Genel

Yeni Bir Sürü Kutu

 

Konuk Yazar: Mukadder

Görsel: Shirin Neshat 

 

Reçel’de birkaç ay önce çıkmış bir yazı ne zamandır aklımda dolanıp duran soruları daha da alevlendirdi. Yazıda, Kartal-Kadıköy metrosu kalabalığında kitabını okumaya çalışırken, anladığımız kadarıyla seküler mahalleden yaşça büyük bir kadın tarafından küçümsenerek uyarılan başörtülü bir kadının iç sesini dinliyoruz. Kullanılan dil nedeniyle, dindarlığı üzerinden bu muameleye maruz kaldığını düşünüyor yazar, artık bu tür bir ayrımcılığın yaşanmadığına dair inancı kırılıyor ve 28 Şubat’ın – demek ki hâlâ – devam ettiğini düşünerek bitiriyor yazısını. Birazdan okuyacağınız yazı ise, Türkiye’de mazlumluk, mağduriyet, çoğunluk, azınlık, egemen ve ezilen olma hallerini anlayışımıza dair sorular sormaya, sordurtmaya çalışan bir yazı. Dünyanın ve Türkiye’nin geldiği bu yerde tek umudum konuşmanın, dinlemenin, anlamanın hukuku olduğu için de, Reçel’i takip edenlerin takdirine sunuyorum.

O ya da bu nedenle önyargılı yaklaşılan bir kimlikle yaşıyorsanız, günlük hayatta yaşadığınız küçüklü büyüklü ayrımcılığın yanında, yapmak ve olmak istediğiniz şeyler önünde engellerle karşılaşmanız da olası. Bu kimlik sizin için önemliyse ve dahi insanların sizle alakalı gördüğü ilk şeylerden biriyse önyargının etkisi çok daha yoğun hissedilir, tabiri caizse beynin içinde bir kontrol memuru sürekli biçimde önyargılı bir davranışa maruz kalıp kalınmadığını kontrol eder. Konu haliyle sosyal bilimcilerin ilgisini çekiyor. Örneğin, bir grup sosyal psikolog bir grup sosyal psikolog [1] ayrımcılığın kişiler üzerindeki etkisinin kimlikten kimliğe değişebildiğini bulmuş. Yani bir yanınızla hissettiğiniz haksızlık diğerinden daha önemli hale gelebiliyor. Aklıma bir çalışma için görüştüğüm kadınlardan birinin tespiti geliyor: Başörtülü kadınlar için, muhafazakar dindar kesimde kadınlıkları üzerinden verdikleri kavga, dindar kimlikleri nedeniyle maruz kaldıkları önyargı ve ayrımcılıkla savaşmaktan daha başedilebilir, diyordu. Belki kadın ve dindar olmak birbirinden bu kadar kolay ayrılacak şeyler değil ama tespit önemli ve çok ince bir yere işaret ediyor. Grup içinde erillik ve geleneksel muhafakazar kültüre karşı duyulan tepki, görünürlüğü az olsa da giderek artarken; geçmişin eğitim ve yaşam gaspinin, eşit görülmeyen bir kadınlık hali ve hafızasının etkileri, evet, hâlâ devam ediyor. Sisteme dair neredeyse tüm yapısal engeller aşılmış olsa da, bu uzun sürmüş dışlanmanın sızısı, içselleştirilmiş bilgisinin davranışa etkisi sürüyor. Geçmişe, özellikle 90’lara dönmenin korkusu ağır basıyor; eleştirinin sesi yükselmiyor. Kol kırılıyor, yen içinde kalıyor. Kişilerin içinde yaşadığı bu kırılmışlık, güvensizlik ve kızgınlık – özellikle kadınlar için söylüyorum – istenirse eğer anlaşılabilir hislerdir.

‘Mağdur’

Diğer taraftan, kişiler seviyesindeki hissiyattan ayrı bir yerde ama ısrarla aynı şey gibi sunulmaya çalışılan bir politikacı dili var. Siyasetçilerin, fikir önderlerinin, televizyon programcılarının ülkede olan biten her şeyi açıklamakta sıklıkla kullandığı büyük bir siyasi anlatı. Başörtü mağduriyeti önemli bir parçasını oluşturuyor, ama daha başka olayları ve zamanları da kapsayan bir mağdur anlatısı bu. Mazlum grup hayli homojen. İçinde bir sınıf ayrımı yok, kadın-erkek ayrımı yok, muhafazakarı demokratı yok, bu kişilerin arasında herhangi bir görüş ayrılığı yok; sadece dindarlık ortaklığı var. Bunun karşısında görülen seküler kitle de elbette aynı derecede homojen çiziliyor. Bu içindeki çeşitliliği görmemizi imkansız kılan sema, zaman içinde kendini doğrulama konusunda hayli yol katetti üstelik. Geçmişte bazı haklardan mahrum bırakılmış, ayrımcılığa uğramış – hadi söyleyelim – mağdur edilmiş olmak bu ülkenin bir kısım insanı için kişisel hayatlarının veya kolektif hafızalarının doğru bir tarifi. Dolayısıyla, bu konuya yaklaşımda önemsemez, küçümser ya da kibirli bir tavır gördüklerinde, semanın çizdiği ikili dünyanın kodlarına daha da ikna oluyorlar. Diğer bir kısım insan içinse anlaşılması çok zor ve öfkelendirici bir kavram. Mazlumluk anlatısıyla yapılan açıklamaların ve uygulanan politikaların incittiği, korkuttuğu, bazense ciddi şekilde zarar verdiği bu insanlarda birikmiş bir öfke var. Zaman zaman şaşkın ve gerçek bir merakla soruyorlar: “Gerçekten hala mağdur olduklarını düşünüyorlar mı?” İşte sema bu ya, bazıları da diyor ki “sizin yaşadığınız ne ki bizim yaşadığımızın yanında, hatta siz ne yaşıyorsunuz ki?” Bitip tükenmeyen bir laf dalaşı. Konuşmalar iki tarafın birbirini dinlememesinin de ötesinde, birinin gerçekliğini diğerinin anlamadığı, dahası gerçek dışı bulduğu bir hal alıyor. Yazının başında konu ettiğim yazıya gelen bir yorumdan alıntı yapacağım ama merak edenler diğer yorumlara da bakabilirler: “…bu toplumdaki kadınların %70’ı başını kapatıyorken, toplumun çok büyük çoğunluğu muhafazakârken, hiç azımsanmayacak bir kesim başı açık kadını ahlaksız diye yorumlarken ve dahası bazı şehirlerde bırakın etek giymeyi baş açık dolaşmak bile tedirgin ediciyken nasıl başörtülüler kendilerini bu kadar mağdur hissedebiliyor bazen (benim vurgum) şaşırıyorum.” Bazen diyor, demek hala umut var.

‘İmtiyazlı Çoğunluk’

Ani bir kurgu darbesiyle, darbe teşebbüsü sonrasında canım ablamla yaptığım bir sohbete dönüyorum. Ama konumuz yine aynı, yine bir çeşit gruplar arası iletişimsizlik. Darbe gecesi neden çoğunlukla dindar insanlar sokağa çıktı sorusunu tartışıyoruz. Ben okunan şelaların, sokaktaki tekbir seslerinin bazı insanları evden çıkmaya korkar hale getirmiş olabileceğini söylüyorum. “Neden” diye soruyor ablam, “neden bu insanları hep böyle saldırgan kitleler olarak görüyorsunuz?” Bir an sorusunun farkına varıyorum, demek ki selalardan ve tekbirden korkulacağı ilk analizde gelmiyor aklına ve dolayısıyla geriye sokağa çıkan insanların küçümsendikleri seçeneği kalıyor[2]. Bense bu korkunun olası nedenlerini anlatmaya başlıyorum. Ülke tarihinde öteki sayılan gruplara karşı uygulanan katliamlar, linç girişimleri ve toplu şiddet olaylarında mobilize edilen insanların belirli bir profil taşıdığını; dini sloganların kullanıldığı Sivas Katliamı gibi olayların insanların zihninde bir daha çıkmamacasına yer eden resmini hatırlatıyorum. Elbette biliyor bunları ve anlıyor bunun da bir faktör oluşunu. Dedim ya, aklına ilk gelen açıklama o değil. Ama işte bu başka birilerinin aklına ilk gelen şey.

Bir başka açıdan düşününce, orduya duyulan bir korku da var. Bir kısım insana apaçık gelen “asker sokağa inerse karşı(sına) çıkana ateş acar” bilgisi, sokağa çıkan insanların önemli bir çoğunluğunda olmayan bir bilgiydi belli ki; şaşırıldı, dehşete düşüldü. Korkulmayan şeyler toplumdaki imtiyaza dair ne anlatır bize? Bu kapsamda, Sünni dindarlığın, etnik Türklüğün, muhazakarlığın ve erkekliğin kazandırdığı avantajları da düşünmeli insanlar. Sokakta, çarşıda, pazarda, komşuluk ilişkisindeki kolaylıktan; makbul vatandaş hissinden; polisten, sokak lıncinden korunaklı olmanın ne demek olduğunu düşünmeli. Bu güvenli ağın dışındakileri, bu avantajlardan sistemli olarak dışlanan insanların mağdurluklarını dinleyince ne düşünüyoruz mesela? Düşünmek istiyor muyuz?

Burdan nereye gidilir?

Trende kitap okurken – belki hepimizin öyle ya da böyle aşina olduğu – bir ‘teyze’ hareketiyle ‘cahil’ ilan edilmiş bir kadının 28 Şubat’a varan düşüncesiyle ne alakası var peki tüm bunların? Yazının buraya kadar olan kısmında, birbirinin korkusundan habersiz insanların birbirine yabancı gelen tepkilerini anlatmaya ve mağdur-imtiyazlı kavramlarının esasen daha katmanlı olduğunu söylemeye çalıştım. Şimdi biraz fazlaca doğrudan sorayım: Geçmişte dindar insanların, özellikle kadınların, yaşadığı haksızlığı politikanın betonlaştırıcı dilinden ayırmanın, hakkıyla üzülmenin veya hesaplaşmanın bir yolu hala var mı? Belki o güven sağlanınca, o eşik asılınca, mağdurluğun dilinden, çoğunluk olduğunun bilincine ve sorumluluğuna çıkan bir yol gözükür mü?

Şimdi acilen birbirinden kopmuş gerçeklikleri birleştirmemiz; bu eski ve yıpranmış seküler-dindar kimlikleriyle konuşmayı bırakmamız; okuduğumuz dinlediğimiz kanalların insanların dışına çıkmamız gerekiyor. Reçel bunu kadınlar arasında denemenin bir platformu olabilir mi? Geçenlerde yine burda bir geçenlerde yine burada bir yazar az yazılmış konuşulmuş bir ortaklığını bulmuş memleketin – vasatlığımızı, yarım yamalak fikirlerimizi, davranışlarımızı. Hepimizin şefkatle bakacağı, hatırlayacağı yaşam anlarından bahsetmiş. Öyle anlatıyor ki deneyimini, ‘mazlum’a, ‘cahil’e, ‘yozlaşmış’a ya da işte hazır başka bir kategoriye sokamıyoruz sesini; bir kampa sokup dinleyemiyoruz. Belki şöyle diyor yazar: Söylemlerin betonundan kaçalım, gündeliğe inelim, unuttuğumuzdan çok benzerlik bulabiliriz orada. Sonra başka bir gün, o habis tecavüz yasası gündem olduğunda, elim ayağım titreyerek Reçel’in sayfasında buluyorum kendimi, “nolur” diyorum “bir şeyler yazsalar”. Daha çok insana, benim ulaşamayacakalarıma da ulaşır çünkü Reçel. Sonrasında elbette birisi yazıyor ve ufak bir fikir alışverişi yürüyor yazının altında.

Küçümseniyor böyle şeyler. Mahallelerimizin çok bilenleri tarafından birbirimize boş yere umut bağlamakla suçlanıyoruz. Böyle küçük temasların etki edemeyeceği daha büyük gelişmelerin olduğu söyleniyor. Belki de haklılar, belki geç her şey için. Ama işte hayal de mi kuramayacağım? Bir gündem olduğunda, ya da birisi bir deneyimini fikrini paylaştığında dinlemenin anlamanın mekanı olabilir bu platform. Üzülen, dert eden, nefret etmeyen, sövmeyen, hakaret etmeyen, birbirinden farklı kadınların birbirini dinlediği bir yer olabilir. Hazır kutulara koymayız birbirimizi ya da yeni bir sürü kutu yaratırız. Birimizin söylediğinden olay çıksa, diğeri “dur bakalım ya, yanlış anlaşılmıştır” diyebilir. Ya da birbirine zıt hatta kızgın iki insan bir konuşmanın sonuna fikirlerini gözden geçirmiş olarak gelebilir. Birbirimize güvenmeye başlayınca umutlanabiliriz.

O metrodan kötü hissiyle çıkan arkadaşa tüm samimiyetimle sormak isterim: Sence bir gün bu aşağılanma, hor görülme, ötekileştirilme hissi aşılacak mı? Hiç konuşabilecek miyiz?

Hikâyenin sonunda tatlı bir teyzem var, tüm hislerime tercüman oluyor: “Takma kafana kızım, o kime olsa çatacaktı”.

 

—————————————

[1] Remedios, Chasteen ve Paek tarafindan 2011 yılında yayınlanan “Not all prejudices are experienced equally: Comparing experiences of racism and sexism in female minorities” (“Tüm ayrımcılıklar aynı şekilde deneyimlenmiyor: Kadın azınlıkların ırkçılık ve seksizm deneyimlerinin karşılaştırması”) makalesinde.

[2]  Ablamın bahsettiği küçümsemenin hiç olmadığını söylemiyorum; söylesem onun hayat deneyimine, benim şahitliğime, ikimizin bilgisine ihanet ederim. Sadece bir olayın birden fazla açıklaması olabileceğinden, o açıklamaların bizi başkalarının bakış açısına, deneyimine yaklaştırmasından bahsediyorum. Bunları da düşünmeliyiz diyorum.

5 Yorum

  • Bulut
    7 Şubat 2017 - 08:45 | Permalink

    Benim turbanli kadinlarin veya islamci erkeklerin tum guc turkiye’de islamcilarda olmasina ragmen hala magdur hissetmesine dair aciklamam bu degil. Insanlik bazen geriye gider ama kisa vadelidir bu, orta ve uzun vadede insanligin yolu degismez ve bu yolda dini soylemler hizla eleniyor. Musluman kimligini baskin bir ozellik olarak yasayanlar orta ve artik dunyadaki gelismelerle kisa vsdede bu laik dindar itismesini kaybettiklerinin, laikligin kazandiginin farkindalar. Herseye ragmen magduriyet hissi oradan geliyor, medeniyet treninden atilma korkusu

  • feyza
    7 Şubat 2017 - 10:49 | Permalink

    medeniyet treninden atılma korkusu..hangi kelimeyi tutsam elimde kaldı.trene bakandan beklenmeyen bir yorum

  • ne önemi var
    8 Şubat 2017 - 22:09 | Permalink

    bu sitedeki yazılarda zorlama bir üslup görüyorum. sanki yazarlar ‘bakın ne kadar da kültürlü ve bilgiliyim.’ havasında. yazının hepsini okuyamadım inanın. daha basit anlatılamaz mıydı acaba? okuyamadım değil de değil okumak istemeye çalışamadım. mesela burda yazar hanımefendi bir kitabı dipnot olarak vermiş. sanki bu yazıyı okuyanlar gidip bu kitabı satın alacakmış gibi. bence biraz daha doğal olunsa daha iyi olur. Belki gerçekten toplum ortalamasının üzerinde bir eğitime, bilgi birikimine sahip olabilirsiniz ama biraz daha sade bir dil kullanırsanız topluma daha çok hitap eder diye düşünüyorum.
    yazıya gelecek olursak: Gördüğüm kadarıyla erkek kelimesi geçince herkesin şöyle bir irkildiği ve erkeğe negatif ayrımcılık yapılan (neden diye sormayın çünkü bu site bol miktarda ezilen kadın, dövülen kadın vb… ifadeleriyle dolu. bunu da yapan zalim erkekler zaten) bu sitede birbirimizi neden ötekileştiriyoruz manasında bir yazı biraz çelişkili geldi bana. konu kadın-erkek ilişkisi olduğunda dindar-seküler demeden erkeklere duman attırılmaya çalışılırken konu kadın dayanışması olunca ‘birbirimizi anlayabiliriz.’ tarzı yazınız tam bir çifte standart göstergesi. peki ben de dindar ya da muhafazakar kesimden bir erkek olarak yazara sorayım : Sizce bir gün bu aşağılanma, hor görülme, ötekileştirilme hissi aşılacak mı? Hiç konuşabilecek miyiz?

  • XYZ
    5 Mart 2017 - 16:43 | Permalink

    Belli ki yazılırken akademik bir kaygı güdülmüş ve bu yazıyı daha okunası kılmış. Emeğinize sağlık.

    Ne güzel bir bakış açınız var. Hem kapsayıcı hem uzlaşmacı. Ben de herkesi hazır kalıplara yerleştirmek yerine herkese özel birer ‘yeni kutu’ üretip tüm genellemeleri yıkma taraftarıyım. Herkesin hayatı daha yaşanabilir olur böylece. Var olan hazır kalıplar bir yerden sonra davranışımızı da şekillendiriyor. İnsan kendisinden beklendiği gibi davranmaya da yatkın hale geliyor. Kutuplar belli olunca kime kimin nasıl davranacağı kararlaştırılmış ve sosyal etkileşimlerin nasıl yorumlanması gerektiği belirlenmiş oluyor. Kendi yargımızı oluşturmaktansa, bilerek veya bilmeyerek, kolaya kaçıp hazırdaki kalıpları kullanıyoruz. Kullandıkça da onları güçlendiriyoruz. Çok tekdüze, çok sınırlayıcı bu herkes için.

    Yazının beni düşündüren bir yönü şu yargı: ‘Başörtülü kadınlar için, muhafazakar dindar kesimde kadınlıkları üzerinden verdikleri kavga, dindar kimlikleri nedeniyle maruz kaldıkları önyargı ve ayrımcılıkla savaşmaktan daha başedilebilir.’ Bunun kaç kişi için ne kadar geçerli olduğunu gerçekten merak ediyorum. Başörtülü kadınların dertlerini diğer feministlerdense diğer muhafazakarlara daha kolay anlatabiliyor olması şüphesiz feministler için özeleştiri ihtiyacı doğruyor. Bunu düşünürken üstteki erkek yorumcunun eleştirisinde ‘dindar-seküler demeden erkeklere’ diyerek yazarın aksine muhafazakar kimliği değil eril kimliği daha çok sahiplendiğini görmek de ilginç. Bu yargıyı bir kitapta da okuduğumu hatırlıyorum ama kitabın adını hatırlayamıyorum. Bunu kapsamlı şekilde tartışan bir yazı önerisi olan varsa paylaşmasını rica edeceğim.

    Şahsen türban takmayan, sokağa çıkan, okuyan ve umuyorum ki çalışacak olan bir kadın olarak kendimi bir üstteki yorumcuya, anaakım muhafazakar bir kadına veya seküler bir erkeğe anlatmaktansa yazara anlatmayı çok daha olası görüyorum. Zira bu 3 grup toplumun içine işlemiş ‘fıtrat’ kutusuna kolayca sokabiliyor beni. Oysa beni klostrofobim var=(

    Ciddiyetimi kaybetmeden ve konuyu daha fazla dağıtmadan tekrar ellerinize sağlık deyip yorumu bitiriyorum.

  • Mukadder
    8 Nisan 2017 - 02:32 | Permalink

    E ben bunu yeni gordum :) Cok tesekkur ederim XYZ, ne guzel seyler demissin. Akademik kaygi iyi mi oldu kotu mu bilmiyorum ama bu magdur, mazlum, azinlik, cogunluk, sorumluluk meselelerine kafayi cok taktigim kesin, bazen aklimdaki butun fikirleri yazinca karmasiklasabiliyor. Okunasi olmus demene cok sevindim o yuzden. Hazir kaliplar konusunda soylediklerine aynen katiliyorum. Konusmayi da duymayi da engelliyorlar, herkes digerini “biliyor”.

    Kac kisi bu yargiyi tasiyor merak ediyorum, demissin. Ben de ne kadar yaygin bir durum oldugunu cok merak ediyorum, bir de hangi deneyimler sonucunda olustugunu. Derdini feministlere zor anlatmak elbette ozelestiri meselesi. Diger yandan muhafazakar cenahin kendi icinde sinirladigi, marjinallestirdigi seslerin de listesi uzun. Elestiriler cok dar, kisik sesli ya da alicisi az gibi gorunuyor bana. “Geleneklerimiz, adetlerimiz, edep, haya, sapkinlik, zayif itikat” gibi cevaplarla karsilasiliyor.

    Gelen savunmada ne guzel bir yer yakalamissin :) Aynen, insanlar hangi kimliklerini sahipleniyorlar cok onemli bi soru. Genelde neresinden yaralaniyorsa denir, ama hep oyle mi yoksa bazi kimlikler daha mi fazla savunuluyor, ya da illa birinden birini secmek zorunda miyiz? Mesela, hem Muslumanlik hem kadinlik hem Kurt kimligini savunan pozisyonlar hayal mi? (ki ic ice geciyor yani, ayrilmiyor da bunlar birbirinden cok) Maalesef yazidaki makalenin disinda baska bir yazi onerisi gelmedi aklima. Sen bulursan gonder ama.

    Ufak bir onerim olacak nacizane: ben basortusu takmiyorum ama takan kadinlarin turban kelimesinden cok hoslanmadigini biliyorum, cok iyi kullanilmadi gecmiste. Onun yerine basortulu, ortulu’yu daha cok tercih ediyorlar diye biliyorum. Yanlisim varsa duzeltir biri.

    Tekrar tesekkurler yorumun icin.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir