Genel

Bin Yıl Uyuyan Prenses

Konuk Yazar: Esra Büyücek Murat

381181_524359210914235_91319883_n

Bin yıl sürecek denilen 28 şubat darbesinin üzerinden bin yıl geçti. Şimdiye kadar bu konuda hiç yazmamış olmam kuru bir tesadüfle açıklanabilir mi? Ben ki kuşlara, çiçeklere, ağaçlara yazarım. Kadınlara, erkeklere, çocuklara. Acının geçtiği her coğrafya kalemime yakındır benim. İnsanın kendine dokunan acıyı yazması zormuş. Kendi hayatıyla yüzleşebilmesi…

28 şubat’ta tanklar yürüdüğünde lisedeydim. Milli güvenlik dersine giremeyeceğimi öğrenip tasdikname aldığımda lise 2’de. Okul müdürümüz bu ani ve fevri kararımı kabul etmemiş ve beni merkeze 1 saat olan bir ilçenin imam hatip lisesine yönlendirmişti. Üç arkadaş lise ikinci sınıfı, milli güvenlik dersine sıradan bir öğretmenin girdiği okulda tamamlamış, ilk öğrenci evi deneyimimizi yaşamıştık. Her şey oyun gibiydi. O okula yönlendirilmemiş olsam tasdikname alma kararını ve sonuçlarını düşünebilecek kadar büyük değildi aklım. —Lise ikinci sınıftan ilçe okulları’nın merkezden disiplinli olduğunu, o ilçede dutu biz yemezsek hayvanlara verdiklerini ve domatesli pilav sevmediğimi öğrendim.—

Sene başında okulumuza geri döndüğümüzde başörtüsüyle derse girilemeyen okul haberleri sadece ana haber bültenlerindeydi benim için. Bursa’da ve birkaç ilde okulun kapısında polisler olması aramızda konuştuğumuz bir magazin haberiydi. Sadece birkaç hocamın şaka yollu “demek ev kadını olmaya karar verdin” demesini unutmam. Biz o seneyi başörtüyle tamamlamış olsak da kadın öğretmenlerimizin bir tanesi hariç tamamı görevlerine devletin koyduğu kurallar dahilinde devam etti. —Lise üçüncü sınıfta insanları görünüşlerine göre değerlendirmemem gerektiğini, bir tahminde bulunmam gerekse en çok mücadele edeceğini düşündüğüm hoca devletin emrine uymakta en acele eden olurken, hepimizin en zayıf halka sandığı hocamızın görevi bırakmasıyla öğrendim. Hafiften politize edilmiş bir körlük yaşadığımı anlamam birkaç sene sonra…—

Üniversite sınavlarına başörtülü fotoğraf kabul edilmediği için sınava dahi girmemiştim… Başımıza tam olarak ne geldiğini anlamam biraz zaman aldı. —Bir vakıf toplantısında vakıf yöneticileri çocuklarını hangi üniversiteye yollayacaklarını konuşurken dünya dışında bir yere itildiğimi sanmıştım. Dünyada tanıdığım en dindar insanlar için çocuklarının başörtülü olmadan okuyacak olması pek sorun gibi görünmüyor, hatta alttan alta bu devirde üniversite şart diye konuştuklarını hayal meyal hatırlıyorum. Oysa 17 yaşım ve ben herkesin ne yapmak gerekiyorsa onu yapacağına nasıl da inanmıştım. Kendimce yaptığım fedakarlık için teşekkür beklemiyor olsam bile eksikli görüleceğimi tahmin etmemiştim. O sene vakıflara cemaatlere dindar insanlara olan inancımı kaybettim. —

Kendimce yararlı işler yapmaya çalıştım. İslami ilimlerde ilerledim. Kermeslere batik yaptım, kabiliyetim olmayan ve ilgimi çekmeyen sanat kurslarına gittim. Bu arada birkaç sene zarfında üniversiteye devam etmeyi tercih edenler yavaş yavaş mezun olup dönmeye başlamıştı. Vakıflarda ön planda ve düşünsel hizmetlerde tercih edilen olarak ama o şimdi üniversite mezunu ya denildiğinde beni okuldan vazgeçiren motivasyonun tam olarak Allah rızası olmadığını öğrendim. Öyle olsa bu kadar şaşırıyor ve elime geçmeyenler için üzülüyor olmazdım… —O sene ucundan kompleksi, bilinçaltımın belki istesem de başaramazdım diye dürtüp durmalarını, belki yeterince istesem bir yolunu bulurdum diyerek kendimi, daha iyi rehberlik edebilirlerdi diye ailemi, bana bu imkanı sunmadığı için hayatı, her istediklerini yapabildikleri için zenginleri sevmemeyi öğrendim.—

Hayatın normal seyrinde düzgün bir üniversiteye gitmeli, meslek sahibi olmalı, akademik bir soluk almalı, kendimi gerçekleştirme yolunda akademinin çok önemli olmadığı gerçeğine ulaşmalıydım. Dünyalık etiketlerin bizi daha insan kılmadığı sonucuna varmalı. Herkesin yolun sonunda varacağı noktaya bir şut atışıyla bırakılıvermiştim. Yola sonundan başladım.

Dünyalık etiketlerin bizi daha insan kılmadığıyla avunmak zorunda kaldım. Kendini gerçekleştirme yolunda yalnız kaldım. — Bu senelerde adalete olan inancımı yitirdim, mağdur edebiyatı yapmamak adına ne olduysa kabullenmeyi öğrendim…

Bin yıl sonra uyandığımda iyi şeyler olmamış değildi. Mesela o hırs ve azimle kur’anı hıfz etmiştim. Manevi kazancı ve hazzı bende saklı ama yapabiliyor olmak duygusu yeniden ne de güzeldi. Sonra istediğim üniversite’de olmasa bile güzel bir bölümü severek okudum. Hayatın acı tatlı yüzleriyle hep karşılaştım. Bunun bana özel ve yaşadıklarıma özel olmadığını da öğrendim… İçimde hep çok daha iyisini de yapabilirdim duygusunu saklı tuttum. Bu süreçte okula devam etmeyen, ya da tam tersi etmeye karar veren, peruk takan, saçını kazıtan bir şekilde hayatın içinde istediği gibi var olmaya çalışan her kim varsa hakkını savunmak isteyecek bir gönül genişliğine geldim. Yargılamamayı öğrendim. Ne öğrendimse pek çoğunu da kadınlardan öğrendim…

Şimdi kendi masalını yazan her kahraman gibi yaşadıklarım gerçek mi yoksa ben bunları bin yıl önce rüyamda mı görmüştüm kendim de bilmiyorum…

Ömrümüzün ilk baharını hep ıskaladık… Biz, ahir zamanın İslamcı çocukları.

8 Yorum

  • leyli
    27 Şubat 2015 - 10:52 | Permalink

    Tankların palet gıcırtısıyla sarsıntı geçirildiği dönemler. Takva ölçüsü pardösülerin bolluğu, başörtülerin ebatlarıyla ölçülürken, kırmızı çizginin keskin çekildiği zamanlarda saflara bırakılan fitili çekilmiş el bombası. Kafa karışıklığı, kalplerin gümbürtüsü.
    Yazar diyor ya – Her şey oyun gibiydi. O okula yönlendirilmemiş olsam tasdikname alma kararını ve sonuçlarını düşünebilecek kadar büyük değildi aklım. – Kalbin kararını verdiği zamanlar. Kalplerin karışık olmadığı, rızayı ilahinin oradan buraya çekiştirilip sündürülmediği dimağlar. Allahtan güzel şeylerde tecrübe etmişler de dutları o dönem doyasıya yemişlikleri mutlu etti okurken beni.
    Sonra yasaklarla ilgili haberlere yabancılaşma efektinin yaşanması. Bu satırları yazan yabancılaşma değil de yeryüzünde tek kaldığını iliklerine kadar hissetmişti mesela. Ankara sokaklarında yürümüştü de tüm insan evlatları undergrand mekanlara çekilmiş, kendini tekinsiz bir açıklıkta bulmuştu sanki.

    Satır aralarında küçük harflerle ifade ediliyor ya, üniversite gidilemeyen yıllarda ilgi ve yeteneğinin olmadığı kurslara gitmişlik. Bu konuda hala bir roman yazılmamış olması bizim eksikliğimiz. Oysa ki o kurslardan sonra bilmem kaç tane neyzenimiz, hat, tezhip sanatçımız ve tarkovskiyen sinemacımız olması gerekiyordu.

    Yazar küçük dokunuşlarla kocaman bir kancayı usul usul bırakılıyor yine öyle; -Beni okuldan vazgeçiren motivasyonun tam olarak Allah rızası olmadığını öğrendim. Öyle olsa bu kadar şaşırıyor ve elime geçmeyenler için üzülüyor olmazdım.- Bunu dile getirmek ne zor ne çetrefilli. Bunları da konuşmaya başlasak ya, eteğimizde ki taşları irili ufaklı bıraksak bir nehrin kıyısına, kimimiz yüzdürse ya da.
    Şimdi mağdur edebiyatı yapılıyor deniliyor, zamanında buna sebebiyet vermemek için kavi kızı oynayanların hayatlarına musallat olan migrenleri, yasaklar kalktıktan sonra her şeye geç kalmışlık hissiyle start ipini nasıl göğüsleyeceğini bilmemenin diz kitlenmesi, bir daha hayatın ilkbaharını ilkbahar gibi yaşayamamışlığının ömre sirayet eden telafisizliği bu edebiyatın prologlarından o zaman.

    Ve yazının son cümlesi mihenk noktası. ‘Ahir zamanın İslamcı çocukları.’ Müslüman çocuklar olmak yetseydi keşke. Yazının ben de ki izdüşümleri parçalı bulutlu. Yer yer gök gürültülü ve sağnak yağışlı olanların hiç az olmadığı bu coğrafyada şimdi yaşadıklarımız ise yine bir yabancılaşma efekti taşıyor ne yazık ki.

  • zeynep duru
    27 Şubat 2015 - 14:52 | Permalink

    kendini bu kadar “olduğu gibi” anlatabildiği için cesur bir yazı.

    • esra murat
      28 Şubat 2015 - 12:40 | Permalink

      Üzerinden 15 yil geçmiş olmasi ve bu yazının tek kalemde yazılıp bir kelime duzeltilmeden 5 sn içinde recel e mail atilmamis olsa Günyüzü gormeme ihtimali de vardi.
      lakin insan yaş aldikca kendiyle yüzleşmek konusunda daha cesur oluyor.
      Bi yerden sonra senelerce her konuda cekistirip uzatmaya kisaltmaya baska kaliplara sokmaya ugrastiginiz kendinizi rahat birakmayi ogreniyorsunuz. Bu da baska bir yazının konusu olsun:)
      Sesime ses veren herkese teşekkür ediyorum

    • dengizik
      2 Ocak 2016 - 23:52 | Permalink

      Demek ki cemaatleri tam taniyamamissin.cemaatlerin icinden gelen siz,elestirdiginiz cemaatlerde neden gorev yaptiniz.yazinizda samimi olmadiginizi dusunuyorum

  • elif e.
    28 Şubat 2015 - 16:55 | Permalink

    reçel blogda okuduğum en içinde kendimi bulduğum yazı.

  • 3 Mart 2015 - 18:12 | Permalink

    ben o 28 Şubat’ın mağduru değilim. ben o 28 Şubat’ın bitmeyen algısının mağduruyum. “…beni okuldan vazgeçiren motivasyonun tam olarak Allah rızası olmadığını öğrendim.” dediğinizde kendini sorgulayanların içinde ve yazıyı bitirirken “Ömrümüzün ilk baharını hep ıskaladık… Biz, ahir zamanın İslamcı çocukları.” diye tanımladıklarınızın içinde varım.
    İlkokulda okuldaki tek başörtlü anneye sahip olmanın, tüm arkadaşların tarafından sırt dönülmenin ve çocuk aklınla hala onlara doğruyu göstermeye çalışmanın ne demek olduğunu biliyorum. Aradan on yıl yıl geçtikten sonra facebook’tan birbirini bulup onlarla (daha çok kendimle diyelim ona) yüzleşme cesaretini bulmaya çalışırken o sorgulamayı yaşadım. Hep tedirgin, hep tetikte ve her daim “acaba”lı bir hayat. İşte onların daha geçen sene yüzümüze karşı bir akrabamız tarafından “İslamcılar ne çekti ki hep biz çektik.” diyebilecek kadar önemsiz gördükleri 28 Şubat bu.
    kaleminize sağlık.

  • Pingback: Bin Yıl Uyuyan Prenses | Budamedya

  • Zeynep
    10 Aralık 2015 - 22:37 | Permalink

    Kaleminize kuvvet…

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir