Genel

Bireysel Hikâyeler Kurmak

Konuk Yazar: efruze Esra

Berkin Elvan, Hrant Dink ve Uğur Mumcu. Yakın zamanda en az bir hashtagle andık hepsini. Anacak isim, yad edecek acı o kadar çok ki yetişmek mümkün değil. Şehit haberleri desen durmaksızın devam ediyor. İnsan hangi anmaya yetişsin, hangi yası tutsun, hangi hakkı arasın diye düşünüyorum. Sonra bakıyorum zaten herkes her yerde değil, bir gizli anlaşma yapılmış sanki; ölüler, yaslar bölüşülmüş. Gezi, 10 Ekim, Suruç, Hrant Dink, Uğur Mumcu’yu anacaklar bu tarafa; Yasin Börü’yü, şehitleri, Halep’i anacaklar diğer tarafa. Ötekiler şu tarafa, ötekinin ötekisi beri tarafa. Öyle mi? Hayır tam öyle değil. Anlaşma demek tarafların birbirinin varlığını resmen kabul etmesi demek değil miydi? O zaman bir terslik var. Çünkü taraflar diğer tarafta kalan cenazenin varlığını kabul etmiyor, hatta çoğu zaman öldürmesinin haklı sebeplerini kolluyorlar. Gel gelelim yaslarının herkes tarafından tutulmaması o insanların öldürüldüğünü, haklarının savunulmaması haksızlığa uğrayışlarını, itiraz edilmemesi zulüme maruz kaldıkları gerçeğini değiştirmiyor.

Bazı öldürmelerin, zulümlerin yok sayılmasının kurduğumuz kitlesel bağdan kaynaklandığını düşünüyorum. Hatta toplumumuzun geldiği bıçkın noktanın da bu kitlesellikten kaynaklandığını düşünüyorum. Şu an sadece kitlesel düşünmek bize nasıl bir katliamı yok saydırabilir bir zulmü alkışlarla izlettirebilir onu sormak istiyorum.

Ölenlerle nasıl tanışıyoruz? İlk cevap, haber kanallarından. Tercih ettiğimiz haber kanalı bize ne kadarını verirse? Sadece bu kadar mı? Hayır. Artık hiçbir haber ağına itibar etmeyenlerin sayısı da az değil. Buna rağmen sadece bir tarafta üzülmeyi tercih edebiliyorlar. İdeolojiler, ya da bu ölümün kime hizmet ettiği bize üzülüp üzülmeyeceğimiz konusunda yardımcı olabilir: ‘’Aman dikkat et, hemen üzülme maazallah sen suçlu çıkarsın filan ya da istemeden karşı tarafa destek atarsın.’’

Peki ya kardeşim nerede bizim ölenimiz? Tüm bu hesap kitapta aslında kimsin diye sormadığımız kişi kim? El cevap: Mevta’nın kendisi.

Bu tarz anlayış, mevtanın yaşamını öldürülmüşlüğünden itibaren başlatıyor. Lakin bu kişinin önceden bir hayatı vardı. Gerçek bir hayatı; sabahları uyanırdı mesela, belki kitap yazmışlığı bir kızı sevmişliği vardı. Bunların hiç mi önemi yok? Peki ya ölmeden öncesini bilmeden onu nasıl bilebiliriz, sadece ölümüne yüklediğimiz anlamla, onunla ne kadar bağ kurabiliriz?

Kitlesel olarak kurulan, aracıların yönlendirmesi ile yapılandırılan bağı bırakıp bireysel hikâyeler kurmayı öneriyorum. Bireysel hikâyeler çünkü hiç olmazsa onun da bizim gibi bir insan olduğunu fark ettirebilir. Bir varlığı, yaşantısı olduğunu, öldürülmüşlükten çok daha fazlası olduğunu… Hem daha yakın hem daha samimi.

Bireysel hikâyemizi oluşturmak için önce buna niyet etmemiz gerekir. Belleğimizi daha müdahalesiz bir göze, kendi gözümüze bırakmayı deneyebiliriz. Taraflara, bir takım söylemlerin haber kanalların ardına sığındığımız zaman, belleğimizin de ona göre şekillendiğini fark edebiliriz. Bazı ölümleri, bazı rezaletleri belleğimize almadığımızı, tarihimize yazmadığımızı yakalayabiliriz. En çok da işte bu belleğin ve bu tarihin bizim değil, içinde bulunduğumuz ağın olduğunu anlayabiliriz. Ne oluyor peki? Belleğimiz böyle müdahalelerle ‘’Gördüğüme mi babama mı inanayım?’’ karmaşası yaşayınca huzurlu bir toplum mu oluyoruz, yoksa biraz daha nevrotik biraz daha bıçkın bir hal mi alıyoruz? Siz huzurlu musunuz?

Ben değilim. Çünkü bu ölümlerin ve utançların hepsi bizim. Hiç birinden alnımızın akıyla sıyrılamayız, bunca ölüme rezalete kimsenin alnı ak kalmaz efendim. Bizlerin alnı kanlı.

Peki bireysel hikâye kurmaya karar verdik. Sonraki eylem ne olabilir? Herkesi, kanalları, başkanları, hocaları, fikirleri kapı dışarı edip, mevta ile baş başa kalmak. Yakınlaşmak. Kitapları varsa kitaplarını okumak mesela, ailesi varsa gidip tanışmak. Üzerimizdeki bize ait olmayan kaba postu kendimiz yontarak içimizdeki ile bakmak; kedimiz olarak tanımak.

Uğur Mumcu ile benim bireysel bir hikâyem var mesela. Zihnimi kurcaladığımda 13-14 yaşlarıma gidiyorum. Kütüphanelerin altını üstüne getirdiğim zamanlar. Okulda bir öğle arası, kütüphane raflarını bırakmış kapalı dolapları kurcalıyordum. Kapalı dolapta toz içinde bir düzine kitap buldum. Niye buradaydılar, rafta değillerdi? Arka arkaya aldığım kitaplar hep Uğur Mumcu’ya aitti. Ciddi anlamda tozluydu, bu kitaplar neden buraya atılmıştı. Saklı ve yasaklanmış şeylere pozitif ayrımcılık yapmak çocukluktan kalma bir huy. Öyle başladım okumaya, sormaya. Babam net cevapladı:‘’Gazeteciydi, öldürdüler.’’ dedi. Şu iki kelime ile ifade edilmesi bulunmaz nimetmiş; büyüdükçe, başka söylemler kendini gösterdikçe anladım.

Taziyeye gitmek, aileler ile tanışmak zor eylemler biliyorum. O sebeple tanımak için illa bedeninizi ortaya atın demiyorum. Ama uzakta olup uzakları yakın edecek eylemler yapılabilir. Çok basit bir şeyden bahsediyorum. Ne büyük büyük sosyoloji kitaplarını yutmaktan, ne geniş haber ağlarına sahip olmaktan, çok basitçe bireysel bir hikâye kurmaktan, sadece kendin olarak meseleye bakmaktan ve yakınlaşmaktan bahsediyorum. Belki de Küçük Prens’in dillerden düşmeyen repliğinde olduğu gibi ‘’İnsan ancak kalbiyle baktığı zaman hakikati görebilir.’’ demek istiyorum. Ölümlere üzülmek, haksızlıkları yok saymamak için o kişinin fikirlerini benimsememiz gerekmiyor. Sadece onun hakikatinin de bizim gibi ‘bir insan olmak’ olduğunu görebilsek yeter. Yoksa duyduğumuz bir sözün ne güzel olduğunu düşünmek için söyleyenini, ölen kişiye üzülmek için kimlerden olduğunu bilmeye muhtaç kalacağız. Ne haksızlık ne de ölüm yok sayabileceğimiz eylemler değilken bu böyle nereye kadar gidecek?  

Bir Yorum

  • başak
    11 Şubat 2017 - 04:08 | Permalink

    Çok beğendim yazını,tam olarak düşündüklerimi yazmışsın.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir