Genel

Oh Olsun Cinayetleri: O Katillere Toplumsal Desteğin Sırrı

 Editörlerimizden Rumeysa’nın da katkı sunduğu Dergi Nokta röportajını ilgilerinize sunuyoruz: 
80

Önce Nevin Yıldırım sahne aldı “Namusumla oynamayın. İşte namusumla oynayanın kellesi!” diye öldürdüğü erkeğin kellesini attı köy meydanına… Sonra Çilem Doğan çıktı, ‘fuhuşa zorladı’ diye kocasına kurşun yağdırdı, “Biraz da erkekler ölsün!” dedi. İlk gören/duyan herkes şok oldu. Sonra kamuoyunda rüzgar yavaş yavaş ‘katil zanlısı’ bu kadınların lehinde esmeye başladı.

Öyle ya, şimdiye kadar sürekli kadınlar ölmüştü. Üstelik öldüren erkekler çok geçmeden ‘tahrik indirimi’ garabetiyle kısa zamanda serbest kalmıştı. Erkek hegemonyası adalette bile böyle tecelli ediyordu.

Sadece katiller mi? Tecavüzcüler, kezzap atanlar… Hepsi birer birer tahliye oldu ‘iyi hal’den… Onları ‘iyi hal’den bırakan devlet, kurbanlarına bir kez olsun bile ‘halin nicedir?’ diye sormamıştı halbuki…

Devlet ‘halin nice?” diye sormayadursun, ‘halim perişan’ diye çığlık çığlığa kendisine koşan kadınları bile koruyamadı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı verilere göre devletten korunma talep kadınların yüzde 73’ü öldürüldü.

Mesela Müzeyyen Yanık! Kocasından şiddet gördüğü dönemde 3 kez savcılıktan korunma talebinde bulundu. Ama o koruma Müzeyyen Yanık mezara girince geldi. Genç kadını koruyamayan devlet, o öldürüldükten 3 ay sonra verdiği korumayla sınıfta kaldı.

“Erkek vuruyor, devlet bakıyor” diyerek meydanlarda haykıran kadınları devlet duymadı haliyle. Hoş… Biz de duymadık. Böylece kadınlar, devletten, sizden, bizden ümidini kesip kendi yöntemleriyle erkek şiddetine, koca terörüne karşı koymanın yollarını aramaya koyuldu.

“BİRAZ DA ERKEKLER ÖLSÜN”

Belki çok korkunç örneklerdi ama kendisini fuhuşa sürükleyen kocasını öldüren Çilem Doğan’ın “Birazda erkekler ölsün!” meydan okuması, namusu hakkında dedikodu yapan köylüsünü öldüren Nevin Yıldırım’ın, ” Namusumla oynamayın. İşte namusumla oynayanın kellesi!” diye kestiği kafayı köy meydanı atması… Onları daha da cesaretlendirdi.

İlginç bir kadın kamuoyu desteği başladı Çilemler’e, Nevinler’e… Öyle ki bazı kadınlar soysal medyada bu kadınların avatarlarını profil resmi yaptı. Özellikle feminist çevreler Çilem ve Nevin’in ‘kanlı ceraimlerini’ meşru olarak niteledi. “Kadınlar için öz savunma meşrudur” sloganı binlerce kadınının diline pelesenk oldu.

“YÜKSELEN BU SES TEHLİKELİ”

Rumeysa Çamdereli, Kadına Şiddete Karşı Müslüman İnisiyatifi’nin kurucularından ve aynı zamanda ‘Reçel’ adlı internet sitesinin editörü. Çamdereli’ye göre kadınların işlediği cinayetler yeni değil: “Ben bu cinayetlerin son zamanlarda işlenmeye başladığına inanmıyorum.

Daha önce de farklı şekillerde şiddete uğradığı için eşini öldüren kadınlardan haberdardık. Eşinin cinsel organını kesen kadının haberini hatırlıyorum mesela… Bu cinayetlerin son dönemde işlenmeye başladığını söylemek, yine aynı dönemde kadına yönelik şiddete karşı yükseltilen sesin artmasıyla ilişkilendirilebilir. Ama yükselen bu sesi tehlikeli buluyorum ben.”

KADINLAR NİYE SEMPATİ DUYUYOR?
Peki ne oldu da kadınların işlediği cinayetler böylesine savunulmaya başlandı? Çamdereli’ye bunun sebebi devletin otoriter kurumlarının adaletsiz tavırları: “Bu cinayetlerin sıklaşması ya da belki de daha fazla görünür olması kadına şiddetin fazlaca telaffuzundan değil.

Bunun nedeni bence erkeklerin şiddetine gereken cezaları vermeyen otoritelerden kaynaklanıyor.” Yani Çamdereli’ye göre, derdine çare bulamayan kadın kendi adaletini kendi sağlıyor. Bu da bilhassa kadınlar arasında ‘sempati’ yaratıyor.

Çamdereli, Çilemler’in, Nevinler’in yıllar boyu yaşadığı travmatik olayların göz ardı edilmemesi gerektiğini söylüyor. Çamdereli’ye göre kadınların söyledikleri, uzun yıllar boyunca maruz kalınan sözlü ve fiziksel şiddetin bir yansıması. Yine Çamdereli’ye göre bu kadılar aynı zamanda da birçok kadının söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylüyorlar:

KADIN-ERKEK CİNAYETLERİ ARASINDAKİ FARK

“Burada söylenenlerde ölüm sonrası bir ‘eşitlenme’ umudu olsa da yine bir eşitlik yok aslında… Çünkü kadınlar tuzu getirmedikleri için, yüksek sesle cevap verdikleri için, kahkaha attıkları için vb. öldürülürken, erkekler senelerce işledikleri korkunç suçlar sonucunda ölüyorlar.

Yanlış anlamayın! Ölümü ve öldürmeyi meşrulaştırma gibi bir niyetim yok. Ama şu da unutulmamalı: Adalete inanılamayan günümüzde başka meselelerde olduğu gibi kadınlar da bu meselede kendi çıkış yolunu arıyor ve birbirine güç vermeye çalışıyor.”

Suçu kadınlara atmanın devleti ve yargıyı aklamaya hizmet ettiğini kaydeden Çamdereli’ye göre ‘Kadınlar İçin Öz Savunma Meşrudur’ hashtag’i aslında meseleyi oldukça iyi bir şekilde açıklıyor. Kadınlar devlet ve yargı üzerinden elde edemedikleri adaleti artık kendilerine has farklı yöntemlerle ve ne yazık ki ölümle çözmek durumunda bırakılıyorlar.

Çamdereli, “Bu cinayetlerde suçu sadece cinayeti işleyen kadınlara atmak ve burada kendilerini savunmaktaki haklılıklarını görmezden gelmek ancak suçun tarafı olan devlet ve yargının kendini aklaması olarak açıklanabilir ve bunu kabul etmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum” diyor.

“CANINA TAK EDEN KADINLAR!”
Sibel Hürtaş, kendilerine şiddet uygulayan kocalarını öldüren kadınlarla ilgili araştırmalar yapan bir isim ve bunu ‘Canına Tak Eden Kadınlar’ adıyla kitaplaştırmış birisi. Hürtaş’a göre kadınlar bu cinayetlere mecbur bırakılıyor. Medyanın eskiden kocalarını öldüren kadınları görmezden geldiğini vurgulayan Hürtaş, “Konuyu incelemek için cezaevlerine gitmeden önce bakanlıklara ve sivil toplum örgütlerine gittiğimde, bu konuda bir bilgi bulamadım.

Elimizde geçmişle bugünü kıyaslayacak rakamlar olmadığından, cinayetlerin arttığını söyleyemem. ‘Canına Tak Eden Kadınlar’ı yazarken, Türkiye’deki tüm kadın cezaevlerini gezdim ve orada kocasını öldürmüş bir sürü kadınla görüştüm. Bazıları 10 yıl hatta daha fazla süredir cezaevindeydi. Bu durum bize cinayetlerin yeni olmadığı konusunda bir fikir verebilir” diyor.

“KİTABINI YAZARSAN ÖRNEK ALIRLAR!”
Kocalarını öldüren kadınlarla konuştuktan sonra bürokrasiden ilginç tepkiler aldığını anlatan Hürtaş şöyle devam etti: “Örneğin Adalet Bakanlığı bürokratları, bunları okuyan kadınların kocalarını öldüreceğini, örnek alacağı gibi şeyler söylediler. ‘Batılın taklidi-tasviri olmaz’ gibi bir anlayıştan yola çıkarak, bu gibi haberlere ve yazılara karşı çıktılar.

Hem devlet hem de medya uzun yıllar bu kadınları görmezden gelme eğilimindeydi. Peki aradan geçen sürede ne değişti de bu koca cinayetlerini konuşur olduk? Değişen cinayetlerin sayıları değil, bizim bakışımız.”

Hürtaş, “Benim cezaevinde konuştuğum kadınların hemen hepsi yoksul kadınlardı. Birçoğu kocaları tarafından fuhuşa zorlanmıştı. Bu halleriyle onlar, ‘yoksul, seks işçisi, suçlu ve katillerdi’ hepsi… Yani ötekinin de ötekisi konumundaydı. Düne kadar bu kadınlar hep ‘yosma, katil, cadı, uğursuz, nankör’ diye anıldı.

Sonra yaşadıklarına kulak kesildik. Önce duymayanlar oldu, görmeyenler oldu, sonra inanmayanlar oldu. Ama artık kimsenin inkar edemeyeceği kadar görünürler” diyor.

“BU ÇEMBERDEN İLLAKİ BİR CİNAYET ÇIKACAKTI!”
Nevin Yıldırım ve Çilem Doğan gibi kadınların söylemlerinin bir isyan olduğunu ve kamuoyundaki desteğin de bu isyanın toplumdaki yankısı olduğunu ifade eden Hürtaş, ortak noktaya şöyle dikkat çekiyor:

“Gülfidan, şiddet gören bir kadındı. Muhtemelen o öldürmese kocası onu öldürecekti. Nevin ya tecavüzcüsü tarafından ya da olayı duyan kocası tarafından öldürecekti. Çilem kocasının belindeki tabancayla fuhuşa zorlanıyordu. Muhtemelen itiraz etseydi o da öldürülecekti. Biz de şu an onların isimlerini bilmiyor, üçüncü sayfadaki küçük kadın cinayeti haberlerini okuyor olacaktık.

Bu haliyle aslında kocalarını öldüren kadınlar ile kocaları tarafından öldürülen kadınlar arasında bir fark yok. Bunu görüştüğüm kadınlar da ‘Ya o beni öldürecekti ya da ben onu!’ gibi sözlerle anlatmıştı. Bu kadınların hepsinin önemli bir ortak noktası var, o da şiddet. Bu şiddet çemberinden illa ki bir ölüm eylemi çıkacaktı, çıkmış.”

Konunun iki kişi arasındaki sorundan ibaret olmadığını anlatan Hürtaş şöyle devam ediyor:

“Bu sorunun toplum, devlet, gelenek-görenekler, aileler, feodal yapı, boşanmaya karşı alınan tavırlar gibi bir çok tarafı var. Örneğin bu kadınlar bir şekilde bu erkeklerden kurtulmaya çalışan kadınlar, erkekleri terk ederek, boşanmaya çalışarak hatta intiharı deneyerek, bu çemberden çıkmak isteyen kadınlar.

Onlara hikayelerini sorduğumda, kocalarını anlattıkları kadar, annelerini, babalarını, kaynanalarını, kardeşlerini, komşularını, patronlarını, sevgililerini, polisleri, jandarmaları yani onların ellerini uzatıp da tutmayan herkesi anlatmaları da bunu gösteriyor. Cinayet eylemi bu haliyle bir kişiyi öldürmekten çıkıp, hayata karşı bir isyana dönüşüyor. Bu sözler de o isyanın bir ifadesi. Zaten o yüzden toplumda da bu kadar yankı buluyor.”

“SÖMÜRÜ CEZAEVİNDE DE SÜRÜYOR”
Cezaevine giren bu kadınlara yönelik sömürü mekanizmalarının devam ettiğini söyleyen Hürtaş, medyanın eskiye nazaran bu kadınlara yönelik dilinin olumlu yönde biraz değiştiğini belirtiyor: “Cezaevinde görüştüğüm iki elti vardı. Koca, kaynana ve kayınpederlerini öldürmüşlerdi. Gazeteler yıllarca onlardan ‘cani eltiler’ diye bahsetti.

Ya da ‘kanlı kontesler’ dediler… Benzeri kalıplarda ‘cadı, yosma’ denildi… En başta yavaş yavaş bu dili terk etmeye başladığımız için mutluyum. Bu dilin kadınları bu kadere zorlayan zihniyetin değişmesinde etkili olacağına inanıyorum. Kamuoyunda popüler olan tartışma konularının dışında bir iki önerim olabilir. Cezaevine giren kadınlar orada da ayrı bir sömürü mekanizması içindeler. Zorla çalıştırılıyorlar. Dahası çocukları ellerinden alınıyor. Bu konular da mücadele konularından bazıları olabilir diye düşünüyorum”

Elif Key: “Canına tak eden kadınların ülkesinde bir kadın bir erkeği öldürdü diye sevinip ‘Helal olsun’ diyen, celladına aşık olan sonra da onun canını alan, gülerek cezaevine giden kadınları anlar, onlara methiyeler düzer olduk. Konuşmazsak düzelirmiş ya, bu ruh hali düzelir mi?”

ÖLDÜRDÜM AMA BİR SOR NİYE?

Çilem Doğan: “Hep mi kadınlar ölecek? Biraz da erkekler ölsün. Namusum için öldürdüm.”

Nevin Yıldırım: “Arkamdan konuşmayın. Namusumla oynamayın. İşte namusumla oynayanın kellesi!”
Gülfidan Kuşoğlu: “Soba karıştırmaya yarayan ucu eğik bir sopa ile bana vurdu, çaresiz bir şekilde kapıdan dışarı çıkmaya çalışırken bana ‘üzerindeki elbiseleri ben aldım soyun’ dedi. Zorla çırılçıplak soydu ve o şekilde sokağa çıkarmak istedi. Karşı çıktım.”

Ayşegül E.: “Ben bu insandan sürekli şiddet gördüm. Beni bayılana kadar dövüp sonra üzerime su döküp ayıltarak tekrar dövdüğü zamanlar oldu.”

Hanım Korkmaz: “Direnince beni soba demiriyle dövdü. Gece de beni bahçedeki direğe bağlayıp, gözümün önünde köpek ve eşeğe tecavüz etti. Bana, ’Sen insan mısın? Sen kadın mısın?’ diyordu.”

T. G.: “Kocam bana ‘Al şu tabancayı kendi öldür. Beni uğraştırma, bitir bu işi.’ diyerek dayak atmayı sürdürüyordu.”

Nilüfer K.: “Salih Kökçü bana tecavüz etti. Daha sonra benimle evleneceğini söyledi. Bir süre sonra ise evli ve 3 çocuğu olduğu için benimle evlenemeyeceğini söyledi. Beni kandırdığı için çok sinirlenmiştim… Vurdum.”

Yasemin Kaymaklı: “Önce beni dövdü, sonra 1 yaşındaki bebeğimi döverek öldürmeye çalıştı.”

Fatma Yıldız: “Kızıma tecavüz eden bu kişi yeni hayata başlamamıza izin vermedi, izimizi bulmuş ve önceki gece eve geldi. Tehditler savurmaya başladı. Hayatı bize zehir etti.”

Nafiye Kaçmaz: “Sürekli beni telefonla tehdit ediyor, nereye kaçsam beni buluyordu. Eşim durumu öğrenince kendisini öldürmeye karar verdi ama bulamadı. 8-10 kez aynı şekilde tehdit ve şantajla bana tecavüz etti.”

2 Yorum

  • Pingback: Oh Olsun Cinayetleri: O Katillere Toplumsal Desteğin Sırrı | Budamedya

  • v s
    26 Ağustos 2015 - 13:16 | Permalink

    ne soğuk kanlı insanlar var arkadaş, hayret ediyor insan.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir