Genel

Annelerle Hiç Bitmeyen Sorunlarımız

Konuk Yazar: Külkedisi Masallar Ülkesinden Bildirdi

tuylukiz_onecikarilmis

Görsel: Anna Silivonchik

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım‘da Lenu, annesi gibi olmak istemediğinden bahseder. Eğer okuldaki derslerini başaramazsa, verilen ödevleri yapamazsa, sınavları geçemezse, ayağı aksayan, çocuk bakmak ve ev işleri yapmaktan başka bir uğraşı olmayan annesi gibi olacağını düşünür, annesinin o aksayan ayağı ve annesinin bizzat kendisi onun travması olmuştur. (Kitapta bunu anlatan satırları okurken biraz irkildiğimi itiraf etmeliyim, çünkü sıra, düğüm çözermiş gibi çözmeye çalıştığım travmalarımda annemle yüzleşmem gereken kısımdaydı.)

Bana hep kendisinin nasıl okuyamadığından bahsetti. Nasıl öğretmen okulundan alındığından, şimdi bir öğretmen olsaydı, çok farklı bir hayatı -muhtemelen daha güzel bir hayatı- olacağından bahsetti. O yüzden okumam gerektiğini, çalışmam, hem de çok çalışmam gerektiğini anlattı. O kadar çok anlattı ki bana mutsuzluklarını, babamla arasında olan problemlerini ve hayallerinden uzaklaşırken ne kadar acı çektiğini o kadar çok anlattı ki, annemin kötü bir hayatı olduğunu farkettim. O güne kadar böyle olduğunu hiç düşünmemiştim. Öyle ya, istediği hiçbir şeyi yapamamış bir kadındı o. Mutsuz olmakta sonuna kadar haklıydı belki de, ancak ben böylesine zor ve kötü bir hayat yaşayan annem gibi olmak istemiyordum. Evde çocuk bakan, ev işi yapan, misafir ağırlayan kadın gibi olmak istemiyordum. Buna karar verdiğim anı hatırlamıyorum ama ondan sonra elime tek bir iş almadığımı biliyorum.

Halbuki ben dantel öğrenmeye çalışıyordum. Yemek yapmaktan pek hazetmesem de, evdekilere kek ve ona benzer pastalar yapmaktan hoşlanıyordum. Bir hobi olduğunun çok da farkında olarak boncuk işliyordum. Hepsini bir anda köşeye koydum. Okumalıydım, annemin o her gün lanet ettiği hayatını yaşamamalıydım. O farkında değildi ama bana “benim gibi olma” derken, benim de tıpkı onun gibi mutsuz olacağımı söylemişti.

Halbuki işin diğer ucunda, annesini mutlu zanneden minik bir kuş vardı, sırf annesi evde diye mutlu bir çocuk vardı, kapıyı çaldığında açanın bakıcı ya da anneanne olmadığını görünce mutlu olan, kendini bu konuda arkadaşlarına nazaran şanslı hisseden, onunla beraber kek yapıp sonra da kabın dibini kaşıkla ve hatta diliyle sıyıran, annesine en sevdiği yemekleri ve okulda olan her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatan ve annesi ona vakit ayırabildiği için mutlu bir kız çocuğu. Ben annem beni keyifle dinliyor diye düşündüğüm zamanlarda bile annemin çok mutsuz olduğunu anladım bir anda. Belki yanlıştı, belki mutluydu ama bana bu mutsuzluğunu o kadar çok hissettirdi ki mutsuz olmak istemediğime karar vermiş olmalıyım. Çocuk olarak annemin mutsuzluğunun sorumlusu olduğuma inanmış olmalıyım, bunu taşıyamadım ve bunu fark etmem için de otuz küsür yıl geçmesi gerekti.

Her zaman başarılı bir öğrenci olan ben, sonrasında hiçbir başarısızlığı hazmedemedim. Bir öğretmenim bir keresinde benim için “notları iyi ama kendisi vasat” demişti de hâlâ kabullenemem. O vasat kelimesi benim için başka bir travma oldu. Aldığım 90’lar yetmedi, sınıfın en yüksek notunu almak yetmedi, okul birincisi olmak için hiçbir zaman heveslenmedim ama hırs beni yaktı, kavurdu, ele geçirdi ve bazıları da buna “çok azimli” dedi. Halbuki ben çocukluğumu duvardaki bir çiviye hırka olarak asmıştım ve kimsenin durup bunu fark edecek zamanı yoktu. En acısı da bunu annem bile görmüyordu.

Mutsuz olmak istemiyordum. Onun gibi olmak istemiyordum. O zaman kaderimi değiştirmeliydim ve delicesine bir çırpınış başladı benim için. Kendimi yedim bitirdim, kimse görmedi.

Aradan yıllar geçti. O delice çırpındığım kariyerimi aldım, bir köşeye koydum. Ona, “Sen burada dur, benim yapacaklarım var.” dedim. Yapacaklarımın arasında yazmak da vardı ama artık çocuk sahibiydim ve delicesine mutsuzdum. Ne yazmaya vaktim vardı, ne çocuğuma bakmaya. Neydim ben? Ne olmuştum? Neden bu kadar mutsuzdum? Sorularımın cevapları için çocukluğumda kendimi en mutlu hatırladığım o anların peşine düştüm; annemle el ele yürüdüğümüz bir güne, bir kekin dibini sıyırmama izin verdiği güne, benim onu mutlu sandığım günlere gittim ve o günlerin tozunu kendi çocuğum için aldım. Tüm düğümler çözülmedi ama gördüm. Kendi gerçeklerimi gördüm.

Hayır, ben onun gibi olmayacaktım. Ben, çocuğumun mutluluğu için uğraşacaktım. Bugün ağlayarak bu yazıyı yazıyorsam anne, bil ki bunun sebebi de senin gibi olmak istemeyişim, bu yazdıklarımın senin yazıp yazıp attığın şiirlerine benzemesini istemeyişim. Ben çabalıyorum anne, evladım ve kendim için çabalıyorum.

Acı olan şu ki, annem şu an beni yıllar önce kendisinin olduğu yerde görüyor. Çocuk bakan, evde oturan, bir işe ev kadını ve üzüldüğü, yitip giden çocukluğum, yaşadığım travmalar değil de bu; onca okumaya rağmen para kazanamıyor oluşum, evde oluşum. Ona çocuğumun beni onun gibi hatırlamasını istemediğimi söyleyemedim, belki de söyleseydim de beni dinlemeyecekti.

9 Yorum

  • rumeysa |REÇEL
    13 Ağustos 2016 - 13:15 | Permalink

    Kendi facebook duvarımda paylaştığım yorumu küçük değişikliklerle buraya da yazıyorum:

    Benim annemle ilgili hikayem biraz farklı. Üstüne yazmam lazım sanırım ve bence çok değerli bir hikaye, ama kısaca bir “birbirini geç bulma” hikayesi olduğunu düşünüyorum. Ama dediğim gibi, daha uzun yazmam lazım…
    Burada da bir “birbirini en başında kaybetme” hikayesi var.
    İlk çocuğum kız olmadı diye çok üzülmüştüm, acayip hayallerim vardı nedense. Çok yakın, beni benden çok tanıyan bir arkadaşım bana “böylesi daha iyi oldu bence” dediğinde de biraz kızdığımı hatırlıyorum. Ama şu yazıyı okuyunca taşlar biraz daha yerine oturdu sanki. Bu yazıdaki anne gibi hayatımı mutsuzluk üzerine kurmasam da, kendi yapamadıklarımı yapmasını beklemek, ona bunu zorlamak ve bunu onu “kadınlığa hazırlamak” adına yapmak yaman bir sınav olacaktı sanırım benim için. Şu an bunu oğluma yapmayacağımı iddia etmiyorum, ama bilinçdışı olarak onun yaptıklarına ya da yapmadıklarına yüklediğim anlamların değişeceğini düşünüyorum.

  • iştar eva
    13 Ağustos 2016 - 13:59 | Permalink

    çok ilginç ya.. benim annem de ordaki profilin tam tersi , ne çocukluğunda ne de gençliğinde ne de yetişkinliğinde hiçbirşey için çaba sarfetmemiş kendisini geliştirmek için.. birgün keşke ben de şöyle bir kadın olsaydım veya şu konumda , şu meslekte olsaydım dememiştir.
    öyle ki okuma yazma öğrenmek bile ona çok zor ağır gelmiş ve ben yapamam şeklinde bakmış hayata hep. özgüven eksiikliği mi denir artık ne ise.
    şimdi bunları neden yazdım ? :) şunun için
    annem birgün bile benim okumamı meslek sahibi olmamı istemedi , beni buna teşvik edici hiçbir telkinde bulunmadı. hani olsa da olur olmasa da olur çok da mühim değil gözüyle baktı. aksine ben kendim mücadele verip okudum. hatta onun için daha önemli olan şey : o hep benim de ve diğer kız kardeşlerimin evlenmesini, evde çocuk bakmasını kısacası diğer çoğu kadınlar gibi ev hanımı olmasını istedi . :) hatta daha ileri gidersem kendisi gibi olmamızı istemiştir.
    tüm bunlara rağmen, yani yazıda anlatılan hikayenin tam tersini yaşamamıza rağmen benim de çocukluğumun özeti şuydu : ben de büyüyecek ve annem gibi olmayacaktım . çünkü annem bana göre mutsuzdu ve iyi bir konumda değildi.
    zannediyorum hikayeleri nasıl olursa olsun galiba bizim annelerimiz mutsuz.. bunları illa ki belli bir hikayeye bağlamamak lazım. yani okumak istedi okuyamadı veya hayatında bir yere gelemedi istedikleri olmadı , bize yaptırmak istediler yaptıramadılar şeklinde değil. belki bu vaziyetlerini kadının toplum içindeki konumuna bağlayabiliriz: biz KADINLAR MUTSUZUZ

  • Kezban
    13 Ağustos 2016 - 16:05 | Permalink

    Mutluluk kim için ne ifade ediyor önce onu anlamalı. iştar eva, annesinin kendisine göre mutsuz olduğunu ve onun gibi olmak istemediğini yazmış ama bu onun algısı, onun yorumu. Bunun dışında yazmak istediğim başka bişey de kabullenmenin mutlulukla olan ilişkisi. Anneme baktığımda gördüğüm şey yaşadığı ve değiştiremediği olumsuz şeyleri kabul etmesi. Başta biraz acı verici olsa da işe yarıyor gördüğüm kadarıyla. Ergenlik dönemimde, hayatı çok iyi anladığımı sandığım zamanlarda annemin durduğu yeri, kabullendiklerini gördükçe onun ne kadar aciz, güçsüz biri olduğunu düşünür ve öfke duyardım, oysa şimdi (ki henüz anne bile olmadım ) hayata karşı duruşu, sabrı, bilgeliği karşısında çok büyük bir saygı duyuyorum. Çok zorlandığım bazı zamanlarda bana öğütlediği gibi bir süre susmayı ve sabretmeyi deniyorum. İşe yarıyor…

  • madam bovary
    13 Ağustos 2016 - 18:29 | Permalink

    Bu meseleye bir de köyünün okuyan ilk kızı, bir öğretmen olan annenin kızı olarak birşeyler eklemek istiyorum. Ben de çocukluğu Doğu’nun ücra bir köyünden okuma hevesiyle önce şehire, sonra da öğretmen okuluna giden ve öğretmen olarak göreve başlayan annemin kızıyım. Babamla olan evliliğinde duygusal manada hiçbir sorun yaşamamalarına rağmen, her ay başında yapılan maaş ve para kavgaları yüzünden “aile” dediğimiz kurumun sadece para ile ayakta kaldığına karar vermiştim çocukken. O sebepten kendi kendime şu sözü vermiştim ben asla bu kavgayı yapmayacağım. Annem çalışıyordu ama maaşını babam çekiyordu, kendi ayakları üstünde duran kadın benim için içi boş bir balondu. Neye yaramıştı annemin çalışıyor olması kavgadan başka? Kendi tahsilimi o sebepten hep çok önemsiz gördüm, ne yapacaktım ki? Çalışıp maaşımı kendim mi alacaktım yoksa kocamın eline sayıp bana harçlık vermesine rıza mı gösterecektim? İtaatkar ve çalışan bir kadın olmak mutlu bir evliliğin sırrıydı belki de. 28 Şubat’ın çetin şartları beni üniversite tahsili yapmış ev kadını başlığının altına sakince yerleştirdiğinde ben hala para kavgası yapmama mottosuna sıkı sıkıya bağlıydım. Çalışmıyordum kocam getiriyordu ben yiyordum daha ne olsun. Annem gibi değildim sonuçta ve kocam da babam gibi değildi evet. Ancak rüzgarlar öyle güzel esmedi hep, koca parası da öyle kolay yenmiyormuş anladım. Evet hala asla para kavgası yapmıyorum ama en ufak bir kavgada mahrum bırakıldığım tek husus da bu “para” oluyor. Bunun bir terbiye yöntemi olmasından sebep o kapıyı sıkıca kapatmaya niyetliyim evet. O sebepten bütün bu gayretler uğraşlar. Hasılı çalışan/çalışmayan/çalışmayı saçma bulan mutsuz anneler, çocukların zihninde farklı yerleri kodlayarak onları hayatta hep çocukluklarında asılı bırakıyorlar. Dönüp dönüp tamir ediyorum o zamanları. Ve sanırım hiç bitmeyecek bu döngü, kendi kızıma ne miras kaldı onu da zaman gösterecek.

  • Gokce
    13 Ağustos 2016 - 23:42 | Permalink

    Benim anneminse,kisa suren mutlu bir evliligi oldu… Genc yasta 6 cocukla dul kaldi..Ev disinda, bir hayat tecrubesi olmadigi icin, esinin olumunden sonra, esinin islettigi ticarethaneyi, isletemeyip kapatmak zorunda kalmak ona cok koydu…Bu yuzden de biz kizlarina okuyun, bir meslek sahibi olun,esiniz olur ya da bosanirsaniz, benim gibi ortalikta kalmayin derdi. Yemek ,pasta yapmak el isleri, ogrenilir siz okuyun derdi… Okuduk…evlendik …Es olduk..Anne olduk… Annemin ogutunu bende kizima verdim..Istedigi bir alanda o da okudu ..Evlendi..Es oldu..Anne oldu ve hatta masterini yapiyor..Annem bizimle hep ogundu ..Ben de Kizimla ogunuyorum…Cok dengeli bir hayati var iyi bir es ve Anne… Bu yuzden ve diger hayatimda olan butun guzel seyler gibi ,Annem gibi bir anneye sahip oldugum icin Rabbime sukrediyorum…O benim mutsuzlugumun degil, mutlulugumun kaynagi oldu…

  • â
    14 Ağustos 2016 - 20:16 | Permalink

    farklı bir yerden gireceğim; annelerimiz neden mutsuzluklarını bu kadar üzerimize boca edip buna bir şekilde bizim sebep olduğumuzu bazen açıkça bazen ima ile dillendiriyor ? bu şekilde üzerimizde duygusal baskı kurmaları son derece bencil değil mi ? anneliğe yüklenen cefakarlık pozları bazen tam da bu bencilliği kapatmak için kullanılıyor. (evet henüz anne değilim ve bekara karı boşamak kolay) fakat bu duygusal baskılara çocukluğunda, gençliğinde çokça maruz kalan biri olarak bundan çok yorgun düştüğümü biliyorum ve bir gün bir çocuğum olursa ona bu şekilde bir yük yüklemeyeceğime hep kendi kendime söz veriyorum.

    burda illa bir beklenti olmayabilir, yani anne illa kızının / oğlunun onu bir gün rahat ettirmesini bekliyor değildir tabi ama en azından kendi hayatlarının nasıl olması gerektiğine dair bir beklentisi var. çıkıp “ben sadece anne olmak istiyorum” desem bunca eğitimi çöpe attığımı düşünecekleri için burun kıvıracak olan önce ailemdeki kadınlar. çünkü neden ? çünkü sanki onlara tanınmayan bir hak bana tanındığı için bunun sonuna kadar hakkını vermeliyim. çok para kazanmalı, yükselmeliyim, öyle çocuk doğurup da kocamın eline bakmamalıyım vs. sonuç ; evet annemiz gibi olmadığımız ama belki yine de pek mutlu olmadığımız bir hayat. (çünkü onların beklentileri ile yargılıyor olacağız kendimizi) arada hayatımıza girip bizi anneleri gibi olmadığımız içine eleştiren beğenmeyen erkekler de cabası.

    ha bu arada tek annelere de yüklenmeyelim. babalar da kızlarını “annesinin çektiklerini çekmesin diye” okutuyor kimi zaman ve aynı beklentileri onlar da kuruyor.

  • Merin
    15 Ağustos 2016 - 01:24 | Permalink

    Bu konuda hep ikircikli bir duruşum var. Bir dönemin “Aman kızımız okusun, koca eline bakmasın” hareketi ters mi tepti ne olduysa, “Evde oturup çocuğuma bakmak istiyorum, ben de böyle mutlu olacağım belki, niçin beklentilerinizi bana yüklüyorsunuz?” kuşağı geldi şimdilerde. Haksız değiller elbet, hayat onların, seçimler de onların olmalıydı, anne-babalarının değil. De, bir süre sonra eşi ölenler veya -çoğunlukla olduğu gibi- boşananlar bir baktılar ki, beş- on sene iş hayatından uzakta kalınca iş filan bulunamıyormuş, zaten her yer düşük beklentili yeni mezun ve açıkça piyasaya daha hakim gençlerle doluymuş. Geçtim bekar annelerin hayat standartlarının düşmesini, bir kısmı ciddi ciddi baba evine dönmek zorunda kalıyor, “hayat standardı mı, hayat komple baba evi kontrolüne girdi” durumunda oluyorlar. (Her anne baba da buna ne kadar açık yahut açıksa bile maddi koşulları neye, ne kadar elveriyor bakın o da ayrı mesele). Velhasılı, ne demişler, ağaca dayanma çürür, insana dayanma ölür. Kocalar, anneler, babalar ölebiliyorlar, gidebiliyorlar. Bu noktada, çocuğuyla kalakalan kadın sayısı belli bir yaşın üstünde ciddi artmış durumda. Dolayısıyla “evde çocuğuma bakmak, onun büyüdüğünü izlemek istiyorum” durumu şu realitede düpedüz lüks. Kira geliri gibi çalışmadan da kendinize ait paranız yoksa, hem kendiniz hem de çocuğunuzun ekonomik bağımsızlığı için (eşiniz ölürse nafaka da yok zira) bir annenin böyle bir “lükse” hakkı var mı, o açıdan emim değilim. “Ömür boyu bu riske göre mi yaşayacağız, o zaman hep çalışmam gerek, çocuğuma bakamam ki öyle?” denebilir bu durumda belki, ama evet, benim algımda anne-babalık zaten bir ömür çocuğa göre riskleri hesaplamak, ona göre yaşamak demek doğrusu. Mesele düpedüz sınıf meselesi. Rant gelirleri olmayana evde çocuğunu büyütmek lüks. Bunu göremeyenlerin bir kısmı ne yazık ki zor durumda kalacak, bir kısmına ise o piyango vurmayacak (keşke kimseye vurmasa). Ama işte o riski düşünmemek, doğrusu bana mantıksız geliyor. Çünkü bünün geri dönüşü yok. Son dönemlerde böyle birkaç örneği üst üste görünce, bunun yine en başta kadının elini zayıflattığını açıkça gördüm. Eşine güvenmek belki çok güzel bir şeydir, ama ne eşlerin değişmeyeceğinin garantisi var ne de zamansız ölünmeyeceğinin. Herkes “bana olmaz” diyor ama birileri yine zor durumda kalacak. O siz olabilirsiniz. Hayat acımasız.

  • SSRG
    31 Ağustos 2016 - 14:26 | Permalink

    Ben henüz yirmi bir yaşın içinde bir üniversite öğrencisiyim. On altı yaşlarımdan itibaren evlenmemeye ve çocuk sahibi olmamaya karar vermiştim. Bunun nedeni ne mutsuz geçen çocukluk ne de mutsuz bir aile örneğiydi. Çoğu insana göre mutlu bir çocukluk ve daha sorunsuz bir ailede büyüdüğümü düşündüm hep. Ancak özellikle çocuk sahibi olmanın hayali bile benim için bir kabustu. Çevremde hep ” evlenmeyi biri sana düşündürür, yaşın ilerlesin çocuk sahibi olmayı sen de istersin” diye öngörüler dolaşıyor. Ancak şu an için ne istemediğimi ve neden istemediğimi biliyor konumdayım. Bir gün bu istemediklerim istediğim şeylere dönüşünce de neden istediğimi bileceğimi umuyorum. Bu girizgahı bu blogun başlangıcından beri takipçisi olarak yaptığım ilk yorum olduğundan tercih ettim. Okuduğum yazıların genelinde evlilik ve çocuk ve ebeveyn mutsuzluğu gördüm ya da o içerikli yazılar algıda seçiciliğime maruz kaldı, bilemiyorum. Korkularımın ve gerçekleşeceğini düşündüğüm yaşantı ihtimallerinin en iyi şekilde yazıya dökülmüş halini buldum bu blogda. En samimi ve en dolaysız yönden yazılmıştı yazılar. En azından bir şeyleri istemememin nedenini buldum. Belki bu da bu yazının sahibesinin dediği gibi “ben senin gibi olmayacağım anne” yanılgısı. Zaman gösterecek.

  • fasulya
    27 Eylül 2016 - 11:26 | Permalink

    annemle ilgili hangi travmadan başlayarak anlatsam diye düşünüyorum. detaya girmeden sadece şunları aktarmaya karar verdim. sanırım gelişim sürecimiz şöyle ilerliyor. anneyle olan sorunlar aynen bize aktarılıyor. ya da o sorunlara karşı tavır geliştiriyoruz, yine bu sorunlar bize aktarılmış oluyor. şu an çok ağır bir cinsel sorunu çözmek için terapiye ciddi paralar döken biriyim. şunu diyebilirim ki bu örüntüyle başa çıkamayıp akışı değiştirmedikçe zincir halinde devam ediyor bu sıkıntılar.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir