Genel

Ben Terazi: Kariyerim ve Planlayamadıklarım!

Konuk Yazar: Terazi

Bugün meslektaş bir arkadaşımın kendi hayatından kesitler sunduğu yazısından küçük alıntılar okuma fırsatı buldum. “Bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğum anda bu mesleği yapmayacağımı biliyordum ve bu konuda çok nettim.” diyordu. “Tüm o kodlama uğraşları, bilgisayar zımbırtıları olmayacaktı hayatımda.” demişti. (http://recel-blog.com/ayaklari-ustunde-durmama-hakki/)

Kendi hayatıma dönüp baktım bir de. Ondan farklı olarak, tam 16 yıldır tüm o bilgisayar zımbırtıları ile uğraşıyordum. Okuldan mezun olduktan sonra girdiğim ilk iş yerinde yazılım mühendisi olarak işe başlamıştım. Kodlama yaptım, test koştum, döküman yazdım, sorun çözdüm, ürüne destek verdim. İlk projemden itibaren -ki kendisi işe başladığım ilk altı ay içinde gece yarısına kadar şirkette kalmama sebep olan, uzun mesailer ve hayli gözyaşıma neden olmuş bir projedir- potansiyelim keşfedilmişti. Çalışkanlığım ve dayanıklılığım da eklenince iş hayatında “kısa” sayılabilecek bir sürede kariyer basamaklarını tırmanmaya başladım. Mühendis, uzman, yazılım mimarı, departman yöneticisi ve en son proje yöneticisi olarak değişik kademelerde ilerledim.

Kariyerimle ilgili daha fazla yazmadan önce sizlere çalıştığım şirketin çok uluslu bir şirket olduğunu, ağırlıklı olarak yurt dışı müşterileriyle işler yaptığını, iş dilinin İngilizce olduğunu ve hemen hemen her gün Türkçeden çok İngilizce konuşulduğunu söylemem gerekir sanırım. Günlerim çoğunlukla toplantılarda ya da “conference call” larda geçiyordu. Toplantı sonrası atılan “minute”’larla iş takibi yapmaya çalışıyordum ve projenin son durumu ile ilgili proje sorumlularına “update” vermem gerekiyordu. :) Kısacası, farketmeden de olsa “plaza insanı” denilen bir profile bürünmüş ve bu hayatı yaşıyor olmuştum. Ruhumda bunu asla hissetmesem de!

Sonuçta tam 16 yıldır çalışıyorum. Uluslararası bir şirkette başarılı(!) bir yöneticiyim ve emeklilik prim süremi doldurmama sadece 3 küsur yıl kaldı. Buraya kadar her şey güzel. “Ee o zaman? Sorun ne?” diyecekseniz, inanın sorun ne ben de bilmiyorum.

Büyük bir keyifle okuduğum çok güzel bir kitabın sonuna gelmiş gibi hissediyorum. Uzun, kimi zaman keyifli, kimi zaman sıkıntılı, dertli, neşeli, hüzünlü, coşkulu… Çok ama çok güzel bir kitaptı sanki işim, iş hayatım, şirketim. İyi insanlarla çevriliydi etrafım. Çok şükür ki küçük şeyler dışında bir olumsuzluk yaşamadım. Bana, fikirlerime değer verildiğini hep hissettim. Kendimi uzun zaman önce kanıtladım ve elimden gelenin en iyisini “hep” yaptım. Karşılığını da bir şekilde “hep” aldım.

Ama bitti.

Artık yeni kitaplar okumak istiyorum.

Tek bir hayatın 16 senesini vermeye değerdi şu ana kadar geçirdiğim zaman. Bundan sonrasını vermeye değmez gibi hissediyorum…

Hepimiz gibi çeşitli kırılma anlarım oldu. Birçok soru ve sorun kurcaladı kafamı. Uzun bir düşünme evresinden geçiyorum. Hayatı sorguluyorum. Kişisel gelişim süreçlerinden tutun da eksik olan dini eğitimimi tamamlamaya kadar geniş bir yelpazede yeniden eğitiliyorum. Bildiklerimi unutup yeniden öğreniyorum ve görüyorum ki hayatımı değiştirmek, bir başka hayata doğru evrilmek durumundayım. Hatta mecburum. Bunun için de öncelikle iş hayatımı değiştirmeli, acilen bu “plaza insanı” dünyasından çıkmalıyım.

Hah işte! En sorunlu kısım da bu tahmin edersiniz! Çünkü en yalın haliyle: “Korkuyorum”. Bildiğim tüm ezberleri bozmaya cesaretim var mı bilmiyorum.

Şu an itibarıyla sanırım tek bildiğim ne yapmak istemediğim :) -ki lütfen küçümsemeyin, çok değerli bir bilgidir kendisi, zira benim ne yapmak istemediğimi bilmem neredeyse otuz altı senemi aldı-. Mühendislik gibi teknik bir iş yapmak istemediğim konusunda netim. Hatta sanki bir süre çalışma hayatından da uzak kalmak niyetindeyim. Yeterince doydum zaten dediğim gibi işe, kariyere. En azından bana yetti. Eee ne yapacağım o zaman?

Ev hanımlığı?!?!?!

Yorgun iş hayatının özellikle son günlerinde çok özendiğim bir kurum ev hanımlığı. Hatta hep demişimdir “büyüyünce kahvaltı günü yapmak tek hayalim” diye. Hasta olup da kazara evde kaldığım nadir günlerde, sitemizdeki çardağın sonuna kadar hakkını veren, termoslar dolusu çay eşliğinde sofradaki türlü yüz kalorilik ikramları götüren hanımları görüp, sohbet muhabbet ortamlarına çokça gıpta ettiğim de doğrudur. Doğrudur da işte orada da rahat durmuyor şu sorgulayan ruhum.

Şöyle ki: İş hayatımda beni en çok mutlu eden iki şey sosyalleşmek ve üretmek. İki düşünme biçimi var zihnimde:

1. O veya bu şekilde kurduğum çok sağlam dostlarım var şirkette. Hemen her gün otomatik olarak gördüğüm ve uzun öğle molaları ya da kısa çay molalarında hayatı sorgulamaktan, eşleri çekiştirmeye, ülke gündeminden, sağlıklı yaşamaya kadar geniş bir yelpazede konuşabildiğim. Beni anlayan ve anlayabildiğim insanlar…

2. Üretmek deyince çoğu teknik olsa da işimle alakalı bir üretim sürecinin tam ortasındayım. Üstelik artık bu süreçlerde gayet deneyimli olduğum için bildiklerimi başka insanlarla paylaşıyor ve çeşitli eğitimler veriyorum. O ya da bu şekilde bundan sonsuz mutluluk duyuyorum.

Ev hanımlığında işte bu iki biçimin nasıl hayat bulduğunu anlamaya çalışıyorum. “Sosyalleşmek daha kolay çünkü vaktin daha bol olacak” diyebilirsiniz belki ama öyle değil. Birincisi vaktin bol olduğunu zannetmek büyük yanılgı olabilir, annemden sıklıkla duyarım ev işlerinin tamamı bitmiyor, asla bitmiyor. Tabi ki ben annem seviyesinde olamam ama gerçekten de yemek, çamaşır, alışveriş vs derken günler çabucak geçiyordur diye tahmin ediyorum.

İkincisi herkesin işi gücü var. Bugün bile hafta sonları arkadaşlarla bir araya gelmek ciddi bir planlama ve efor gerektiriyor. Hele bir de işin içine çocukların dopdolu olan takvimleri girdiği zaman. Dolayısıyla iş hayatındaki gibi “zahmetsiz bir sosyallik” benim istediğim.

Sanırım ev hanımlığında bunun en yakın karşılığı komşular. Peki ya benim gibi komşularınızla ilişkiniz sancılı ve sıkıntılı ise?

Peki ya üretmek? O kısım daha da zor sanki. Ne üreteceksin? Temizlik, çamaşır, bulaşık, daha çok çocuk??? Teşekkürler… Hele ki ev işleriyle oldukça mesafeli olmuşumdur hep. Üstelik evimizde yaklaşık yedi yıl kadar yardımcı bir ablamız vardı ve ben neredeyse bildiğim yemekleri bile unutmuş durumdayım. (Şanslı ben.) O zaman kalsın lütfen, galiba saçımı şu an olduğundan daha fazla süpürge etmek istemiyorum. Hele ki bu işte maaş, performans yönetimi, prim, sosyal hak ya da en basit bir şekliyle “recognition” bile yokken…

Ev hanımlığında rakip (doğal olarak) yok, dolayısıyla performansınızı kıyaslayacak bir veri de yok. Zaten kıyaslayan da yok muhtemelen. Siz evde rahat rahat oturuyorsunuz işte, bir de nankörlüğün lüzumu da yok. Bilmiyorum, yoksa var mı? (Dışarıdan söylemesi ne kolay değil mi?!) 

Bir gün biriniz bana bu sistemin nasıl işlediğini, potansiyel kariyer basamaklarını, üretim süreçlerini anlatabilir mi? Anlatabilir ve anlamamı sağlarsa sanırım ben de değişikliğe hazır ve de razıyım. Ve şu an için kariyer hedeflerimde sadece bu var.

2 Yorum

  • Zeynep
    23 Eylül 2018 - 14:40 | Permalink

    Rahat batmış bacım ne diyelim isin sakasi bir yana bu kosturmali, emeginin karsiligini aldigin, en onemlisi sosyallesmek icin beraber oldugun insanlarla ayni kafada oldugun ortami birakip ev hanimligina donersen, en fazla alti ay sonra depresyone girersin. O insanlar ev hanimi olunca ve hepsinde de cocuk varsa akli selim muhabbet cok zor. Bir cogumux aklimizi ceyiz sandiklarimiza kaldirip sadece cocuk ev isi ve koca konusuyoruz. Ben ki ev hanimligina aykiri oldugum icin yalnizlasmis bir insan olarak, kendi kafamda insanlara iki kucuk cocukla ulasmakta zorluk yasiyorum. Ve yedi sene sonra nasipse heyecanla is hayatina donmeye calisiyorum.

  • Feri
    28 Eylül 2018 - 16:54 | Permalink

    2 yıldır aktif iş arayan boşlukların sancısını derinden hisseden başarısız biri olarak gipta ettim. Başarıya doyup hem manen maddi olarak kenara çekilebilme sansina yaklaşmış olmanız bir nimet.

  • Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir