Genel

Yosma

Yazar: Huri Küçük

tilly

Bir gün yine emektarı kızdırmışız. Kadıncağızın öyle büyük beklentileri yok; o örtüyü azıcık dikkat edip düzgün sersem, mutfakta kek yaparken bir yerlere hamur sıçramış mı sıçramamış mı diye kontrol etsem bunların hiç biri olmayacak. Ama elden ne gelir! Dört numara miyobum ben, ona baksan elli altı yaşında ama o gözlerle f16 uçak kullanır. Halının üzerindeki mikroskopik varlıkları bile görür.  Sanırım bu sefer ütünün suyunu boşaltmamıştım. Ona kızmıştı. Ama bu gün iyi günündeydi gülümseyerek kızıyordu. Tamam dedim tam vakti, şöyle biraz eskileri deşeyim hem kızdığını unutsun hem de kaç yıllık cevherini ele geçireyim. Boş ver kız dedim, hallederiz, hadi sen bana Yosma’yı anlat.

-Yosma ne be?

-E köpeğin varmış ya… Adı yosma değil miydi?

-Evet Yosma. Yayladan ayrılırken peşimden ağlardı. Arkadaş gibi… Köpekten arkadaş olur mu hiç?

Yosma’yı aile albümündeki bir resimden biliyorum. Annem, abisi, koyun sürüsü, bir de Yosma… Yaylaya giderken çekilmişler. O resme her baktığında Yosma’yı da anmadan geçmezdi annem tıpkı yukarıda aktardığı gibi.

Yosma deyince; çocukluğunu, gençliğini, köyü, yaylayı, dağları, ırmakları hatırlıyor. Sonra ömrünün yarısını geçirdiği dağların sisi gözlerine çöküyor birden.

O günlerde ölüm yoktu aklımda. Hayat devam ederdi. İbadetimizi yapardık, çalışırdık. Hasretlik vardı ama böyle gariplik yoktu, hayattan bezmişlik yoktu.  Sabah olurdu, neşe vardı içimizde, akşam neşe. Koyun sürüsü çobanla önceden giderdi yaylaya. Biz mallarla (büyük baş havyanlar) kar kalktıktan sonra giderdik. Yüklerimizi araba ile önden gönderirdik. Araba bir yere kadar götürüp bırakırdı yükleri. Oradan sonra biz sepetimizi yüklenir yaylaya kadar yürürdük. Sepette süt makinesi olurdu, erzak falan. Nerden baksan 30-40 kilo olurdu. Yüklenir yaylaya çıkardık,  zordu ama neşemiz vardı. Şimdi yediğim cereme geliyor bana.

Annemi bildim bileli hüzünlü bir kadındı. Ama bir zamanlar taşıdığı “neşe”den bahsediyor. Peki neydi onu yok eden?

Ne bileyim. Kocaya gittim bir dünya değişti. Kocam öldü iki dünya değişti. Çocuklar büyüdü dağıldı oldu üç.

Gözleri iyice yaşarıyor bunları söylerken. Dur diyorum, ağlamaya daha var. Dağları anlatsın istiyorum, özgürlüğü. Eminim beni doğurduğu bu sanayi kentinde yaşadığından, hissettiğinden daha başka bir şey vardı oralarda.

E işte, iki gün sürerdi yaylaya gitmemiz, yayan giderdik. Handa kalırdık bir gece. O günler olsaydı şimdi, o günlerde olsaydım. Bir lahana yerdik ama neşemiz vardı. Cenazeler, ölümler olurdu ama bu kadar korkmazdık. İki metre basma alıp, etek diktiğimiz zaman, sevinçten uçardık. En son annem ve babamla yaylacılık yaptım. İlk evlendiğim yıldı, baban da geldi sonra.

Eskiden ne kadar takatim vardı. Ne peynirler yapardım. Güğümleri kalaylardım, eve gelenler, imrenir, güğümleri ne güzel parlatmışsın derlerdi. Sabahleyin kalkar, malları sağıp dağa saldıktan sonra  meşeye giderdik. Odunu yüklenip yaylaya geri dönerdik. Öğleye kadar gidip gelmemiz gerekir. Dönünce peri (koyun sürüsü) sağardık. Perden sonra bazen bir kez daha oduna giderdik. Koyunları sağınca, sütü makineye vururduk. Akşam olur, hayvanlar geri döner, onları yallayıp, tekrar sağardık.

Karadeniz’de gündelik hayatın işleyişini herkes konuşur zaten. Kadınlar için evin içi-dışı diye bir ayrım yok. Her şeye koşturuyorlar. Daha küçük yaşlarda köyden yani yerleşim yerinden çok uzaklara inek, koyun beklemeye ya da odun yapmaya giden kadın, yirmili yaşlarımda yazları ziyarete gittiğimizde ne zaman yalnız başıma biraz yürümek ve uzaklaşmak istesem korkup engel olmaya çalışır ya da çok uzaklaşma diye tembih eder. Beni hep şaşırtır bu durum. Ben bunları düşünürken annem kısık sesle mırıldanıyor “keşke şimdi de bir dana olsa, bakardım yine.”

Gündüzler böyle , peki ya akşam ne yapardınız diye sordum sonra. “Kaneviçe işlerdik. Gaz lambası ile kaneviçe işlerdim, bokuma lazımdı” diye cevap verdi. Karadeniz kadını işte, bir an kızar, köpürür, bir an diner, bir an hüzünlenir; tam etrafındaki herkesi ağlatacak kıvama getirmişken, bir şaka yapar bütün hüznü dağıtır. Bir anda çat diye böyle lafını, sitemini, kızgınlığını bırakıverir orta yere. Neden diye sordum, anlatmaya devam etti:

E heves ediyorsun. Evleneceksin, çeyiz hazırlıyorsun, adet öyleydi. Büyüklere hazırlanan bohçalara hep kaneviçe takımları koydum. Ne güzel bohçalar hazırlamıştım ben. Kaynanaya, görümcelere, kayınlara…

Bir sessizlk oldu, Yosma’yı çok az anlattın ama dedim. Şimdi takmışsın sen de Yosma’ya diyeceksiniz ama, Yosma benim için hikayenin kilit noktası. Bütün kapıları açan anahtar o. Bakın şimdi Yosma’dan çıkıp nereye bağlayacak konuyu.

E daha nesini anlatayım. Beslerdim, bakardım. Ben yaylayı terkederken Yosma peşime ağlardı, dağlar inlerdi ulumasından. Annemi arabayla önden gönderirdim köye. Bir gün annemi gönderirken, yanımda çok az para vardı. Para bulamazdık ki. İşte bir kilo üzüm alırdı yanımdaki para. Annemi yolladım. Peşine oturup ağladım, üzümü çok severdi. Handan ona üzüm almadığım çok zoruma gitmişti. Niye parayı esirgedim diye kızdım kendime, yiye yiye giderdi. Biz yine yaşamışız, annelerimiz yaşamamış. Boşuna doğurmuş o çocukları. Hiç bir şey yapmamışsa, karnında taşıyıp sancısını çekmiş o çocukların. Anneler saftır da ben öyle olmayacağım, sıkıntı çekmemek için okuttum hepsini artık karışmam.

“Biz yine yaşamışız, annelerimiz yaşamamış.” Benim dost sohbetlerinde falan annelerle, teyzelerle, ablalarla dayanışma, bık bık diye ağzımda geveleyip de bir türlü anlatamadığım derdimi çat diye koymuştu önüme annem. Anneden kıza mücadelenin sürekliliği. Bu yazıyı tam da bu yüzden yazmak istiyordum. Kadın kadınalığı, gündeliği, orada verilen mücadeleyi önemseyip bu mesele üzerine yazarken, aslında örtülü olarak yaptığım herşeyde izi olsa da, onun alenen göründüğü bir yazım da olmalıydı. Yoksa eksik kalacaktı her şey.

Konuşmaya devam ettim. Peki şimdi yaylada mı olmak isterdin, yine böyle şehirde mi?

Şimdi yaylada olmak istemem. Kim yapacak o işleri? Kendi işimi halleder, kocakarılara da yardım ederdim. Ey gidi günler, kaynanamın odun yükünü gider alırdım. Oğluyla evelenince zıt oldu bana. (Burada epey kahkaha attık. Aslında araları kötü değildi rahmetli babaannemle ama annemin burada söylediği her yeni gelin ile kaynana arasında oluşagelen bir durum) Yükü ağır, gelemiyorlar. Arkada kalırlardı. Odunlarını toplayıp yükünü kurmasına yardım ederdim.  Çifte oluklarda (yayla ile meşe arasındaki yolun ortasında, iki ayrı yerden çıkan kaynak suyun olduğu bir yer) namaz kılıp, yemeğimizi yiyip yolumuza devam ederdik. Ey gidi günler, keşke o günler olsa şimdi.

Bunları söyledikten sonra bir an televizyona baktı, Karadeniz TV açık, konuşuyoruz diye sesini kısmıştım.  Sesini açtım, sevdiği türkülerden biri çalıyordu. Türküsünü dinlerken kalbi nerelere gitti geldi bilmiyorum. Bir yandan süreklilik halinde mücadelemiz ilerlerken, bulunduğumuz koşullar çok farklı hayatlara itiyor bizleri. Özellikle son bir kaç yıldır onunla kurmaya çalıştığım o müşterek hayatta türküler hep yardımcım olmuştur. Dinlemek isterseniz onun çok sevdiği türkülerden biri.

4 Yorum

  • mustafa emin
    22 Mayıs 2015 - 12:47 | Permalink

    bu bana mıgırdiş margosyan’ın “gavur mahallesi” adlı hikaye kitabından “halil ibram” adlı öyküsünü hatırlattı nedense. bağlam bambaşka tabii ama gündeliğin kurulumu, eşyanın hafızası filan meselesinde orada sana ve annene çok aşina gelebilecek şeyler var, en azından bana öyle geldi, bir bak isterim.

    ondan maada tabii ki mücadelenin, cedelin, gayet maddi, gündelik, somut durumlardan neşet ettiğine, tartışmanın pekala muhayyel kavramlar, çerçeveler ve soyutlamalar olmadan yürüdüğüne, yürüyebildiğine dair çok sıkı bir parça olmuş bu. bir yandan iyi bir sözlü tarih girişimi.

    yine de yosmayı çözemedik tabii orası ayrı. eline sağlık

  • Hümeyra
    22 Mayıs 2015 - 20:33 | Permalink

    22 yaşında kızı olan bir anne olarak yazıyı okudum ve açıkçası anneler adına bozuldum biraz. Annenle kurduğun ilişkide aranızda acıma var gibi geldi ve “emektar” lafı sanırım daha çok buna sebep olan. Bilirsiniz genelde orta yaşlı erkekler der “bizim emektar” diye arabalarına falan…

    • Huri Küçük |REÇEL
      22 Mayıs 2015 - 22:21 | Permalink

      Hümeyra hanım, yorum için teşekkürler. Hem şaşırdım hem üzüldüm açıkçası. Yazıyı bahsettiğiniz gibi bir acıma duygusuyla ya da benzer bir kaygı ile yazmadım. Annemin sözlerini gölgeye düşürmemek adına da fazla yorum ve açıklama yapmamaya çalıştım ki herkes payına düşeni alsın. Yine de böyle bir yorum geliyorsa benim de bir düşünmem gerek muhakkak. “Emektar” kelimesine gelince, takdir edersiniz ki erkeklerin gündelik söylemi ile bizimki çok farklı. Bu ifadeyi kendisine söylediğimde de yadırgamadığı için yazıda kullanmakta da tereddüt etmedim. Selam ederim.

  • Pingback: Yosma | Budamedya

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir