Genel

Zorunda mıyım?

Konuk Yazar: Su Zan

1505176_715364405213900_7924300863484743937_n

Başkasının hayatını dert edinmek insanlardaki sorumluluk bilincinin gelişen tek yönü olsa gerek. Hangi okulu kazandın, niye kazanamadın koskoca bir sene kaybettin, ayy orası yerine bi sene kaybetseydin de düzgün bişi kazansaydın bari, ayy o da bi meslek tabi, nolcaksın sen şimdi bitirince, devlete girebiliyo musunuz,  stajı nerede yaptın, ne zaman mezun oldun, niye işe başlamadın, nerede işe başladın, sigortan var mı, ne kadar maaş alıyorsun, yemek yol içinde mi, bulamadın mı kız birini, bak iyiler ilk senelerden kapılır açıkta kalırsın, gördün mü bak okuyo diye gönderdik koca bulmuş da gelmiş, evlendiniz de bize davetiye gelmedi, o gelinlik neydi öyle, bi fotoğraf göndermediniz, evlenenli üç ay oldu daha evinizi göremedik, çocuk düşünmüyor musunuz, çalış çalış nereye kadar… ve daha binlercesi. İnsanlara karışma hakkını biz veriyoruz belki de güler yüzümüz ve anlayışlı hallerimizle. (Gerçi bazılarının gereksiz cüretkarlığı her türlü nezaket kuralını temelinden sarsar durumda.) Lakin konuşmadan önce kendi çocuklarınıza, kendi ailenize bir bakın gözünüzü seveyim. Herkesin imtihanı kendine diye bir laf duymadınız mı? Ulu orta konuşulur hale getirdiğiniz her mevzu sonra dönüp dolaşıp toplum ahlakının bozulması ve olağanlaştırılan sapkın hallere dayanıyor.  Siz elalemin daha büyük eve çıkalım kavgası yüzünden üç çocuklu aileyi dağıtmasını sakız haline getirirseniz başkası da günü gelir sizin anneliğinize laf söyleyebilir.

İşin bir de başkasını yüceltip kendini ezik göstererek övgü almaya çalışma taktiği var. “Ay bak onların toprağı var ben dört duvar arasındayım. Benim babam köy ağasıydı ömrümüz iş yaparak geçti kendiminkilerle beraber yirmi çocuğa baktım ben, on beş yaşımda gelin oldum.”  cümleleri ile “Köylülere bak şehirde nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar benim ömrüm şehirde geçti. Bizim ailemizde herkes vicdanlıdır, oturmasını kalkmasını bilir.” cümlesi arasındaki geçiş hızı speedy gonzales’te yoktur. Bu mantık kaymalarını yaşayan insanların bilinç sağlıklarını nasıl koruduklarına dair hiçbir tez üretemiyorum artık.

Bu klasik girizgah sonrasında kişisel tecrübelerimden yola çıkarak hepimizin aklını kurcalayan sorular yığınını dökeceğim önünüze. Okuldan mezun oldum babam çalışmamı istemedi, onunla girdiğim mücadelenin sonunda yüksek lisansa başladım bu seferde iş bulamayışım sorun oldu. İş buldum bu sefer de “ayy en azından evde oturmuyorsun” denildi. Kardeşimin arkadaşları evlenip çocuk sahibi olmaya başlayınca darısı başınalar yerini “elini çabuk tut artık”a dönüştü. Evde oturup kah kursa gittiğim, kah free lance çalıştığım dönemlerde toplumsal baskının da etkisiyle kendimi soktuğum bunalım hallerinden çıkmaya çalıştıkça içine gömülüyordum. Gereğinden fazla okumuş, piyasa için eğitimi fazla tecrübesi eksik, çevrem için çabalayıp sonucu alamamış, arkadaşlarım için hayatının düzenini oturtamamış, kendim için ise yapmak istediği bir sürü şey olup düşünmekten eyleme geçemeyen biriydim. Gerçi hala daha öyleyim.

Benim liseden mezun olduğum hafta bir arkadaşım evlenmişti. Şimdi üç çocuğu var ve ben vefasızlık yapsam dahi beni aramaktan, dua etmekten asla vazgeçmez. O evlenirken bazıları ah tüh vah ederken annem “Hayat şartlarına bakınca kardeşlerine bakacağına kendi çocuklarına baksın.” demişti. Benim için durum bu kadar basitti herkes okumak, evlenmek, çocuk doğurmak, yemek yapmak, gezmek, bilmek vs. zorunda değildir. Hayat şartları, aile etkisi, toplum standartları, tercihler ve daha birkaç şey sizi bulunduğunuz pozisyona getirebilir. Tabi ki genel kabullere göre insanlara işlenmiş bir hayat gidişatı vardır fakat bunlar birebir gerçekleşmediğinde insanlara çektirilen bu zulme anlam vermek mümkün değil. Tabi bu sırayı gerçekleştirenlerin içten içe sahip olduğu gurur da batan laflar sayesinde  kendini gösteriyor.

Şimdi gelelim sorular yığınımıza. İyi niyetimizi önümüze alarak bakarsak sizce babamın arkadaşının benim aldığım maaşı öğrenmek ile ne gibi bir kazancı olacaktır? Bana iş bulmaya girişen arkadaş eşrafından neden daha sonra hiç ses çıkmıyor? Benim kazandığım okul, kaldığım yurdun aylık ücreti, mezun olduğum tarih komşu teyzenin kaynını neden alakadar ediyor? Aile büyüklerimiz örnek göstermek için seçtiği o parlak elalem evlatlarını pazardan ithal olarak mı seçiyor? Bizi överken yüzlerindeki o memnuniyetsiz ifade ve gereksiz abartılı sevgi sözcüklerinin yapmacıklığından haberdarlar mı? Bir taraftan başkası için mutlu olmamız gerektiği öğretilirken diğer taraftan neden mutlulukları analiz ederek parçalamak derdindeyiz? Biz kendi mutluluğumuzdan toplum adına, din, aile ya da büyük değerler adına ödün verirken bunlara takılmayıp “başarı” denen şeye ulaşanlar neden alkışlanır ve bize serzenişler kalır? Bunlar gibi binlerce soru işte.

Şimdi ben gereğinden fazla okumuş, iyi niyetle baktığından emeğinin üzerine basılmakta bir beis görülmeyen, insanlar samimiyeti koz olarak kullanmasın diye mesafe koyduğu için sert olarak addedilen, sizinle muhatap olacağıma hiç bu işe girmem deme özgürlüğüne sahip olduğu için işleri yarım kalmış gözüken biri olarak ne yapmalıyım? Tüm bu didiklemeli soruları soran, hayatım hakkında hüküm yürütenlere karşı her dakika hayatımı, kararlarımı, düşüncelerimi açıklamak zorunda mıyım? Onlarla çene yarıştırıp yanlışlarını yüzüne vursam da beş gün kafalarında tartar kendilerini haklı gösterecek bir yön bulup gene karşıma dikilmeyecekler mi? Onları görmezden gelip hayatıma devam etmeye çalışınca sürekli çatışmaktan yorgun düşüp amaçlarımı sorgulamaya girişmeyecek miyim?

Dini bir adet olduğu üzere işine geldiği yöne çekiştirmeye çalışan günümüz insanlarının bozmadığı hiçbir düzen kalmadı. Ammavelakin insanlar çarpık dahi olsa hala bir soyut düzen üzerine ilerlemek derdindeler. Ayıp denen bir şey elbette var ve insan önce o ayıbı kendinde aramalı. Ayıbı yüzüne çarpılınca söyleyen değil söyletenin edepsiz olduğu da gözden kaçmamalı. İşte tam da bu yüzden; Okumak zorunda mıyım? Çalışmak zorunda mıyım? Evlenmek zorunda mıyım? Doğurmak zorunda mıyım? Sana dert anlatmak zorunda mıyım? Belki de değilimdir ya…

16 Yorum

  • sophia
    12 Ocak 2015 - 11:36 | Permalink

    ben de tam bu anlattıklarından dolayı kendimi çoğu zaman geç kalmış hissederim. çünkü kendi kendini bir şekilde tamir ediyor ve yola devam edyorsun ama o etrafındaki hiç susmayan çok bilmiş kitle her seferinde seni bir “eksiğinle” yüzleştiriyor ve sen yeniden niye evlenemediğini, niye çalışmadığını, niye hala okuduğunu filan düşünüyorsun. niye bende “normal” değilim diye kendini suçluyorsun filan. sonra bu kısır bir döngü oluyor. her seferinde durumu izah etmek- edememek ikilemleri derken boşvermek en güzeli.
    bende dediğin gibi mesafe koyuyorum insanlarla. çünkü gerçekten anlayışsızlar. sırf toplumun canı öyle istiyor diye kendimi suçlu, bir şeyleri yapmaya mecbur hissedemem. tabi ki de zorunda değiliz.

    • 14 Ocak 2015 - 19:30 | Permalink

      Kendimi sorgularken aynı zamanda haklı çıkartmaya çalıştığım zamanlarda oluyor sorguladığımda köstek olan bu tip insanların karşısında sizler gibi destekçilere çok ihtiyacım var. :))) sağolun varolun

  • sum
    12 Ocak 2015 - 16:16 | Permalink

    sistemin içinde yaşayan insanlar olarak aslında zorundayız galiba. sorguluyoruz ama çalışmazsan geçinemezsin mesela. çok pratik gerçek. evlenmezsen sistemin sana bir türlü tam oturmamasını göğüsleyebilecek misin, çünkü evliliğe yönelik bu sistemin düzeni, evlenmezsen geçinmen, ev bulman, iş bulman hep zor olucak çok zengin değilsen, okumasan saygı görmemeye katlanman gerekecek ve az para kazanacaksın, neyi eksik yapsan toplum sussa sistem rahat bırakmicak. o yüzden bi bakıma zorundayız bence. bugün de böyle karamsar bi yorum oldu benden havalardan heralde :/

    • 14 Ocak 2015 - 19:32 | Permalink

      Karamsarlık değil de gerçekçilik diyelim bari ona. Ama yazımda geçti mi bilmiyorum ama ben olayların gidişatını reddetmiyorum. Hayatın takır takır işlemesini bekleyen hatta bunu zorlayanların çenesini reddediyorum :) yoksa içimde olmadığın değil ;)

  • 12 Ocak 2015 - 21:24 | Permalink

    Kaleminize sağlık, cidden önemli dertlerimizden olan bir derde değinmişsiniz. Ben de bu aralar bu derdin muzdaribiyim. Okudum, evlendim oh rahatladım, biraz evimin hanımı olayım , hangi kitapları okumak istiyorsam okuyayım , kurslara gideyim derken dediğiniz gibi herkes -aa çalışmıyor musun, -y.lisansta mı yapmıyorsun, yazıkk , kıyamam havalarına öyle bir büründü ki kendimi işe yaramaz, biçare bir insan gibi hissetmeye başladım. Ve o gazla hem çalışmaya hem de y.lisansa başladım. Şimdi bakıyorum yine kendimi kötü hissetmeme sebep olanlar başka versiyonlarla yine aynı şeyi yapmayı başarıyorlar. Benim yanıma kâr olarak da yapmak istemediğim halde kendimi yapmaya zorladığım şeyler kalmış oldu. *işte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da kendimize dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor

    • 14 Ocak 2015 - 19:34 | Permalink

      Son cümlenize imzamı atarım. Sahip olduğumuz şeylere dahi özlem duymak zorunda bırakılıyoruz. Kendimizi zorladıkça elde ettiklerimizden memnun oluşumuz da azalıyor. Mutsuzluğa sürükleniyoruz. Zorunluluk üzerine değil istek ve düşünce üzerine yaşamalıyız.

  • Leylek
    15 Ocak 2015 - 16:41 | Permalink

    Muhatap olmamak, yüz vermemek, çok üsteleyeni terslemek. Ben istemedikçe kimse bir şey öğrenemez, hayatımla ilgili yargılarda bulunamaz. Bi süre sonra zaten sormaya çekiniyolar, kafa rahatlıyo. Tabii aileden uzak bir şehirde yalnız yaşamanın avantajı da var.

    • 17 Ocak 2015 - 11:53 | Permalink

      Sert olarak addedilmemin en büyük nedeni o mesafeyi koymaya çalışmam zaten ama sonra bi bakıyorum her şey herkesin dilinde. Çileden çıkıyorum o zaman. Rest çekebilmek lazım haklısınız.

  • papatya
    16 Ocak 2015 - 23:09 | Permalink

    Yazdıklarınızla yaşadıklarım o kadar aynı ki.Dayanamadım.Akıl vermek gibi bir niyetle değil sadece hislerimi paylaşmak için yazmak istedim.
    Etrafımdaki insanlara göre delinin biri oldum hep.Başta böyle olmadığımı göstermek için her defasında kendimi anlatmaya çabaladım.Ama gördüm ki hayatıma müdahil olmak isteyen tarafın anlamaya çalışmak gibi bir niyeti yok.Toplumun koyduğu kurallara düzene herşeyinle uy istiyorlar uymadığını görünce de önce sorgulayıp sonra akıl veriyorlar.Özüm rahatsa eğer gerisi boş dedim bende.Makul olan sorularına sabırla cevap verip akıl verme faslına geçtiklerinde de *Ben bu şekilde uygun gördüm böyle yaşıyorum sizde nasıl isterseniz onu yaparsınız.Herkesin hayatı kendine*diyorum yoksa boğulduğumu hissediyorum.Bu zamandan sonra kimsenin beni boğmasına izin verecek kadar çocuk değilim artık :)

    • 17 Ocak 2015 - 11:51 | Permalink

      Ben hatayı onları anlamaya çalışarak tapıyorum sanırım. Beni en yoran kısmı o hayatın. Boşverebilmek ne güzel haslet. Darısı başıma

  • Betül
    19 Ocak 2015 - 22:44 | Permalink

    Bu yaşımda bu yorgunluk… sebebini siz anlarsınız, ben anlarım. Bilmezler.

    • 20 Ocak 2015 - 00:37 | Permalink

      Doğru Bilmezler… biz ancak birbirimizi biliriz. Onlar da bir parça görebilseler diye tüm haykırışlarımız…

  • Gülnur Feyizli Değerli
    27 Ocak 2015 - 22:37 | Permalink

    Hayatın içinde kendimiz olan biz ve o,bu,öteki beklenti ve dayatmaları…’Bizi’ yabana atmadan’ kendimiz ‘olma uğraşları’ zor ama umut vardır bence…
    Yorgunluk bir emek nhayisidir,soluklanmaları barındırır içinde.
    Güzel arkadaşlarım sizleri yürekten kutluyorum ,yeni oluşumlar keyfinde daim ve bereketli olsun emekleriniz

  • rukiye
    29 Ocak 2015 - 12:49 | Permalink

    Başıma ne geldiyse büyük sözü dinlemekten geldi benim:)
    Hayatımın pek çok basamağında bu dayatmalarla karşılaşmış biriyim. Gideceğim lise, seçeceğim bölüm, üniversite okuyacağım şehir dayatıldı ailem tarafından. Üniversite tahsili 28 şubat sürecine denk gelmiş bahtsız bir başörtülü olarak okumak için başımı açmam gerektiği dayatmasında ailem, devletle aynı görüşteydi, ilkokuldan sonra örtünmem gerektiğini dayattığı halde. Sonra evlenmek gerektiği dayatmaları, Sonra mutlaka çocuk sahibi olunması gerekliydi. Kendilerince öngördükleri zamandan az biraz fazla sürdü çocuksuzluk dönemi, bu seferde sağlık durumları sorgulanır oldu. Şimdi 2. çocuk ne zaman soruları revaçta.

    Ha bu arada bir de salla başını al maaşını bir tip olmak yerine, milletin tatil yaptığı zamanlarda çalışıp didinip, öğrencilerimle Avrupa’ya staja gitmem de sorgulandı. O kadar zaman bir koca yalnız bırakılmamalıydı çünkü!

    Sonu yok bunun, ucu bucağı, duru susu, ailesi, arkadaşı,eşi dostu….

    Ama bu kadar yaşanmışlık da umursamamayı öğretiyor.

    Burada bir tuzak var ki, bu dayatmalar bazen insanı aslında isteyeceği şeyden de uzaklaştırabiliyor. Tepki gösterebiliyoruz istemsiz. Mesele dış seslerden yalıtıp kendini, kalp sesini öyle dinleyebilmek. Yalnız konuşanın kalbiniz mi yoksa nefsiniz mi olduğunu çözmek de çetin mesele.

    İşte bunlar hep imtihan. Olması gerektiği gibi. Allah yar ve yardımcımız olsun :)

    • 2 Şubat 2015 - 12:41 | Permalink

      Duanıza yürekten kocaman bir aminnnn diyorum. Dayatılan ve sonra da ne dedik ki biz sana her şeyi verdik kafasında olan tüm insanlığa haykırasım var. Ezilmiş her duygumuzun vebali üzerlerinde. Nefsi mi kalbi mi olduğunu anlamak artık çok zor çünkü artık her düşüncemizde acabalar var. Dediğiniz gibi Allah yardımcımız olsun…

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir