Genel

Oğullar ve Mallar

Yazar: Büşra Helvacıoğlu

god help the girl

Geçenlerde evdeki gazetelerden birisinde şöyle bir habere rastladım: “ECE ERKEN ERKEK ANNESİ OLACAK” (İlgili haber şu linkte: http://www.teknoter.com/ece-erken-nin-bebeginin-cinsiyeti-ne/21067) Haberi linkten okuyunca yalnızca cinsiyetin belli olmasıyla ilgili, sevindirici bir haber şeklinde verildiğini düşündüm şimdi. Ama gazetede böyle değildi. Erkek evlat sahibi olmanın bütün gururunu, kibrini vurgulayacak şekilde büyük puntolarla, mühim bir haber olarak veriliyordu. Çocuk kız doğacak olsa yalnızca ufak bir notla “Bebeğin cinsiyetinin kız olduğu öğrenildi” denilip geçilecekti muhtemelen. Neyse, Reçel’i magazin bloguna dönüştürmeden sadede geleyim.
Anne tarafımda hep anlatılan bir hikâyedir, anneannem üç kızın ardından dördüncü kızını yani üç numaralı teyzemi doğurduğunda dedem epey uzun süre küsmüş ona, en büyük çocukları erkek olmasına rağmen. Bu küslük ancak anneannemin başka bir erkek çocuk doğurmasıyla geçmiş. Birkaç yıl sonra bir erkek çocuk daha gelmiş ve sevinçleri katmerlenmiş.
Annemin hikâyesi ise daha az kalabalık. Abim annemle babam evlendikten uzun yıllar sonra dünyaya gelmiş. Anne tarafında ilk torun. Hem annem hem de annemin ailesi epey bekledikten sonra geldiği için de herkesin göz bebeği. Beş sene sonra annem bana hamile olduğunu öğrendiğinde babaannem durumu biraz esef ve kızgınlıkla karşılamış. Daha ikinci çocuktan kız, olacak şey mi? Buna rağmen babaannem beni çok severdi, baba tarafındaki en küçük çocuk olduğum için belki de, belki babamı ayrı sevdiği için.
Ama anne tarafım ve tabii annem de abimi her zaman el üstünde tutmuştur. Hem ilk torun olmasından hem de erkek olmasından kaynaklanan, ince ince örülen, asla açıktan söylenmeyen ama her zaman yoğun şekilde hissettiğim bir fazladan değer verme ve sevme durumu. Bir şey ikimize de lazım oldu mu öncelik abimindir, ikimizin de işi oldu mu işinden vazgeçmesi gereken benimdir, aynı gün ikimiz için de önemli bir olay oldu mu onunkine gitmek gerekir, onun sınavları, çalışma hayatına atılması, ilk işi, başarıları, evleneceği insan her zaman daha öncelikli olagelmiştir. Ben zaten hayat yolunda ne kadar debelenirsem debeleneyim en sonunda bir gün evlenip ait olduğum yeri bulacağım için o zamana kadarki meşguliyetlerim çok da mühim, en azından aslî, değildir.
Annem bütün bunları yapan tek oğlan annesi değildi; bunlara maruz kalan tek kız çocuğu da ben değildim elbette. Erkek evlat sahibi olmanın hakkını vermek için o evladı pamuklara sarmak; her durumda istediği yemekleri yapmak, televizyonda dilediğini izlemesine müsaade etmek, irili ufakları şımarıklıklarına epey müsamaha göstermek ve ne yaparsa yapsın bunun tam manasıyla bir hata olmadığını ve en azından bunu yapabileceği alana, boşluğa sahip olduğunu sezdirmekten annemin de yolu geçmişti işte. Beş seneden sonra gelen bir lütuf olarak gördüğü oğlunu dünyadaki her şeyden fazla seviyordu.
Artık, annemle kendimce özgün bir ilişki kurduğumu düşündüğüm için arada ufak tefek sataşmaktan başka bir şey yapmıyorum bu konuda. Ama şu aşamaya gelene kadar canımı yakan, yakmakla da kalmayan karakterimi, dünyaya bakışımı, insanlarla ilişkimi şekillendiren pek çok şey de yaşadım, yaşıyorum.
Bir erkek çocuğunu büyütürken pohpohladığınızda, kendisini istediği gibi ifade etmesine izin verdiğinizde, sözünü kesmeyip her söylediğini dikkatle dinlediğinizde, girdiği her ortamda ön plana çıkarttığınızda, ona sonsuz bir kredisi olduğunu hissettirdiğinizde muhtemelen çok özgüvenli, rahat birisi olur. Ailenin temel ilgisi onun üzerindedir, siz yan ürünsünüzdür, ortamların aranılan çocuğunun yanında onun şanına şan katan bir destekçisinizdir. Bu çocuğun rahat davranışları sizin de bir tür deneme tahtası işlevi görmenize yol açar. Fenerbahçe maç kazanır, ortada erkek kardeş olmadığı için sizin kafanız koparılır; bünyeden atılacak enerji vardır, kız kardeş orada hazırdır. Abi kızdırıp içindekini boşaltırken, kız kardeş onlarla dolar, bağırıp çağırması cızırtı kabilindendir, her şeye ne kadar da çabuk sinirleniyordur.
Çocuklar biraz daha büyüyüp de ailenin kaynakları kız kardeşe “Sen zaten çalışıyorsun, sen zaten sorumluluk sahibisin, sen zaten kendi başına hallediyorsun” deyip abiye aktarılırken kardeşler arasında ilk kopuşlar başlar. Sen ailenden hep biraz daha uzak durmak zorunda kalmış, bundan dolayı kendini okumaya, yazmaya, daha asosyal şekilde icra edilecek uğraşlara vermişken; kendine bir yol çizip, fikirlerini ufak tefek, ama kendi çabanla, edinmeye başlarken yan çizersin, çıkmaz sokaklara saparsın, tehlikeli yollardan geçersin; ama abi her zaman ailenin doğru düşünen çocuğudur. Anneyle, ama daha da önemlisi, babayla hep aynı fikirdedir. Sen iflah olmaz bir başıbozukken, abi baba yasasının koruması altında, konforu yerinde, çatışma olmaksızın, kimseyle kavga etmek zorunda kalmaksızın senin yanlış fikirlerini düzeltmeye çalışır. Çatışacağı zaman da bütün sarmalanmışlığın, sevilmişliğin, güçlendirmelerin de etkisiyle, sen lafını ölçüp biçip dikkatlice konuşmaya çalışırken, o dan dan söyler söyleyeceğini; nasılsa her zaman çok haklıdır. Zaten ezelden beri politik bir aile içinde bulunduğundan ötürü bu uhrevi birliği bozup yanlış fikirler edindiğin için epey günahkârsındır. Abin de iyi bir lisede okumuş, İstanbul Üniversitesi gibi bir solcu yuvasında eğitimini tamamlamış, ama senin gibi olmamıştır!
Velhasıl-ı kelam bir yanda kız çocuğun kendisini ifade edebilme yollarını itinayla tıkayan bir abi ve babayla, öte yanda gündelik hayatını kolaylaştırıp, koşulsuz yanında olduğunda seni “canım kızım, güçlü kızım” diye sevip politik tartışmalarda dürüstlükle fikirlerini söylediğinde “feminist komünist cadı” diye gıcık eden bir anneyle kala kalırsın. Onlar baba-oğul-kutsal ruh olarak yaşamlarını sürdürüp giderken sen ne kadar bölücü ve zararlı faaliyet varsa, oradasındır.
Bunların ardından, inadından ve söz hakkından vazgeçmediğin için bir şekilde takdir gördüğün yaşa erdiğinde aslında abinin de o kadar kolay kurtulmadığını fark edersin. Ailenin bütün kaynakları ona aktarılmıştır aktarılmasına, hem ailede hem sülalede sözü çok geçmektedir geçmesine ama o da gün gelip belirli bir konuma ulaştığında kendisine verilen emekleri zayi etmemesi gerektiğini anlamıştır. Ağır maddi yükümlülüklerin altına girmeye mecbur hissedecektir kendisini. Böylelikle hep sezdiğin bir şeyi daha derinden idrak edersin: Para konuşmaktadır.
                                                           ***
Denklem basit aslında. Kaynakları erkek çocuğa aktar ki erkek çocuk da onları sana geri verebilsin. Daha da basitleştirelim: Erkek evlat, paranın aile içinde dolanması demektir. Bu yüzden erkek evlat “güçtür”. Babam bu yüzden bundan birkaç sene önce “Kızım olsun istiyorum” dediğimde benim kız çocuğu olduğumu unutarak (daha kötü ihtimalle; unutmadan) “Erkek evlat istemek lazım. Güçtür erkek evlat, destektir” demişti. Bu laftan sonra daha da iyi anladım ki aslında aile dediğimiz şey pek öyle karşılıksız sevgiler, sonu gelmeyen korumalardan ibaret değil. Bir ucu, birkaç ucu, belki çoğu noktasıyla ekonomiye dayalı bir birlik aile de. En küçük ekonomik ve toplumsal birim yaniJ
Sana kaynak aktarılıyorsa iyi bir kariyerin olmalı, iyi para kazanmalısın; ancak böyle sözünü dinletebilirsin, önemsenirsin. Bundan dolayı üniversiteye başlayınca ilk işim ailemle para ilişkilerini koparmak olmuştu. Ama bana abime davranıldığı gibi davranılmadığı, o kadar üstüme düşülmediği halde, önemsenmem için ekonomik açıdan onlara bağımlı olmamam, belki bazen abimden rol çalmam gerektiği fikri de epey canımı sıkıyordu.
Bu süreçte saf bir duygusallık olmadığını, aile sıcaklığı denilen meselenin bir yığın koşula bağlı olduğunu, ailenin bütün yaraları saracak mecra olmak bir yana, yara almaya başladığınız ilk ilişki biçimi olduğunu görmüştüm. Bunun iyi bir tarafı varsa o da anne-baba-abi üçlüsünün yüce konumundan yeryüzüne inmesi; iyiliğe, şefkate ve merhamete herkes kadar muhtaç olduklarını anlamaktı.
Bu yaz amcamı kaybettiğimizde her zaman güçlü, her zaman çok sert, her zaman çok amansız olan babamın yüzünde ilk defa keder görmüştüm. Ancak beni görür görmez aydınlanmıştı yüzü; o zaman bahsettiğim muhtaçlığı, kısacık bir an, çok daha iyi idrak edebildim.
Oğullara ve mallara bu kadar düşkün olmanın sonucu şefkat ve merhameti her zaman kız çocuklardan beklemek, sanıyorum. Ancak kız çocuğun zaten sürekli olarak gösterdiği şefkat asla görülmez, takdir edilmez. Ama kendinden esirgenen merhameti göstermemesi her zaman görünürdür ve canilik addedilir.
Başta söz ettiğim mesele, yani erkek evlat sahibi olacak diye, şairin dediği gibi “kaslarına kibir dolanlara” en güzel sözü Allah söylüyor zaten: “O gün geldiğinde oğullarınız ve mallarınız sizi kurtarmayacaktır”.
Ben sadece geldiğim noktada anladığım bir şeyi aktararak yazıyı noktalamak istiyorum: Aile ilişkilerinde her şey karşılıklılık esasına göre işlese de, alışverişe konu olmayan tek şey merhamet galiba. Enteresan bir duygu merhamet; kime göstereceğinizi, hangi anda göstereceğinizi hiçbir zaman seçemiyorsunuz. Dolayısıyla merhamet göstermenin sizden beklenmesinin kız çocuk olmanızla, toplumsal kodlanmalarla ilgisi olsa da, bu kadar plansız bir şekilde gelip kalbinize oturmasından ötürü belki de, sizden esirgenen merhameti sizden esirgeyene göstermek kadar da güçlü hissettiren, galip hissettiren bir şey yok.
Oğulların ve malların kurtaramadığını da kurtarmaya aday bu sebeple.
 
 

22 Yorum

  • mehmet erdoğdu
    7 Kasım 2014 - 10:55 | Permalink

    Güzel bir yazı

  • doğukan
    7 Kasım 2014 - 11:52 | Permalink

    bence genelleme yapmak için fazla öznel bi yazı olmuş. anlatılanlar gerçek midir, elbette gerçektir, fakat ne yazık ki her aile böyle değil. uzun zaman evin en büyük erkek çocuğu olarak yaşadım, hayatım çok da rahat, süper değildi. belki de ailemin önüme serebileceği kaynakları yoktu, bilemiyorum.

    yazarın erkek kardeşinin kıyak yaşamı gözlerimi doldurdu cidden. babasıyla uyum içinde bi erkek bana çok ilginç geliyor. genellikle rastladığım aile yapılarında erkek çocuk üstünde binlerce beklentiyle ve hazır ol’da bekleyen sorumluluklarla zamanının gelmesini bekler, bayrağı eline alıp ailenin bıraktığı yerden devam edecektir. ekonomik özgürlüğünü kazanan kız kardeş belki aileden kurtulabilir, zaten üniversite okuduktan -veya okumadıktan- sonra da evlenip gidecektir, ki gitmese de olur böyle bir opsiyonu var. fakat erkeğin kendini aile baskısından kurtarması için ekonomik bağımsızlığını kazanmak gibi bir seçeneği yoktur, çünkü ekonomik olarak bağımsız olmak bir mecburiyettir onun için, varsayılan özellik.

    peki aileden kurtulmak için yurtdışına çıkmak, olabildikçe uzaklaşmak haricinde ne yapabilir erkek çocuklar? evet, evlenirler. ailelerin her şeyine karıştıkları evlilik müesseseleri, ailelerin erkek çocuğu bu kadar sahiplenmesinin bi tezahürü olarak boka sarmaktadır. (bunu kendi ailemde henüz yaşamadım, evlenince güncelleyeceğim)

    ben de eziliyorum. üniversiteli işsiz teyzeoğlum da, görülebilecek en naif insanlardan olan ana babasının -ki teyzem ile eniştem olurlar- laf sokmaları altında, eziliyordu. babam da, annemle evlenirken ailesinden tek kuruş para almamasına rağmen ailesinin işine karışmasından ve hayatı kendisine zindan etmesinden ötürü, eziliyordu.

    demek istediğim şu, elbette kadın meselesi, feminizm biz erkeklerin de işine yarayacak. güçlü olmak zorunda kalmayacağım bir toplumsal düzen elbette işime gelecektir. ancak yazarın tasvir ettiği gibi herkül olduğum bi dünya da yok açıkçası.

    erkeğin “güç” olarak görülmesi bile baskının ne denli katmerli olduğunun bir göstergesi değil mi sevgili arkadaşlar?

    • Esra Oruç
      8 Kasım 2014 - 00:07 | Permalink

      Doğukan bey, çokta fazla konuşulmayan erkeklerin güllük gülistanlık gibi duran fakat görünmeyen ve konuşulmayan zorluklarını iyi ifade etmiş. Ben de ayrıca eklemek isterim ki, zengin ailelerin erkek çocuklarının üzerinde de bu sıkıntı farklı bir boyutta yaşanıyor. Oğullar ve mallar, diye bir başlık görünce buna değinilir diye düşünmüştüm. Çünkü babasının büyük bir emekle kurduğu fabrikasını, şirketini yaşatacak, devam ettirecek o “erkek çocuğu”dur. Üniversitede işletme gibi bölümleri okumak zorundadır. Sinema yahut sanat bölümlerine girme lüksü yoktur, akademisyen olamaz. Bir tanıdığımın bu nedenle “keşke kız olsaydım böylece istediğim bölümü okuyabilirdim” demesine defalarca şahit oldum. Kendisine bırakılacak malların çokluğu oranında erkek çocuklarından beklenilen yük ve sorumlulukta o oranda artar. Babalarının işini devam ettirmek zorunda olan bu çocuklar, kendi özgürlüklerini nasıl elde ederler? Bunlar nelere mal olur?…

  • rumeysa
    7 Kasım 2014 - 13:16 | Permalink

    Ellerine sağlık, bir tek şöyle bir ekleme yapmak istedim: Toplumsal cinsiyet açısından eşitlik güden bir aile olsa bile karşımızdaki, ne yazık ki, aile tanımı gereği midir bilmem cidden maddi ilişkiler üzerinden kurgulanan bir şey.
    Ne zaman ki dediğin gibi o maddi bağ kopuyor, aile bireyleri cidden artık istediği için birbirinin yüzünü görmeyi, onları sevmeyi falan seçebiliyor.
    Sanırım aile gözden geçirilecekse meselede paranın “mal”ın yerini görmeden bir şeyler demek çok ama çok eksik kalacak, ne eksiği var ne gediği var yazının da vurgu yapasım geldi :)
    Ellerine sağlık tekrar

  • büşra helvacıoğlu
    7 Kasım 2014 - 14:05 | Permalink

    merhaba!

    doğkan, yorum için çok teşekkürler. ben de istiyordum ki birisi böyle şeyler yazsın ve mevzuyu deşelim de deşelim.

    gerçekleri söylediğime inandığın için minnettarım:) fakat sanırım yazının bir yerinde, ortalık durulunca abimin de o kadar kolay kurtulamadığını fark ettiğimi söylemiştim. bütün bu yapılanlar karşılığında elbette ondan da çok fazla şey bekleniyor; askerden yeni döndü şu an mesela, eski işine devam etmesi konusunda epey baskı yapıyorlar ve tabii ki evlenmesi konusunda.

    sanırım yazıyı yazmama sebep olan şey de zaten şaşırdığın çatışmasızlık haliydi. yani babasıyla uyum içinde olma durumu. bu bence de her erkek çocuk için geçerli değil; bir yerde babasıyla hesaplaşarak yoluna devam etmesi gerekir ama yazıda böyle bir uyumun bir kız evlat olarak bana ne şekilde yansıdığını anlatmak istedim.

    erkeklere ağır sorumluluklar yükleniyor, bu sorumluluğu yükleyecekleri için bu kadar yatırım yapılıyor. zaten “sıcak aile” diye bir şey olmadığını, yatırım ve bu yatırımın çıktısı şeklinde ilerlemesinin sonucunu söylüyorum. sonlara doğru da zaten kimsenin herkül olmadığını, herkesin aynı zayıflıkla malul olduğunu belirtiyorum.

    ancak bu yatırımla birlikte ağzından ne çıksa yapılıyor, dinleniyor. ben bir kız evlat olarak okul hayatında daha başarılı olmuş (bu benim açımdan çok önem teşkil etmiyor ama örnek olsun diye söyleyeyim: lisansı 3. olarak bitirmiştim, bunun karşılığında annem gelip tebrikler demiş, babamsa “neden birinci olmadın ki heheğ” diye şakalar yapmıştı. abim son seneye kadar ders biriktirip son sene herkesi şaşırtarak mezun olunca annemlerin bi sünnet düğünü yapmadığı kalmıştı. yemekler filan verilmişti. komik yani, yazarken güldüm:) ne bileyim kendi işini sürekli kendisi bulmuş, araya tanıdık bilmemne sokmadan, kendi kendine didinen birisi olarak hiçbir zaman aynı önemi görmedim. ama yeter ki evleneyim. ki onda bile çok seçici olmama gerek yok; evleneyim de tamam yani. abime kız bakarkense her şeyi didiklenir. çünkü evet onun evliliğine çok karışılacaktır. ama kızın evliliğine karışıp karışmamak gibi bir durum söz konusu değil çünkü anladığım kadarıyla kadınlar evliliği anneler, kız kardeşlerle birlikte yürütüyor zaten. herkes yeterince işin içinde.

    mesele benim açımdan şuna tekabül ediyor: benzer (hatta kız çocuk olarak bazen daha fazla; çünkü annenin bitmeyen derdini dinlemek, babayı sürekli olarak sakinleştirmeye ve hoş tutmaya çalışmak, geniş aile içindeki bütün meselelerden haberdar olup bunları çözmek zorunda kalmak gibi) yükleri yükleniyorsunuz, ama aynı değerde görülmüyorsunuz hiçbir zaman.

    bu arada başlarda yazdığım onca şey bizim ailenin özgül yapısıyla da ilgiliydi. abimin “kıyak” hayatının yıllarca doğmayan erkek çocuk olmasıyla vb. de ilişkisi var. doğal olarak, tabii ki genellenemez fakat bütün o emek-değer-güç ilişkilerinin de bir örneği.

    rumeysa; geçen gün kemal sunal’ın yüz numaralı adam filmini izliyoruz. iki kardeş çalışıyor, abi çalışmıyor. baba kardeşlerden paralarını alıyor zorla. tam kızlarla buluşmaya çıkacakken. orada yüzlerindeki ifade tam senin söylediğin şey vallahi. zaten diyorum ki “sıcak aile” yok; stratejik hareketler, politik dengeler, evin ekonomik düzeni filan var. sevgi, bunlar yerli yerinde, olduğunda görünüyor. ama her şey darma dağınıkken de merhamet duyabilir insan.

    mehmet bey, teşekkür ederiz.

  • büşra helvacıoğlu
    7 Kasım 2014 - 14:37 | Permalink

    bu arada şunu da eklemeden geçmeyeyim, yazıya ekleyecektim esasen, oturtamamıştım:

    abilerinin eliyle istemediği adamlarla evlendirilen, abileri babalarının kolluk kuvveti gibi işlev gördüğü için sürekli dövülen, hırpalanan, evlerde hapis tutulan, öldürülen; aile borç batağında olduğu için, parasızlıktan, yoksulluktan tanımadığı, sevmediği adamlarla evlenmek zorunda kalan kadınlar, kız çocuklar, evlatlar dururken bu yazının sızlanmak olarak algılanmasını asla istemem. kendi tecrübe ettiğim, farklı şekillerde başka ailelerde de gördüğüm, belirli bir sınıfın ürettiği bakış açısıyla da dolayımlanan bir yazı bu.

    o kız çocuklarının yaşadıklarının yanında bunun esamisi elbette okunmaz, ancak onları anlatacak haddi de kendimde görmüyorum elbet.

  • h
    7 Kasım 2014 - 15:24 | Permalink

    ömrüne, ilmine bereket olsun her harf, büşra bacı.
    benden de çorbaya şöyle bir katkı olsun: yazıdaki zihniyeti tecrübe ederek bir hayat kurmaya çabalarken, ailenin (cinsiyeti kız olan) tek evladı da olabilirsin. maddesel olarak bir abi bedeni olmasa da çatının altında, bu zihniyeti, ve tabii duyguları, tecrübe edebilirsin. bedeni olmayan bir hayali abiyle yaşamak gibi, yani. öyle de sarmalayıcı bir zihniyet/pratik/kültür/yerleşiklik/her-neyse-o-şey, bu.

  • doğukan
    7 Kasım 2014 - 20:40 | Permalink

    aziz nesin’in şimdiki çocuklar harika kitabındaki bi öykünün konusu böyle bişeydi, aileler tarafından yaratılmaya çalışılan “süper” çocukların şapşallaşması. lisede eğitim psikolojisi dersimizde ailelerin ilk çocuğa çok yüklendiklerinin bilimsel temeli olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım.
    erkek çocuk ile baba arasındaki çatışmasızlık sizin ailenin dikkat çeken özelliği. evlatlar arası dengesizlik meselesine şöyle bi yorum getirmek isterim, evdeki otorite ile çarpışmadığın sürece imkanlar önüne seriliyor olabilir, fakat beklentiler de artıyor haliyle. sağlıksız bi durum. (imkanlar öne serilmeden otoriteyle çarpışanlara selam olsun, aleykümselam.)
    hala yaşadıklarının sizin aileye -ve sizin gibi ailelere- özgü şeyler olduğunu düşünmekteyim. abinin durumu ise cidden zor.

  • doğukan
    7 Kasım 2014 - 20:43 | Permalink

    kısacası ben bu yazıdan ve anlatılan durumdan kadın-erkek eşitsizliğine dair bişey görmedim. buradan toplumsal çıkarıma yürümek yanlış olur. tabii yaşadıklarına saygım sonsuz.

  • büşra helvacıoğlu
    8 Kasım 2014 - 15:52 | Permalink

    üzerinde düşünmeye değer bir yorum sevgili h. abimle kendi aramızda güzel bir dil tutturmamıza rağmen o aile ortamına tekrar girdiğinde ben çıkmam gerekiyormuş gibi hissediyorum çünkü:)

  • büşra helvacıoğlu
    8 Kasım 2014 - 21:52 | Permalink

    bir dünya laf yazdım, sonra yanlış bir yere bastığımdan gitti hepsi ya, hasbinallah, şimdi içim oyularak baştan alıyorum:
    -yazının yıldızdan önceki kısmında şöyle bir şey söylüyorum: “Bunların ardından, inadından ve söz hakkından vazgeçmediğin için bir şekilde takdir gördüğün yaşa erdiğinde aslında abinin de o kadar kolay kurtulmadığını fark edersin. Ailenin bütün kaynakları ona aktarılmıştır aktarılmasına, hem ailede hem sülalede sözü çok geçmektedir geçmesine ama o da gün gelip belirli bir konuma ulaştığında kendisine verilen emekleri zayi etmemesi gerektiğini anlamıştır. Ağır maddi yükümlülüklerin altına girmeye mecbur hissedecektir kendisini. Böylelikle hep sezdiğin bir şeyi daha derinden idrak edersin: Para konuşmaktadır.” kimse zaten güç yükledikleri için, bu kadar yatırım yaptıklarını iddia etmedi. e ne demiş örümcek adamın amcası: büyük güç, büyük sorumluluk ister.
    önce şunu söyleyeyim: bence ailenin bakıp büyüttüğü, yetiştirdiği, okuttuğu, üstüne titrediği, emek verdiği bir çocuktan, çocuklarından karşılık beklemesi çok normal. bundan dolayı mızıldanmak doğru gelmiyor bana. ben annem yemek yaptığında bulaşığı yıkamazsam rahat edemiyorum mesela, en basitinden. o zaman madem erkek çocuk olmanın avantajını sürerken, imtiyazını kullanırken (sonuçta erkeğe daha fazla değer verdiğimiz, erkek annesi olunca daha çok sevindiğimiz, erkek çocuk/torun deyince gözlerimizin parladığı, kız çocuğu duyunca “sağlıklı olsun da napalım” denildiği, yani erkeğin daha değerli olduğu bir gerçek. yok canım sana öyle geliyor diyecekseniz zaten patriyarka diye bir şey üzerine konuşmaya ve meseleyi devam ettirmeye gerek yok) sıkıntı olmuyor, o zaman bunun karşılığını verirken de olmamalı. aynı ilgiyi ve yatırımı ben görsem, benden beklenenlerin hepsini haklı bulurdum ve bunu abime de söylerim zaman zaman; hatta ne zaman zamanı, bundan dolayı çok sert kavgalarımız oldu. sonra lafıma geldi mi geldi, o ayrı.
    ama hem aynı yollardan geçmedim, bana aynı şekilde bir kültürel sermaye tevdi edilmedi, özgüvenim yerinde olsun diye bu kadar uğraşılmadı; eldeki kaynaklar eşit dağıtılmadı (burda da kaynak derken boğazdaki yatlarımız, katlarımızdan bahsetmiyorum. öyle bir şey yok. memur bi anne ve müzmin borçlu bi babanın nesi olursa, o yani), kaynakları da geç ya, size aile içinde fikrinizi söylemeniz vb. için bile eşit şartlar yaratılmadı, o zaman benden niye fedakarlık filan bekleniyor? bu eşitsizlik değil mi şimdi?
    zaten aileme yük olmayayım diye okuduğum süre boyunca çalışırken bir de neden mesela abim gibi krediler çekmem, bi sürü takside girmem filan bekleniyor, üstelik o üniversite hayatını gayet rahat geçirmişken. aynı şekilde muamele edilmiyor, ama aynı yükleri yüklenmeniz bekleniyor. ki bu sadece “bizim gibi aileler” (derken bir ailenin iç dinamiklerini bilmeden de böyle çuvala sokmamak lazım; bizi işletme okuduktan sonra yönetilecek şirket, firma filan beklemiyordu, dolayısıyla yorumdaki çocuk için üzülemicem, şirketini belli bi yere getirdikten sonra sanat tarihi okuyacak vakti olur, kendisi de üzülmesin) için geçerli de değil. van’da 6 çocuklu bi ailede hem dışarıda çalışıp eve ekmek getiren, hem evdeki işleri halleden ama hala abileri, erkek kardeşleri kadar söz hakkı olmayan kızlar mı erkeklerden aşağıda görülmüyor, eline geçen parayı müşkül durumda ailesine verdiği halde (ben de hep böyle yapmışımdır ve pek çok arkadaşımın da yaptığını biliyorum) dışarı çıkarken erkek kardeşi, abisi tarafından “ben erkeğim istediğimi yaparım” diye (tabii ki aileden de aldığı güçle) hırtlığa maruz kalan kız mı ezilmiyor, dışarıda çalışmasa da evin bütün işlerini halledip, evi çekip çevirip bir taraftan da işsiz abisini sürekli hoş tutmaya çalışan kız mı ezilmiyor; nedir genelleyemediğimiz?
    bence “rahat kız çocuğu” bu belirli sınıflardan gelen ailelerin kızlarıdır, asıl. diğer türlü abiye, erkek kardeşe yapılan iş güç baskısı bir biçimde onun da bu baskıyı kardeşlerine yönlendirmesine sebep oluyor zaten.ayrıca ben burada bir “süper” çocuk mitinden de bahsetmiyorum. yaptığı, başardığı ufak tefek şeylerde dahi erkeğin acayip pohpohlanmasından, kız çocuğunsa, isterse dünyayı parmağında çevirsin, bir zahmet takdir görememesinden bahsediyorum. eşitsizlik için bir de ayak altına alıp dövsünler mi illa ki, illa o zaman mı ikna olacağız? e, onu da yaptıkları vaki. ben burada bir mevzunun bir boyutundan bahsediyorum, her boyutu zaten tek bir deneyime sığdırılamaz, teorik konuşmuyorum, bir blog yazısı bu.
    ayrıca bir erkek çocuğun otoriteyle çatışması her zaman daha kolaydır. çünkü ona “yaramaz çocuk” olma ruhsatı verilmiştir zaten. cemaatin haşarı çocuğu olabilir, sınırları aşabilir, bu onun serüveninde beklenen bir şeydir. abim babamla hiç çatışmamış filan da değil, çatışmalardan sonra düzelmesi çok daha kolay çünkü aslında aynı yere bakıyorlar. ama ben hayatımın her dönemini ailemle çatışarak geçirdim, aştığım her çizgi çok da sert karşılandı, ama onarması o kadar kolay olmadı hiçbir zaman. onarılmıyor da zaten. çünkü çatışmacılık oyunu değil, hakikaten şiddetli ayrılıklar giriyor araya. o kadar şiddetli durum girdikten sonra parası olsa bile ailenin, senin alasın kalmıyor, kendin halletmek istiyorsun. ama sonra ilginç bir şekilde tam da bundan saygı görmeye de başlıyorsun. metinde bunu belirttim. bence o çizgiyi aşıp dürüstlükten taviz vermeden ilerlersen ailenle bir şansın olabiliyor. yoksa iş “bunlar da böyle” deyip o eylemden bu eyleme koşmakla geçmeye dönüyor

    • damla
      19 Mart 2015 - 20:13 | Permalink

      Tespitleriniz çok yerinde… yazdıklarınızın çoğunu bazende daha fazlasını başta kendi ailemde, kuzenlerimde, teyzelerim de ve arkadaş çevremde gözlemlediğim şeyler…Maalesef… Son bi kaç yıldır bazı şeyleri dile getirmeye çalışsam da pek faydası olmuyor. Direk kıymet bilmeyen, bencil, kıskanç, nankör ilan ediliyorum… Aileme göre zaten normali bu olduğu için benim söylediklerim ters geliyor

      Ellerinize sağlık…. güzel bir yazı olmuş….

  • leyla
    10 Kasım 2014 - 16:00 | Permalink

    Ben erkek cocugun daha degerli oldugu kanisinin yeni nesilde buyuk olcude yikildigini dusunuyorum. Ozellikle hic hoslanmadigim bir tabir olsa da ‘yesil burjuva’ dedigimiz ve ister istemez dahil oldugumuz bu kesim de artik dertlerimiz daha farkli ve daha basit. Kaynaklarimiz daha bol oldugundan bu kaynaklari harcamada alanindaki rahatlik ya da hayatimizi gecirmedeki rahatlik daha pnemli. Yani kiz cocuguni giydirmek daha zevkli ve buyutmek -uykusu,gazi- daha kolay. Ileride anneye daha cok yardimci. O yuzden kiz cocuk sevgisinde bir artis oldugunu dusunuyorum. Ya da yine zevk tatma konusunda kiz cocugu buyutmenin zevki ayri erkek cocugu buyutmenin zevki ayri. Ikisini de tatmak sanki cocuk dogurmadaki esas amac. Iste haz toplumu :) Allah hayirli cocuklar yetistirmeyi nasipetsin.

  • leyla
    10 Kasım 2014 - 16:04 | Permalink

    Ayrica erkek cocugun babanin isini devam ettirmesi altindaki baskisi konusunda ise dusuncem sudur; yeni nesildeki genel istek kolaydan para kazanma, sohret olma istegidir. Bunlari isteme mantiksizligi olacagina, babasinin isini devam ettirme sorumlulugu altinda sıkılsın daha iyidir bence. Tabii ki yararli bir amaci varsa da hayallerinin pesinde kosturma cesareti gosterebilsin.

  • büşra helvacıoğlu
    12 Kasım 2014 - 13:49 | Permalink

    işte haz toplumu yorumu süpermiş:)

    bilmem, dediğiniz gibi sınıfa bağlı bir şey de olabilir bu rahatlık hali. benden sonra gelen kuşakta da ama mesela abla büyük, erkek kardeş küçükse, erkek kardeş küçük, abla büyükse vb. kıza bir hırt davranmalar, erkeğe hayranlık beslemelerle filan karşılaşıyorum, üzülüyorum. halbuki kız çocuğa daha özen göstermek dinen de tavsiye edilen bir şeyken, enteresan.

    bana kalırsa çocuğa sorumluluk vermek filan kötü şeyler değil zaten, bunun orantısız dağılması kötü. ki o babasının şirketinin başına geçecek olan adamın da şirketin başına geçene kadar yemediği halt, yaşamadığı keyf kalmıyor genellikle; e zevkini sefasını sürerken iyi diğ mi paşam!

  • deniz
    15 Kasım 2014 - 12:25 | Permalink

    Elinizesaglik.

  • sevil
    28 Ocak 2015 - 12:35 | Permalink

    Harika bir yazi. Cok ince dusunulerek yazilmis besbelli. Sonuna katilamadim, belki daha kindarim sizden. Yazdiklarinizin sizin aileye ozel oldugunu soylemek icin cidden ya cahil olmaniz ya da isinize oyle geliyor olmasi lazim. Fakat toplumsal cinsiyetin oynadigi rol kadar, bahsetmis olsaniz da cok vurgulamadiginiz uzere, oteriteye itaat meselesi de cok onemli. Maddi beklentilerin tavirlar uzerindeki etkisini cok guzel anlatmissiniz, cok zevk aldim okurken. Fakat bu bir lutuftan cezaya da (blessing/curse dilemasi) donusebiliyor eger ogul itaati secmez de ozerklik talep ederse. Cogunluk filmini izlemis miydin? Tavsiye ederim.

  • Merve
    5 Mayıs 2015 - 18:50 | Permalink

    Çok güzel yazılmış, ellerinize sağlık. Kendi yaşadıklarınızdan yola çıkmışsınız ama bunun kesinlikle kendi ailenize özgü bir durum olduğunu sanmayın. Toplumun her köşesinde, her eğitim ve gelir seviyenizde sizinkine benzer aileler var. Yukarıda Doğukan bey kendi görüşlerini yazmış. Ben etrafımda pek çok insan gördüm kadın olduğu için ailesi tarafından haksız muamelelere maruz kalan. Tek kız evlat olup “kayrılan”ı da gördüm tabi ki, bir grubun varlığı diğerinin var olmadığı anlamına gelmez.

    Ben kişisel olarak deneyimlemedim yaşadıklarınıza benzer şeyler, ama şunu paylaşmak istedim. Ablam ve ben iki kızız. Babam da bir halam ve amcamla beraber 3 kardeş. Halamın soyadı değiştiği için o “sayılmıyor”, amcamın da çocuğu olmadı. Yani “soyu devam ettirmek” babamın üstüne kaldığı halde babam bunu yapamamış oluyor. Memlekete gittiğinde insanların mesafeli durduğunu farketmiş. Dediğim gibi, ben bir ayrımcılık yaşamadım, hatta babam hep kız çocukları olduğu için sevindiğini söylerdi, “Çünkü kızlar daha sevimli, daha söz dinliyor” derdi hatta! :) (Kadın boyun eğer zira) Yani pek olumsuz etkisini görmemiş olsam da bu aynı kafanın sebebiyet verdiği eşitsizliği reddetmeme neden olamaz.

  • zeynep iğde
    28 Şubat 2016 - 14:21 | Permalink

    genellikle erkek çocuklara yüklene değer ve bazı kimselerin yaşanmışlıkları olarak haklı bir yazı..fakat bu durum farklı yaşanmışlıklarda da değerlendirilmesi gerekir.misyon yüklenen, bazen genelde abi veya abla ki genelde evin büyük çocukları,bazen da büyük çocukların dağılıp gittikten sonra geriye kalan en küçük evlat, bazen günümüz açısından kadın egemen aileler yüzünden ebeveyne merhamet beklentisinin kız çocuklara yüklenmesi, bazen farkedilmemesi yüzünden ortanca çocukların sorumluluk paylaşımında ortada görünmemesi veya değer verilenlerin ortadan kaybolmasıyla ortancaların sonradan görev üstlenmesi…artırılabilir..mesele anne-babanın evlatlarını dünyaya getirme amaçları kendisine yaşlılığında bakması olmayıp Allaha layık, müttaki bir kul yetiştirmek olmalı…..bize yaşlılığımızda kim bakacak endişesine en güzel cevap ise Hz. İbrahimin eşi Sareyi Mekkeye bırakırken ve oğlunu kurban ederkenki teslimiyeti..

  • 29 Şubat 2016 - 14:18 | Permalink

    ben bu yaziyi cok begendim, yazara da kendi ayaklari uzerinde durabilmesi, kurban rolunu kabullenmemesi nedeniyle cok saygi duydum. maalesef bu sitede bile kadinlarin neden calismak zorunda olmadiklarini anlattiklari, toplum bizden beklemiyor, kadin calismak zorunda degil ki benzeri isyan ettikleri yazi ve yorumlar oldugu surece kiz cocuk erkek cocuk ayrimi surecek sanirim.

  • Hulya doğan
    2 Mart 2016 - 07:58 | Permalink

    Kadınlar, ezilmişliğin tüm acılarını ezerek çikartmaya çalısıyorlar. Eskiden çocuklarını ezerek yükselmeye çalışırlardı. Şimdi direk erkek topluluğuna yöneldiler. Ne yapıyor; Erkeği toplum önünde küçültüyor. Hiçleştiriyor. Ben de okuyorum ben de para kazanıyorum ben de aldatıyorum…kadında benci, biz olamıyor. Ama erkeksiz bir hayatta düşünemiyor. Tek başına varolamıyor. Evlense erkeği çekemiyor. Evlenmezse toplum baskısını uzerinden atamıyor. Eleştirdiği aşağıladığı erkekle elele yanak yanağa görünüyor ama özleşemiyor. Ego ruhtadır. Başının örtüsü ve görüntü kişilik simgesi olabilir ama karakteri örtmez. Yusuf ile Züleyha en güzel kanıt kadın toplumu için..kadın erkek için yanıp tutuşuyor ama ona eziyet edip aşağılamaktan geri kalmıyor. Kadın erkek sorunu yok Ego sorunu var. Bir erkekten hoyratlıkları için boşanan bir kadın neden ara vermeden başka bir erkeğin himayesine girer ki…

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir