Genel

Ya ikimiz, ya kendin!

Konuk Yazar: Sevgili Fasulye

Bahçedeyiz. Sevdiğim bir yer burası, kuşları, çiçekleri, yemekleri ile, sevdiğim bir yer.

Sevdiğim bir hırka var üzerimde. Siyah, uzun. Bir öğleden sonra, yaşadığı şehire giderken de üzerimdeydi. Saçlarımı kazımış, tırnaklarımı dibine dek kesmiş, onbeş dakika sonra kalkacak olan bir otobüsten yer ayırtmış, öylece gitmiştim. Çantamda günlük kitaplarım, ıslak mendilim; o hırkam, bir de lacivert eteğim.

Ben o şehirden döndüm, evime de geldim. Ona kızgınlığımı bir kez daha içime çektim, bir kez daha dinledim, bir kez daha bekledim. Ona kızdığım çok anlar oldu elbet, canından da bezdirdiğim. Ama konu bu mu? Konu, elbette bu değil.

Bahçedeyiz, ‘çayını al, bahçeye çıkıp sigara içelim’ dediği için. Sonu gelmeyen tartışmalarımızdan birindeyiz, sigara molası verdik. Ben, uzun zamandır bilmediğim bir döngünün içindeyim. Kronik olup olmadığı henüz kesinleşmemiş bir Hepatit B, bir de 47 kilo olmanın yükü var üzerimde. Sigara içmiyorum bu yüzden. Normalde de pek içmem esasen, nikotine bağımlı değilim diye.

Biz tanışalı bir buçuk yıl oldu. Beni tanımak istediğini söylediği anda, hayatıma yeni birini almak istemediğimi söyleyip reddetmiştim. Bir reform hazırlığındaydım çünki, yeni birilerini tanımaya hazır değildim. Mevcut olanlardan bile uzaklaşmaktı derdim, nasıl alabilirdim yeni birini? Zaman geçti, ben bir kez daha dönüp baktım geriye, onu aldım, sonra hiç bakmadım. Tamamlanmış ve heyecanlı, mükemmel hissediyordum kendimi, mükemmel bir his.

Ailesini, ailesindeki kimseleri, evini, nüfusa kayıtlı olduğu ilçeyi dahi anlatmak istemedi. Anlatmadı da hiç. Ben yalnızca adını bildim hep, bir de yüzünü, ellerini. Güzel fotoğraflar çekerdi, ayaklarımız ağaçlara nazır fotoğrafları hep ben çektim ama. Ben kuru-sarı yapraklara ayaklarımı sürçerken, o da videomu çekti gizli gizli. Gördüm, gülümsedim. ‘Sen çok naif yürüyorsun, ben daha kaba bir şeyim’ dedi. Ağaçlık ve kötü yapılı bütün yollardan ellerimden tutarak geçirdi. Tam bir kırsal alan yetişkiniydi o, ben ise hastalıklardan mütevelli bir cam fanus çiçeği. Farkındaydı, bazen kızdı, ama hiç bırakmadı elimi. ‘Senin ellerinde bir his var, uçağa binmek gibi, yürümek gibi bir his’ dedi. Güzel şeyler dedi, ben zaten onu çok da sevmekteydim. Her şeyden bıktığım bir kasım akşamı, ‘*****, evlenelim’ dedim. Çok güzeldi, kabul etti, kabul ettik. Evlenmedik ama, her şey böylece sürüp gitmedi.

Tüm saydığım anılar, pembe bir bulutun arasından süzülmedi. Her biri farklı aylara, günlere, haftalara ait. Meselâ bir gece, sarhoş olup aradı, ‘Başkalarıyla seviştim’ dedi. Sokaktaki kadınlara selam verdi, sözleşti. Yetmedi, prezervatif fotoğrafı yolladı, saat gecenin biri. Tüm bunları, benim ona ait olmadığımı düşündüğü için yaptı bir bir. Mesela okuldan arkadaşımla yemeğe gitmem, sevdiğim insanlara cinsiyet ayırt etmeden sarılmam, erkek arkadaşlarımı da özleyebilmem; mükemmel bir sorundu onun için.

Kızlarını okula göndermeyen, her alanda gayet sığ ve dar bir ailenin içindeyim. Ama babam ile karşılaşınca yolda, bir yerlerde, izah edebiliyorum her şeyi. Yahut, ‘baba, şu arkadaşımın selamı var, seni andı bugün’ diyebiliyorum. Babam, tanışabiliyor erkek arkadaşlarım ile. Hepsi bir anda olmadı, her birini ben kendim, verdiğim güven ile var ettim. Erkeklerin de insan olduğunu, arkadaş olabildiğini, o feodal ve sığ aileye heceledim, hecelettim.

Sonra bir adamı sevdim ve o adam, tüm bu biriktirdiklerimi reddetti. ‘Ben hayatımdan çıkardım herkesi, sen istemesen dahi’ dedi, benden de aynı şeyi bekledi. Ben daha, ne oluyoruz? demeye kalmadan, kendim ve onun arasında mekik dokumaya başlayalı, çokça zaman geçmişti.

Ne yapacağımdan emin değildim, ne yapabileceğimden emin değildim. Ruhsal, zihinsel ve estetik bütün zevklerimizin bir puzzle parçası gibi örtüştüğü biri; hayatlarımızın birbirimizden habersiz benzerliği, fikirlerimizin değil, düşünüş biçimimizin benzerliği. Bunların her biri, müthiş bir şekilde cezbediyordu beni. Ne kadar başarılı-iyi-takdir edilesi bir yaşam içerisinde olsam dahi, özümde uyumsuz ve geçimsiz biriydim. Beni durulayan, beni sakin kılan tek şeydi. Birilerinin ‘zeki’ yakıştırması bulandırıyordu midemi. Bu yüzden bırakacaktım hayatımdaki herkesi, kendim olmak için; yeniden başlayabilmek için. Sırf bu yüzden, ülkenin en iyi üniversitelerindeki bölümleri reddettim, ‘Herhangi bir lisans süreci bana göre değil, bu yıl dinlemek istiyorum kendimi’ dedim. Böyle idealist bir plan, kimden alınacağı belli bir yurtdışı davetiyesi ve aileden alınan önkabul ile, hayatım gayet yolunda gitmeliydi.

Gitmedi. Gidemedi.

Ben o adamı çok sevdim. Belime inen saçlarımdan, sonsuz yaşamak heyecanımdan, okuduğum haberlerden, kitaplardan, keşfettiğim müziklerden, yediğim yemeklerden birer birer, birer birer kesildim. Tenimin rengi değişti, sesimin rengi değişti. Giderek içime, giderek karanlık bir dehlize indim. Onunla değildim, onunla olduğumda mutluydum, ama hem de mutlu değildim. Hayatlarımız kalabalıktı, ikimiz iken mükemmel bir şeydik. Doğa yürüyüşlerimiz mükemmel bir şeydi. Yüzüne bile bakamazdım yürürken, öyle içimde, öyle içerimde hissettiğim için.

Bir yıl geçti.

İbretlik bir hikâye mi bu? Belki.

O bahçede, bir adamı sevmek ile yüksekçe bir yerden sarsılarak düşmemiş, yavaş yavaş alçalmış bir şeydim. Haziran ayında, albümü ve müziği hakkında birkaç mail ile muhabbet ettiğimiz birini öğrenmiş, bunu ‘aldatmak’ olarak addetmiş ve ağzına geleni söylemekteydi. Kollarını kavuşturup yüzüne bakan ben, şöyle bir şey duydu nihai: Kendin olamazsın, kendin olmak istiyorsan bencilsin. Ya ikimiz, ya kendin. Ortası yok bunun. Nerede yaşadığını sanıyorsun?

Reklamları ‘cinsiyetçi’ diye eleştiren, Wallerstein okuyan, yolladığı ilk film anekdotu Dogtooth olan, birlikte Fleet Foxes dinleyebildiğim, söylediğim her şeyi önemseyen, lisedeki kızkardeşimi okuluna dek gidip alan, üşüdüğümde hırkasını giydiren, ayakkaplarım çamur oldu ise eğilip silen, yemeklerimi dahi takip eden o adam, böyle bir şey söyleyemezdi. Söyledi, hatta bir gün çıkıp, ‘Bir başkasına mail yazıyorsun, sarılıyorsun, orospu değil misin sen yani?’ dedi. Neydi, orospu kimdi yani? Bu nasıl bir şeydi?

Kendim olmak istemiştim. Hayatımdaki kimseyi, bir başkası için çıkarmak istememiştim. Bir sabah uyandığımda, özlediğim herhangi birinin, herhangi bir şeyin faturasını, yanımdaki adama kesmek istememiştim. Pişman olmak istememiştim, öfke duymak istememiştim.

Olmadı. Hiçbir şey kurtaramadı beni, bizi. İyi kitaplar, iyi müzikler, iyi yemekler, görece-iyi fikirler; kalite, gusto, temizlik… Hiçbiri kurtaramadı bizi. Bir ilişkide uyuma dair, bir insanda var olana dair hiçbir güzellik kurtaramadı bizi. Ne bir diş ipi, kağıt sabun, ne de bir şarkı tesadüfî.

Hiçbiri, sevdiğim adamın, ‘orospu’ demesine bir engel değildi. En sonunda vardığım yerin, ‘ya kendin ya biz’ seçimine varacağını, kimse tahmin edemezdi. O bahçede, ben bütün çabamı, bütün hevesimi, gelmekte olan bahara devrettim.

Birbirimizi hırpalamakla çok sevmek arasında gidip geldiğimiz bu ilişki, engellenemez bir şekilde bitti. ‘Kendim olarak seni sevebilirim’ demeyi tercih ettiğim için. Aynı evde, kendime ait bir oda istediğim için. Yazdıklarımı, okuduklarımı, fikirlerimi, henüz tamamlanmadan göstermek istemediğim için. Bir arkadaşımı özleyebildiğim için, karşı cinsim olan birine tweet atabildiğim için.

En çok da, ağrıma giden bir şekilde, ailemden bana miras bırakılan cam fanusumu, benden daha çok sevdiği için. Ellerimi tutardı benim, çamurlu yollardan geçirirdi. Parmaklarımdan öperdi, ayakkaplarımı temizlerdi, çantamın ağırlığını kontrol ederdi. Ama o yoldan yalnız yürümeme, ayakkaplarıma eğilmeme, çantamı yalnız taşımama asla tahammül edemeyecekti.

Bitti. Pişman değilim.

6 Yorum

  • OliveKitterige
    3 Mayıs 2017 - 10:54 | Permalink

    Gayet güzel olmuş diye görece duygusuz bir mesaj yazmak geldi içimden, ama bu kapatan, hapseden, seni tutup görmek istediği forma sokan adamların, nasıl yavaş yavaş hayatını istila ettiğini çok iyi bilirim. Ucu açık bir merhametin, hiç farketmediğin ani sınırlarına çarpa çarpa nasıl da perişan olur insan bilemezsin. İyi olmuş diyeceksin bak gör, bu içine işleyen zehir akıp gittikçe, kendin olmaya başladıkça ve içinde sana sürekli parmak sallayan o adam kaybolmaya başladıkça.
    Mutluluklar diliyorum ve lütfen sakın arkana bakma olur mu?

  • böğürtlen reçeli
    3 Mayıs 2017 - 11:01 | Permalink

    reçelde böyle yazılar okumayı özlemişim. yani herhangi bir “yazıyı” değil de onun, benim, bizim hikayemizi. ne kadar tanıdık, ne kadar da iyi anlıyorum diyerek okudum. başka da ne denilebilir bilmiyorum zaten sevgili fasulye. öylesine yorum bırakmak istedim sadece bu kadar tanıdık bir hikayeyi okuyunca. ve sevgiler reçel ailesi :*

  • Devrims
    3 Mayıs 2017 - 12:25 | Permalink

    Geçmiş olsun.. En iyisini yapmışsın bitirmekle

  • hasime kilicaslan
    3 Mayıs 2017 - 14:06 | Permalink

    Sevgili fasulye, hepimiz fasulyeyiz…

    Güzel anların gerçekliğini de alıp götürüyorlar ya ilk başta o koyuyor. Sonra götürmeleri daha iyi oluyor. Yazı da senin güzelliğin var. Onunsa o güzelliği mahvedisi.

    Arkana bakma…Belki bir süre bakarsın ama geçer…

    Kendin olmak birazda var olmak…
    Birinin nesneligine razı olmaktansa tüm konforuna rağmen hayatının öznesi olmak…

    Geçer ve kendin olarak çok daha güçlü çıkarsın o kuyudan. Kendini bırakma, kendine saril…

    İçten sariliyorum sana, sevgiler…

  • Züleyha
    4 Mayıs 2017 - 16:27 | Permalink

    Belime inen saçlarımdan, sonsuz yaşamak heyecanımdan, okuduğum haberlerden, kitaplardan, keşfettiğim müziklerden, yediğim yemeklerden birer birer, birer birer kesildim. Tenimin rengi değişti, sesimin rengi değişti. Giderek içime, giderek karanlık bir dehlize indim..
    Ne kadar tanıdık, ne kadar ben :-(

  • 22 Mayıs 2017 - 00:27 | Permalink

    Dönüp dönüp bu yazıyı okuduğumu, “ucuz atlattık” dediğimi bilmenizi isterim.

    Hikaye çok tanıdık, bunu yaşadığınız için üzgünüm. Sizi anlayan birileri var, bilmenizi isterim.

    Selamlar.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir