ve bu genel gecer bir kural degil, her universitede size bunu israrla(!) soylemezler. ayiptir, biraz utanin.

    • m
      8 Haziran 2016 - 14:55 | Permalink

      Ben ABD’de bir üniversitede asistanlık yaptım. İlk günkü oryantasyon programında bize ısrarla şu vurgulandı: “Bir kız öğrenciyle odanızda HİÇBİR ŞEKİLDE yalnız kalmayın. Soru sormak için odanıza bir kız öğrenci girerse ve odada ikinizden başka kişi yoksa, MUTLAKA odanın kapısını açın. Öğrenci içeri girerken kapattıysa masanızdan kalkın ve kapıyı açın.” keşke burada da öğütleseler öğretmenlere bunu! Keşke çocuklarımızın beynine kazıyabilsek bunu! Sadece son iki günde, iki üç tane haber okudum çocukları taciz eden okul müdürleri/öğretmenler ile ilgili. böyle şeylerin sadece batıda olduğunu düşünüyorsanız kafanızı kumdan çıkarıp biraz etrafınızda telef olan çocuklara bakın derim ben. hiçbir şeyden haber almadan, sorgulamadan yaşamak ne güzel…

  • Nazik Işık
    26 Mart 2016 - 07:44 | Permalink

    Yatılı çıcukların bulunduğu kurumlarda sıkça karşılaşılan cinsel taciz ve tecavüzlerle ilgili haberler karaman’da artvin’de patladı. Dahası da vardır, gelir… Dileyelim, çok olmasın, ne kadar a öocuk zarar görmüş olursa o kadar iyi zira. Ama bilelim, Batı’da dini kurumlarda küçük erkek çıcuklara yönelik pedofili, çocuk yetiştirme yurtlarındaki tecavüzler nasıl payladıysa bu da patlayacak; bugün olmazsa yarın. Çünkü aileler ve çocuklar da konuşacakları, uğradıkları haksızlığı dile getşrebikecekleri cesareti kazanıyorkar adım adım. Dünyanın gelişimi bu yönde. Dünyayı düzeltmenin yıllarından biri bu kişisel hak, cezalandırtma ve zararların tazmin arayışıdır.
    İkincisi, bu meselelerde devletin sorumluluğu bahsisir. Nasıl yargı, gereken ön incelemeyl yaomadan, süreci işletmeden karara ve hükme varamazsa, yasama yani meclis de bu olayların bir sistemlilik gösterip göstermediğinl, sistemdeki eksikliklerle bağlantılarını incelemeli, araştırmalı, ortaya koymalı, başka zararların doğmasını önleyen düzenlemeleri ve çözümleri ortaya koyan çalışmaları yapmalıdır. Devletin bizlere ve çocukkara karşı sorumluluğunun önemli bir parçası budur. Bu açıdan AKP’nin meclis araştırması komisyonu kurulması önergesine red oyu vermesi kabul edilebilir bir siyasi karar değildir. Ensar vakfı ve/veya başka dini kurumlara zarar gelme korkusuyla yapılan bu siyasi davranış ancak ayıplanır. AKP tarihi bir hata yapmış; inandırıcılığını kaybetmiştir.
    Devletin sorumluluğu yasamayla da bitmez. Devlet kendisi ayrımcılık ve kötü muamele yapmayacak, ama aynı zamanda yaptınayacaktır. Bu yaptırmamanın bir yanı kendi kurum ve kuruluşlarında çalışanların kötü muamele yapmasının engellenmesi, diğer yanı özel kurumların ve hatta kişilerin çocuklara, insankara kötü muamelelerinin de engellenmesidir.,bunun bir ayağı izleme ve denetim, bir başka ayağı cezalandirmadır. İşte tam da bu noktada bakan Ramazanığlu’nun vakfı kurtarma amaçlı ifadeleri tepkimizi çekti. Boğaz dokuz boğum, bşr soluk alsa çocukların dini vakıflardan değerli olabikeceğini hatırlamak için kendisine zaman tanımış olurdu. Bu siyasi hata da kutuplaşmanın geldiği bugünkü aşamanın bir şfadesidir. Benimkine zarar gelmesin aceleciliğiyle konulmak bakana yine de yakışmamıştır. Üstelik de kendi bakanlığının sorumluluğundaki bakım ve yetiştirme yurtlarında binlerce yatılı çocuk barındıran bir bakanın çocukların yararından daha önce düşüneceği bir şey olması, memleketteki güvensizlik güvencesizlik halinin terörden ibaret olmadığını da işaret eder; çünkü bu bakana ve onun sşyasi ve isari sorumluluğundaki kurumlara çocuk emanet etmeye de korkarım şahsen.
    Daha yazılabilir pek çok şey var, ama bir noktaya daha dikkat çekip birireceğim: ilkokula bile başlamamış çocukların dindar nesil yetiştirmek üzere kur’an kurslarına gönderilebilmelerine, yatılı kurumkarda din eğitimi almalarına ilişkin düznlemeleri yapan bugün haken iktidarda olan siyasi parti, yani AKP’dir. Buna tapmen yasal izinleri olmayan, resmen var olmayan evlerde, pansiyonlarda eğitim aldığı sanılan çocukların varlığını soruşturmamak, bu kurumların peşine düşmemek de bu hükşmetin bir tercihidir. Millş Eğitimi, Diyanet İşleri bugün sessiz duruyorlarsa, bu inşallah utançlarındandır, bugünleri atlatıp eski tas eski hamam yola devam etme gayretlerinden değildir.
    Memleketin çivisi çıktı, onu yerine yakmaksa hepimizin yetişkin vatandaşlar olarak görevi. Gelin buradan başlayalım, çocuklara uzanan kötü emelleri kıralım, sağlıklı yetişecekleri bir düzen kuralım.

  • Derya Karaca
    26 Mart 2016 - 13:03 | Permalink

    Yine bir at gözlüklü yazı. Ben yazı sahibine şunu sormak istiyorum. Vakıftan ne bekliyorsunuz? Ortada bir sapık var, kendini gizlemiş öğretmen olmasını çok iyi kullanmış ve sadece savcılıktan bildiğimiz bu olayları 2012’den bu yana yapmış-belki daha eskisi de var bilinmez- bunları yaparken yolu bir de Ensar Vakfı’ndan geçmiş. Olay patlak vermiş, adam yakalanmış. Kendimi kurumun yerine koydum. Açıklama yaptılar, davaya müdahil olmak için başvurdular, aileleri tanımıyoruz bize ulaşan olmadı, dava başladığında eğer kim olduklarından haberdar olabilirsek, onlara maddi, manevi destek, çocuklar için psikolojik vb. destek ne gerekiyorsa yardım etmeye hazırız dediler, varsa bir eksikliğimiz kurum olarak zaten vakıflar müdürlüğü’nden inceleme yapılacak bir soruşturma geçiririz sonucu neyse katlanırız dediler. Daha ne diyecek bu kurum size? Daha ne yapacak ki siz burada olayı, cezaları, suçluyu veya kanunlardaki yetersizlikleri konuşmak yerine Ensar Vakfı demekten vazgeçesiniz. Biraz mantık lütfen ya biraz mantık. 37 senelik bir kurum kendini bile bile ateşe atmak ister mi?

  • M
    26 Mart 2016 - 19:10 | Permalink

    “Ensar Vakfı ile ilişkilendirilen Karaman’daki çocuk tecavüzü haberleri ortaya çıktığından beri sessizliğini korumuş olan bir kitle var. Başka hak/hukuk meselelerinde sesini yükseltip, kalemini oynatırken şimdi susup anlamayı bekleyen bir kitle… Bu grubun bir parçası olarak ben” Anladığım kadarıyla sustuğunuz için hoşnut değilsiniz şu anda fakat başlarda neden susmayı tercih ettiğinizi merak ediyorum. Susmak da konduramamak buna bağlı olarak da biraz korumak olmuyor mu?
    Ensar Vakfı çıkıp “böyle bir idda var, durumdan dolayı çok üzgünüz, tecavüzcülerin bulunup gerekli cezayı alması için elimizden geleni yapacağız” demedi.Deseydi ben de susmayı tercih ederdim , medyanın tavrına güvenmezdim, sakince anlamaya çalışırdım. Ensar Vakfı anında bambaşka bir tavır aldı, itibarını kurtarma derdine düştü. Yazıda daha açık anlattığınız gibi hükümet tarafından koruma çemberine alındı. Çocukların istismar edilmesi “bir kez olan bir şey” ifadeleri ile önemsizleştirildi. Kendini islamın, Müslümanların temsilcisi olarak gösteren hükümet ve koruması altındaki vakıf, çocuk istismarını önemsizleştirirken, hükümet destekçileri de Ensar Vakfı’na ne pahasına olursa olsun sahip çıkarken, dosya ile ilgili gizlilik kararı alınırken diğer kesimlerin haklı tepkisini çekti. Kimse kimseyi linç etmedi benim kanaatimce, bu olay karşısında vakfa sahip çıkan herkes bu tepkiyi hak etti. Bir müslüman olarak rahatsız olmuyorum zira 45 çocuğun yaşadığı, vakfın itibarı kadar önemsemiyordu bunun için ne yapılsa yeridir diye düşünüyorum.

    Son olarak susmamak gerektiğini düşünüyorum, önceliğimiz kadının, çocuğun beyanı olmalı ki katiller ve tecavüzcüler böyle rahat olamasın.

  • esma
    26 Mart 2016 - 23:24 | Permalink

    Söz konusu eğer çocuksa değil 45 çocuk tek bir çocuğun bile cinsel istismara maruz kalması o kurumun kapatılmasıyla sonuçlanmalı diye düşünüyorum.Kurum Yetkilileri ‘görmedik,duymadık,bilmiyorduk’ diyerek mevzudaki sorumluluklarından kurtulamazlar.Ne demek ‘görmemek,duymamak,haberdar olmamak?’ Aileler sana çocuklarına emanet ediyorsa sende bu sorumluluğu alıyorsan göreceksin.Görmek zorundasın.Aksi taktirde ihmal vardır.Ve bunun 1 değil 2 değil 45 çocuğun başına gelmiş olması korkunç boyutlarda bir ihmal olduğunu kanıtlamak için bence yeterlidir.
    Şimdi ‘bunun tesbiti önceden mümkün müdür?’ mevzusuna geliyorum.Düşünüyorum.Nasıl farkedilebilirdi yada nasıl önlem alınabilirdi diye.Çocukların kaldıkları odaların içleri olmasa da o odaların açıldığı koridorlara kameralar konabilirdi.Hatta konmalıydı.Gece-gündüz izlenerek;kim giriyor, kim çıkıyor ,neden sorularını hepsinin cevabı olurdu.Ama yapılmadı.Şimdi bu noktadayız.Diğer yorumlarda da yazdığı gibi umarım daha fazlası yoktur.Umarım başka yerlerden de buna benzer haberler almayız.

    • zeynep
      27 Mart 2016 - 19:39 | Permalink

      ahahaa, o zaman avrupa da rahiplerin çocuk istismarlarına bakıp tüm kiliseleri kapatsın. karamandaki taciz olayıyla ilgili gündemi takip etmediğiniz gibi kafanızı da çalıştırmıyorsunuz. bu sözüm tüm reçel kafalılara. akp muhalifliği yapacağım diye diye adalet duygunuz körelmiş sizin. derya karacanın sorduğu soruya cevap vereniniz olacak mı?

      • esma
        29 Mart 2016 - 23:51 | Permalink

        Üslubunuzu düzeltip, yazabilirseniz eğer size de cevap verebilirim.Ama bu şekildeyken değil.
        Kimsenin muhalifi yada yandaşı olmak adına konuşmuyorum.Çocukların sonsuza kadar taşıyacakları yaraları açanlarda hesap sorulması gerekliliğine inanıyorum.Çocukların mahvedilen hayatlarından daha çok partinin-vakfın kapatılması yandaşlığı-karşıtlığı muhabbeti yapıyorsanız bu sizin kokuşmuşluğunuz.Onları istismar eden kim olursa olsun ağır cezalarla neticelensin sonuç istiyorum.Ve ben sayının bu kadar fazla olmasından ihmaller olduğu sonucuna varıyorum.Ben ilk yorumu yazarken yoktu,lakin yenilerde gündeme geldi.Mehmet Nuri G. adında bir şahısın çocuk istismarıyla ilgili haberler.İnternetten hepsine ayrıntılarıyla ulaşabilirsiniz.Burada uzatmayacağım.Şahsın daha öncede nde çocuk istismarına dair vukuatı olmasına rağmen bir dönem ensar vakfında başkanlık yapmış.Bakın bu ihmaldir.Böyle birşey gözden kaçırılamaz.Kaçırılmamalı.Resmen kurda kuzu emanet edilmiş.Haydi bu olaya rağmen bana ihmal yok deyin.Buyrun.

        • zeynep
          1 Nisan 2016 - 14:42 | Permalink

          işte tam da bundan bahsediyorum. mehmet nuri g. sosyal hizmetler il müdürü iken yapmış bu şerefsizliği. ne yapalım kapatalım mı sosyal hizmetleri. zira orada gün yüzüne çıkmamış eminim birçok münferit vaka daha vardır. 45 sayısı doğru değil bu bir. adam istismar ettiği sekiz çocuğun ailelerinin dahi güvenini kazanmış çocukları birçok faaliyet için yanında bulundurmuş şehir dışına götürmüş biri. kurum yetkilileri haberimiz yoktu diye işin içinden sıyrılmaya çalışmıyor bu iki. davaya müdahil olma talebinde bulundular. bu ülkede baba annenin haberi olmadan öz kızına yıllarca tecavüz edebilirken siz kimseyi suçlayamazsınız neden görmediler diye. ortada şüpheli bir durumu sezselerdi üzerine giderlerdi lakin görmek zorundalardı demek insafsızlıktır. vakfın başkanının açıklaması: “Zanlı sapık şahsı alırlarken, çevrede çok iyi tanınan, sevilen biri olması belli ki önemli rol oynamış. Belki bundan sonra vukuatlı nüfus kaydı alacağız, bu olaydan çıkardığımız bir ders. bu şahıs Ensar Vakfı’ndan ayrılırken, mağdur çocuklardan 8ini yanında, diğer dernek (muhtemelen KAİMDER) misafirhane/evine götürmüş. Ama 2015te bu sefer orayla da anlaşamamış ve Karaman’a 85 km uzaktaki Konya Ereğlisine gitmiş. Giderken çocukları da yanında götürmüş! Yani düşünün, bu sapık kişi bu çocukların ve ailelerinin güvenlerini öylesine kazanmış ki, çocukların okul kayıtlarını öğretmenle birlikte Karaman’dan alıp Konya Ereğlisine nakletmişler!” adamın sicili de temiz. durum da böyleyken vakfın kapatılmasını mesnetsizce talep etmek adaletsizlik değil de nedir?? bir de biliyoruz ki bu adaletten uzak tepkilerin altında yatan, hükümete yakın bir vakıf oluşu bu nedenle de kollanıyor olduğu zannı mevcut.”Şahsın daha öncede nde çocuk istismarına dair vukuatı olmasına rağmen bir dönem ensar vakfında başkanlık yapmış” kaynak????

  • Pingback: Ensar Vakfı Meselesi ve “Biz” Olmak | REÇEL

  • Tomris C
    27 Mart 2016 - 22:55 | Permalink

    Olayın basında ilk yer alış şekli biraz yanlıştı. Hemen ‘Hükümete yakınlığı ile bilinen’, ‘dindar olma’ vb. özellikleri ön plana çıkartıldı. Bunlar yalan ya da yanlış mı, hayır değil. Ama bunların ön plana çıkması mütedeyyin kesimin savunma reflekslerini harekete geçirdi. Savunmaya geçmeyenler de bu yazının yazarı gibi ‘bir anlayalım’ diye sessiz kaldı. Ancak bu durum sessiz kalınacak bir durum değil.

    Bu refleksleri harekete geçirmemek için sosyal medya yazılarımda mümkün mertebe vakfa değil, duruma odaklandım. Gerçekten, A vakfı B derneği farketmez. Ülkede çok ciddi bir çocuk istismarı sorunu var. Buna sistematik bir şekilde yaklaşıp önlem almamız gerekiyor.

    İlk olarak anlamamız gereken şu: çocuk istismarlarında ortaya çıkan vakalar çoğu zaman buzdağının su üzerinde görünen kısmıdır. Ortaya çıkan bilgiler (BirGün gazetesinin haberleri ve oraya gidip durumu inceleyen milletvekillerinin açıklamaları) bu olayın seneler sürdüğünü gösteriyor. Bu kadar uzun süren bir durumda yetkililerin haberi ya da sorumluluğu olması neredeyse mümkün değil. Vakıf yönetiminin haberi yoksa bile (ki bu kadar ciddi savunma hattı kurduklarına göre bu çok şüpheli), kesinlikle ihmalleri var. Demek ki bu ‘misafirhaneleri’ yönetemiyorlar, denetleyemiyorlar, çocukların güvenliğini sağlayamıyorlar.

    İkincisi: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın görevi ‘münferit bir vakadır, cezasını çeksin’ demek değildir. Aileyi, çocukları ve toplumu böyle koruyamazsınız. Bunların bir daha olmaması için sistemler, mekanizmalar geliştirmektir Bakanlığın görevi. Bu haliyle Bakan görevini yerine getirmiyor.

    Üçüncüsü: İki bakan ve başbakan ‘Ensar Vakfını iyi biliriz’ açıklamaları ile yargıya müdehale ediyor. Savcıya ‘suçu işleyen öğretmene odaklan, Ensar’a uzatma bu işi’ diyor. Bu alenen yargıyı etkileme çabasıdır. Bu da şunu gösteriyor: demek ki Vakfın sorumluluğu var bu olaylarda, yoksa bu kadar yüksek düzeyde bir savunma hattı olmazdı.

    Dördüncüsü: Vakfın savunmaları hiç ama hiç gerçekçi değil. “Biz çocukların güvenliği için şu şu önlemleri alıyoruz, gönüllüleri ve çalışanları şöyle denetimden geçiriyoruz, çocukların her türlü konuda şikayetlerini bildirebilecekleri sırdaş danışmanlar var, vb” gibi bu işi önlemeye yönelik mekanizmalarını açıklayamadılar. Yaptıkları tek şey ‘her vakfın başına gelir’ demek oldu. Bunu da başka vakıflara çamur ve iftira atarak yaptılar (Nesin Vakfı ve ÇYDD ilgili doğruluğu ispatlanmamış, hatta çürütülmüş iddiaları gerçek gibi gündeme getirdi başkanı ve ‘her vakfın başına geliyor’ dedi). Yani yaptıkları savunma çok çok kötü.

    İktidardan korkan savcı bu iddiaların vakıf ve dernek boyutunu incelemeye çekinebilir. Şu anda Türkiye’de hiç bir şey beni şaşırtmayacak, sonuçta herkesin çoluk çocuğu var. Baskı ve tehditlerle karşılaşıyorsa hiç şaşırmam. Bu misafirhanelerin kanuna aykırı bir şekilde işletildiği gerçeği dahi adalet sisteminde göz ardı edebilir.

    Ama bütün bu veriler ışığında adalet sistemi gerekli soruşturmayı yapmasa ve bu vakıf ve dernek sorumlu bulunmasa dahi, bu çocuklara olanlardan dolayı söz konusu vakıf, dernek, il milli eğitim müdürülüğü, aile ve sosyal politikalar bakanı, milli eğitim bakanı ve başbakan, hepsi benim vicdanımda mahkumdur.

    Olayın ilk gününde yazdığım yazıdan şunu vurgulamak isterim: “Dünyada yaşanmış örnekler şunu gösteriyor: bu tür kurumlarda çocuk tacizi vakalarının sadece küçük bir kısmı ortaya çıkıyor. O yüzden ortaya çıkan vakalar tek tek ele alınmamalı. Sistem incelenmeli. “Hocalar yapmaz” diye varsayılmamalı. Sistemde çocuk istismarına olanak sağlayan unsurlar belirlenmeli. Bu unsurlar ortadan kaldırılmalı; hassas noktalar denetlenmeli. Sistem şeffaf olmalı. Çocuk istismarının bir sorun olabileceği herkes tarafından algılanmalı. Çocukların bu tür ortamlarda her türlü sorunu iletebilecekleri sırdaş kişiler olmalı. Bu kişiler çocuklara yol göstermeli, tacizciden uzaklaşma ve şikayet etme sürecinde yol göstermeli, destek olmalı. Yine başa dönüyoruz: “Hocalar yapmaz” diye varsayılmamalı. Yaparsa da “çürük elma”, “münferit vaka” şeklinde yaklaşılmamalı. Sorunun köküne inilmeli.

    Özetle, mevcut durum incelenmeli, bundan ders çıkartılmalı, mevcut durum iyileştirilmeli ve ileriye dönük önlemler alınmalı. Kamuda gerçekçi politikalar böyle geliştirilir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından bu sorunu tüm boyutları ile ele alan ciddi çalışmalar yapmalarını bekliyoruz. “Münferit vakadır” açıklamaları değil. ”

    http://bebekyapimbakimonarim.blogspot.nl/2016/03/cocuk-tacizleri-buz-dagnn-gorunen-yuzu.html

  • Ebru
    29 Mart 2016 - 02:44 | Permalink

    Ben de bu kilise ve pedofili vakaları meselesi ne zaman gündeme gelecek diyordum. Sağolsun bir arkadaş getirmiş. Tabii üslubu için sağolsun demek zor. “Reçel kafalı, akp muhalifliği yapacağız derken kafamızın körelmiş olması” gibi nazik iltifatlarını bir kenara bırakıp parmak bastığı noktadan devam etmek istiyorum. Naçizane gözlemim, dinin sistematik olarak örgütlendiği ortamlarda çocuk istismarının da sistematik olarak örgütlendiği. Tabii çocuk istismarını bu tür ortamlarla sınırlı görmüyorum. Nihayetinde pedofili tutkunlarının İngiltere’de bir partisi bile var. Ensest de sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın birçok ülkesinde varlığını sürdürüyor.

    Fakat pedofillerin varolduklarını iddia ettikleri hakları kadar, çocukların haklarını da korumak gerekiyor. Keza çocuk istismarı karşısında istismar eden kişinin din eğitimi verdiğini ya da bir din adamı olduğunu vurgulamak, evet ne yazık ki, toplumun bu kişilerden bazı beklentileri olduğu, o beklentiler karşılanmadığı için sukut-u hayale uğradıkları ve tepki gösterdikleri anlamına geliyor. Din düşmanlığı, AKP karşıtlığı vs. diye kolayca yaftalanıp geçilemeyecek bir durum söz konusu. Çünkü “mütedeyyin” olduğunu söyleyen bir kesimin ilk başta verdikleri tepki “Ensar’ı yedirmeyiz” oldu. Gazetelerin “hükümete yakınlığıyla bilinen Ensar Vakfı” demesindeki sorun nedir? Böyle olduğu biliniyor. Bu öznel bir ifade değil. Hükümette ilgili ve sorumlu kişiler de Ensar’a arka çıktılar ve bu ifadeyi doğruladılar. Peki o bakanlar orada Ensar için mi var? Diye de sorası gelir insanın.

    Ayrıca ve en önemli meselelerden biri de mütedeyyin kesimin kendi içindeki bu tür vakaları bertaraf etmeye özen göstermesidir. Üstünü örtmekten bahsetmiyorum haliyle. Bu kişilerin mütedeyyin çevrelerden ayıklanması gerekir.

    Ensar’ın ve çocuklara eğitim veren bütün kurumların çok sıkı denetlenmesi gerekiyor. Bu olayın gösterdiği budur. Bu tür argümanların karşısına Ensar’dan daha ne bekliyorsunuz, ne desin, nasıl etsin adam kendisini gizlediyse vs. tarzı argümanlar yetersiz kalıyor. Çünkü anlaşılan Ensar yasal olmadığı halde denetimsiz bir biçimde çocukları barındırıyor. Bu bir sorundur. Çünkü o yasa başka bir arkadaşın da vurguladığı gibi çocukları korumak için var. Özetle kurum çocukları korumaya yönelik bir yasayı delmiş. Denetime başlamak için güzel bir nokta. Ensar’ın kapanması değil, vakfın bu etkinliğini ortadan kaldırması lazım.

    Benim de sormak istediğim bir şey var: AKP’nin bazı uygulamalarına, politikalarına vs. karşı çıkmak neden sorun oluyor? Hükümetlerin kaderi eleştirilmek, beğenilmemektir nihayetinde. Bunu bilerek o koltuklara oturulması gerekir demokrasilerde. Bir yurttaş olarak vergisini tıkır tıkır ödediğim devletin nasıl yönetildiği beni yakından ilgilendiriyor. Bir yurttaş olarak benim de haklarım var ve devlet makamlarının başlıca vazifelerinden biri benim anayasayla güvenceye alınmış haklarımı korumak. Ama mevcut anayasanın yenisi çıkacak diye neredeyse tanınmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Milletin oyu, çoğunluğun sayısını tutturmuş olmak, demokrasinin teminatı değildir. Demokrasinin teminatı sandıkta oyları azınlıkta olanların, yani iktidara oy vermemiş, ona karşıt olanların, bunu sandıkta ifade etmiş, sandık sonrasında da ifade etme hakkına sahip olan insanların bu haklarının ne ölçüde korunduğudur. Körü körüne iktidar karşıtlığı diye bir şey olduğu gibi körü körüne iktidar yandaşlığı diye bir şey de vardır. İkisi de herhangi bir memleketin geleceği açısından fazla hayırlı değildir.

  • handan koç
    30 Mart 2016 - 13:17 | Permalink

    değerli yazınızı okudum..pek çok açıdan katılarak ama ben ensar vakfını açık ve sert bir şekilde feminist olsun olmasın kadın bakış açısı ile eleştirmek için bu hadise olmasaydı da çok çok sebebimiz olduğunu düşünüyorum…ensar bünyesinde ders veren hurmet edilen bazı kişileri mesela nureddin yıldız ı eleştirmek için bu tecavüz olayının gündeme gelmesi gerekmezdi diye düşünüyorum.. bilmiyorum haksız mıyım? handan koç

    http://www.birgun.net/haber-detay/acik-sozlu-bir-islamci-yildiz-72536.html

  • handan koç
    30 Mart 2016 - 13:21 | Permalink

    bir not: yani bu eleştirileri yapmıyorsunuz diye bir yargı iletmişim gibi olmayayım.. öyle düşünüldüğünü bidiğim için yazıyorum.. smile ifade simgesi

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir