Genel

Tadı Hala Damağımda

Konuk Yazar: Büşra Bulut

büşra bulut

Okula 3 hafta sonra başlamakla 5 yıl sonra başlamak arasında pek de bir fark yokmuş aslında.

Gittiğim okullara dair hatıralarım okulun ilk günlerinden ibaret. Oyun oynamaktan başka bir şeyle ilgilenmek istemediğim için de her gün okula gitmenin aptalca bir şey olduğu üzerine her zaman bir inadım ve bence çok mantıklı sebeplerim vardı. Ve zaten hiçbir zaman da sistematik bir okul hayatım olmadı. Neyse ki..

İlkokul 1. sınıfa dair çocukların ağlıyor olmalarından aşırı derecede sıkılıp yanımdaki çocuğa “Sus artık!” diye bağırmamdan başka bir şey hatırlamasam da ilk lise günümü çok iyi hatırlıyorum. Aşırı yağmurlu bir gündü ve 3 ay önce düzenli olarak takmaya başladığım başörtüm tamamen yüzüme yapışmıştı. Islaklık duygusunun gerginliği ile sınıfa girdim, en arka sıraya oturdum. Birkaç dakika sonra hoca geldi ve bir süre sonra beni fark edip “Sen, arkadaki! Ayağa kalk.” dedi. Tüm itiraz ve savunma mekanizmalarını kuşanmış ve çok güçlü hissediyordum kendimi, karşılaşacağım her şey çok fazla kere anlatılmıştı çünkü ve ayağa kalktım. Öğretmen “Ya o başındakini çıkar ya da dışarı çık.” dediği anda titreyen dizlerim aslında bu duruma pek de hazırlıklı olmadığımı ele veriyordu. Ama ben hocanın gözünün içine baka baka yürüdüm ve dışarı çıkıp kapıyı çarptım. Okulun ilk gününde öğrendiğim ilk şey kovulmak ve ‘güçlü’ olmak oldu. Ağlamadığımı hatırlıyorum. Bu hakkımı daha sonra çok kere kullanacaktım zaten. Tarihi bir binaydı. Çok yüksek tavanları ve kocaman pencereleri vardı. Okuldan çıkmak için iki kat aşağı inmem gerekiyordu, son merdivene geldiğimde kulağımda yankılanan ses, hayatımın geri kalanında aklımın arka fonunda çalacak ses olarak beni bekliyordu. “Senin adın ne? Kaçıncı sınıfsın sen! Şimdi bahçeden dışarı çık orada o başındakini çıkar ve öyle gir okula…”  Bahçeden dışarı çıktım, arabaya bindim ve “Ben okulu bırakıyorum anne, eve gidelim.” dedim.

3 hafta sonra müdürle konuşulmuş, okul aile bilmem nesi ile konuşulmuş, benimle konuşulmuş, velilerle konuşulmuştu.. Orada ne yapıldı bilmiyorum ama ben 3 hafta sonra 3 yıl boyunca bir daha hiç ‘görünmeyeceğim’ okula başlamıştım yeniden. Çantama gün içinde yiyeceğim ve içeceğim şeyleri doldurup, sınıfa çıkmamak üzere girer, akşam okulun çoğunluğu okulu terk ettikten sonra okuldan çıkardım. Varlığım yok sayılmış, bedenim tecrit edilmiş gibiydi. Sınıf arkadaşlarım da benim başörtülü olmamın onların peruk takmasına bir gün engel olacağını düşünerek beni muhabbetsizlikle cezalandırıyorlardı. Hiç hatırlamadığım ve hiç arkadaşımın olmadığı lise hayatım tüm gün sınıf içinde oturmakla geçtiği için bir sürü kitap okumama yaramıştı. Ders aralarında kantine ya da yemekhaneye inemezdim, inmemeliydim. Birkaç kere koridora çıkma teşebbüsünde bulunmuştum ve müdüre hanıma denk gelmiş, kalabalık öğrenci güruhu içinde ardımdan “O başındakini çıkar!” azarını yemiş ve aslında gururun rezil olmaktan çok daha başka bir şey olduğunu kavramıştım. Hala çok anlamadığım ama çok iyi hissettiğim bir deneyimdi bu.

Meslek lisesinde olduğum için iki yıl boyunca haftada 3 gün ana sınıfında staj yapmam gerekiyordu. Tanıdık bir kolejde, dört sınıfın olduğu kare alan dahilinden dışarı asla çıkmamak üzere staja başladım. Kantine ve yemekhaneye inemezdim, ortalıklarda gözükmemeliydim. Çantama yiyecek almadıysam tüm gün aç kalmak kaçınılmazdı. Bir yıl boyunca böyle devam etti. Stajımın ve lisenin son yılıydı. Bu sefer okul içinde başörtüsünü açan bir öğretmene denk gelmiştim. Ve ilk defa konuşabildiğim bir öğretmenim olmuştu. Kendileri yemek saatinde yemekhaneye indiklerinde ben sınıfta beklerdim. Bu hale hiç yabancı değildim. Yeni dönem stajının ilk günü bu öğretmen bana kendi yemeğinden bir tabak getirmiş ve bundan sonra öğle yemeğinde bir tabak yemek de benim için yukarı çıkaracağını söylemişti. Söylediğini de yaptı. Yaptığı şey okul kurallarına aykırıydı ve öğretmenle, okul kurallarına uyumlu bir aykırılığımız vardı. İlk gün getirdiği bir tabak yemeği tek başıma olduğum sınıfta yerken ağlamak hakkımı kullanmıştım. O gün ve ondan sonraki günler lise hayatıma dair hafızamda kalan tek şey ona bakarken çok fazla şey düşündüğüm, o tek tabağın üzerindeki catering şirketinin amblemiydi.

Okula 3 hafta sonra başlamıştım. Bu sefer başladığım yer üniversiteydi. Girmek için 5 yıl beklediğim üniversite. Orada kimsenin umurunda değildim. Kimsenin umurunda olmamak güzel bir duyguydu. Kimsenin beni ‘farketmemiş’ olması da, ‘var’ olmamak da… Yemekhaneye indim. Yemeği alıp boş bir masaya iliştim, sosyalleşmeye pek niyetim yoktu. Dikkatimi önümdeki yemeğe verdiğim anda gördüğüm, tabaktaki catering şirketinin amblemi oldu. Öyle ya da böyle, bir başlangıç ve sonun olmadığı aşikardı. Zorlamamalıydım.

…Nihayetinde bazen, kendi hikayeni anlatmak sadece kendi hikayeni anlattığın anlamına gelmiyordu ve buralarda herkes birbirinin hikayesine aşinaydı…

Bir Yorum

  • Fikriye Hanım
    22 Aralık 2014 - 18:46 | Permalink

    Acı bir tebessüm. Bilirsiniz işte…

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir