REÇEL

Mülksüzler

Toplantıları, aile arasında sırayla yaptığımız için eğer sıra kadın bir mirasçıdaysa, misafirlere çay servisi yapmak evin beyine kalıyordu. Çünkü hanım toplantıya dâhil olmalıydı. Mirastan gelecek pay hatırına çaylar seve seve servis edildi her daim.

Konuk Yazar: fatma özkaya

Kırsalda küçük bir yazlık inşa etmek için yer arayışına giren arkadaşım, hafta sonu arsa görmeye gitmişti. Baktıkları arsanın yolu yokmuş, o sırada komşu arazinin sahibi olduğunu söyleyen bir kadın yanlarına gelerek kendi arazisinden bir kısmı yol için satabileceğini söylemiş ve bunun nasıl olabileceğini her zaman her konudan çok iyi  anlayan erkeklerle konuşmaya başlamış.

Arkadaşım kenardan biraz da hayretle izlerken bana mesajla durumu anlattı. Bu durum, yirmi yılı aşkın bir zamandır dedesinden miras kalan arazileri, her geçen gün ölümler ve doğumlarla sayısı değişen mirasçılar arasında hakkaniyetli ve herkesin razı olacağı şekilde paylaşabilmek için çabalayan benim için tanıdıktı. Ama konu üzerinde düşünmeye neden olan bu aşinası olduğum durum değil, arkadaşımın kadının mülkiyetinden aldığı güçle görece erkeklik alanında  söz söylemesini “Bu yerel feminizm değil ise nedir?” diye yorumlamasıydı. 

Birden aklıma o miras paylaşım toplantılarında kadınların nasıl konumlandığı geldi. Belki de hayatlarında sadece bu anlarda, erkek kardeşleriyle eşit durumdaydılar ve medeni kanun sayesinde onların DA rızası olmadan paylaşım mümkün olmuyordu. Ama kanun kız ve erkek çocuklarını eşitlese de işleyiş hep öyle yürümüyor. Daha birkaç gün önce genç bir arkadaşım babasının Hacc’a gitmeden önce onlara bıraktığı mektubu tesadüfen okuduğunu ve mektupta miras taksimi yapan babanın, mallarını oğullarına bırakıp “Derya’ya da üç beş kuruş verip razı edersiniz” dediğini anlatmıştı.

Bunun çok yaygın bir durum olduğunu, değil Medeni Kanun’a, İslam’ın kardeşler arasında ⅓ oranındaki miras hakkına dâhi uymaya razı olmayan “dindar” erkeklerin, üç-beş kuruş vererek kızlarını razı etmek istediklerine aşinayız. Buna rıza göstermeyip haklarının tamamını da değil, üç beş kuruştan fazlasını isteyen “arsız” kızların erkek kardeşleri ve onun çocukları tarafından “kötü hala” diye damgalandığını özellikle kırsal kökenliler çok iyi bilir. 

Ama bizim aile için bu sözlü hukuku geçersiz kılan bir durum söz konusu: Çünkü kök muris olan dedem çok geride kalmış, anne babalarımız da vefat etmiş, sözlü olarak yapılan taksimatı kabul eden hiç kimse hayatta değil artık. Bizlerin de yaşları büyümüş, çocuklarımız hatta bazılarımızın torunları olmuştu. Haliyle patriyark otorite üzerimizden kısmen kalkmış, erkek kardeşlerimizle eşit düzlemde yüz yüze/karşı karşıya kalmıştık. Bu eşitlik zihinlerin içinde yoktu  tabii kadını erkeği bu patriyark düzenin erkek egemen paradigmasıyla yetişmiştik. Mirasçı erkekler kendi kız kardeşlerinin üzerine baskı kuruyor; daha değerli arazi parçalarını kendileri için talep ediyor; kız kardeşler de “Niyeymiş?” diye ayak diriyor, sinirler geriliyordu (Hatta bu toplantılardan birinde benimle aynı yaşta kuzen çocuğu üzerime yürümüş, “Kocalarınız nerede kadınlar mal paylaşımından ne anlar?” diyerek ortamı iyice germişti. Uğradığım bu muameleyi çekirdek ailemin erkeklerine bildirmemiş, onların ailenin kadınına yapılan bu saygısızlığı “erkeklik onuru” meselesi yapıp karşı hamle yapmasından çekinmiştim).

Biz, daha işin başında ilkesel olarak bizzat hak sahibinin görüşmelere katılmasını istediğimizi, özellikle mirasçı kadınların kocalarının toplantılarda söz haklarının olmayacağını  “Elin oğlunun bizim dedemizin malı üzerinde söz hakkı olamaz” diyerek belirtmiştik. Bu kural erkeklerin çok hoşuna gitti, çünkü karşılarında damat ya da enişte de olsa (pejoratif anlamla) bir erkekten ziyade kadının olması ellerini güçlendiren bir durumdu. Bu kurala rağmen sadece bir kadın mirasçı kendi söz hakkını kocasına bıraktı. O da karısının hakkını bir güzel savundu.

Dedim ya, eşit düzlemde karşı karşıyaydık; ama nihayetinde bu toplumun çocuklarıydık. Kadınlar, erkek kardeşlerinin lehine haklarından feragat etmeleri gerektiğini düşünüyorlar içten içe, ama bunu engelleyen bir şey vardı. Kök muris geride kalmış ve mirasçılar aşağı doğru çoğalmış, dolayısıyla akrabalar arasındaki duygusal bağ da gevşemişti. Erkek kardeş lehine fedakârlık yapmak demek; onun çocuklarını kendi çocuklarına tercih etmek demekti. Yani kendi payından vazgeçtiği arazi, erkek kardeşlerin çocuklarının kazanç hanesine yazılacaktı. Kadınları bunu yapmaktan alıkoyan asıl gerçek buydu! Örneklersek;

1000 metrekarelik bir arazi kız ve erkek kardeşi ile yarı yarıya değil de, erkeğe yarıdan biraz fazla verilerek pay edilsin. Kadın 400 metrekare erkek ise 600 metrekare alsın. Sonraki nesil arasında fark şöyle oluyor: Kadının çocukları 200 metrekarelik arazi sahibi olur iken, erkek kardeşin çocukları ise 300er metrekarelik araziye sahip olur. Eğer üçüncü kuşakta da, kız ve erkek çocuklar arasında eşitsizlik sürdürülürse, bu sefer erkek çocuğun oğlu 400 metrekare, kızı 200 metrekare alırken; kız kardeşin oğlu 300 metrekare, kızı ise 100 metrekare arazi alıyor. Yani kız kardeşin kızı en yoksul oluyor. Eşitsizliğin aşağı doğru nasıl derinleştiğini görüyor musunuz?

Bu şekilde kuzenler arasındaki eşitsizlik büyüyordu. Tabii bu çocuklar kendi yeğenleriydi. Ama aynı zamanda da başka bir kadının (yengenin) çocuklarıydı. Başka bir kadının çocukları kendi çocuklarından daha büyük bir araziye sahip olacaktı (Kötü hala iş başında)!  Evet, burada kız kardeş kendisini erkek kardeşiyle değil, yengesiyle yani yine bir kadınla bir tutarak dededen kalma mirasına sahip çıkıyordu ama niyet ne olursa olsun sonuçta erkek kardeşiyle E-ŞİT-LE-Nİ-YOR! Şimdiye kadar dondurmanın çoğunu, köftenin büyüğünü, koltuğun rahatını, yatağın yumuşağını alan erkek kardeş şimdi arazinin iyisini A-LA-MI-YOR-DU! Bu o ünlü erkek yazarın dediği gibi “macunun tüpten çıkması” demekti. Kadınların mülk üzerinde söz hakkı olması, güç sahibi olması demekti.

Toplantıları, aile arasında sırayla yaptığımız için eğer sıra kadın bir mirasçıdaysa, misafirlere çay servisi yapmak evin beyine kalıyordu. Çünkü hanım toplantıya dâhil olmalıydı. Mirastan gelecek pay hatırına çaylar seve seve servis edildi her daim.

Kişisel tecrübe ve gözlemlerime dayanan miras konusundan ülkemizdeki nafaka tartışmalarına geçmek istiyorum. Çünkü kadınlar arasında bile süresiz nafakanın hakkaniyetli olup olmadığı konuşuluyor zaman zaman. Tıpkı erkek kardeşiyle eşit mirası hak edip etmediği gibi… O nafaka nasıl kadınların hakkı bir analoji kurarak anlayalım:

Süresiz nafaka hakkı, uzun soluklu bir kadın mücadelesinin kazanımı. Devlet, kız evladına [çünkü yasa koyucu iktidarın, seçmen kitlesinin yarısını oluşturan kadınların DA oyuna ihtiyacı var] tanıdığı bu minik telafi edici avantajı, yasayla koruma altına almıştır. Nafaka da, tıpkı medeni kanunun miras hukuku gibi, pratikte işlemese de kâğıt üzerinde geçerli! Patriyarkal sistem ve devlet baba, kız ve erkek evlatlarına, tanıdığı imkânlar açısından, eşit davranmayıp, yıllar boyunca pay edilen arazi örneğinde olduğu gibi, yani imkânın çoğuna erkek evladına, zırnık kadarını da kız evladına vermiş. Erkekler zengin güçlü kadınlar ise yoksul ve zayıf kalmış. Dünya kurulduğundan bu yana devam eden bu eşitsiz düzenin günümüze yansıyan sonuçları araştırmalarla ortaya konuyor. Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir araştırmaya göre, dünya üzerinde arazi sahibi olan kadın oranı %1. Evet yüz arazi sahibi kişiden sadece bir tanesi kadın! Ülkemizde ise %65 e %35 gibi bir oran yansıyor verilere, fakat asıl tasarruf sahibinin kadın mı erkek mi olduğu tartışılabilir bir konu.

Bu tarihi avantajları sayesinde güçlenen erkekler, kazandıklarının küçük bir miktarını (ortalama 300 TL kadar) zaten yoksul olan ve evlenip ayrılarak bu yoksulluğundan kurtulacak yollar bulma şansı iyice azalan kadına vermemek için türlü biçimlerle itirazlar geliştiriyor, kampanyalar yapıyor, toplumun ileri gelenleri ve kanaat önderlerini gerçek dışı mağduriyet hikâyeleri ile ikna etmeye uğraşıyor, iktidarın yasayı değiştirmesi için kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.

Büyük mücadelelerle kazanılan nafaka hakkı zaten cari olarak işlemiyor, erkekler ödemiyor kadınlar da üç kuruşun peşine düşmekten yılıp nafakadan vazgeçiyor. Hâl, böyle olmasına rağmen sanki süresiz nafaka, mağduriyet oluşturuyor algısı ısrarla yayılmaktadır. Nafaka karşıtlarının, dindar camiayı etkilemek için öne sürdükleri en önemli argüman: “İslam’da nafaka yok mehir var”. Siz kime ne anlatıyorsunuz! Türkiye’de mehir ödeyen kaç erkek var? Alın sayıyı vurun genele, istisnanın da istisnası bir durum. Ki mehirin, boşanma karşılığı diye bir şartı yoktur.

Hadi işletin dini kuralları, verin mehirleri peşinen nikâh kıyıldığı gün, öyle evlenin. Misal; mehir diye oturduğunuz evin tapusunu karınıza verdiniz. O evde ailecek oturduğunuz için kadına kira ödemek zorundasınız, çünkü mehirin tasarrufu kadına aittir. Mehir vermenize rağmen karılarınız sizin hiç bir işinizi yapmak, çocuklara bakmak, hatta çocukları emzirmek zorunda bile değildir*.  Buyurun, kirli çoraplarınızı kendiniz yıkayın. Yok öyle, her akşam hazır sofraya oturup yemeğin tuzuna; salatanın sosuna laf etmek. Şimdi “İslam’da nafaka yok mehir var” bahsini kapatıp devam edelim.

Erkeklerin gelirlerinin düşük olması başka bir sorun, bununla mücadele başka bir alanın konusu. Nafaka meselesinde ise sorun düşük de olsa o gelire kadınların hiçbir şekilde sahip olma imkânının olmayışı. Evlilik kadınların hayatını kesintiye uğratıyor. Nasıl olsa evlenecek kocası bakar diye, kız evlatlar eğitim ve maddi sermaye olanaklarıyla, oğullar gibi kendilerine yeterli olacakları bir duruma gelmeleri için, donatılmıyor. Aksi durumlarda da hem çalışmaya özendirilmiyor hem de çalışmak isteyenlerin önüne engeller çıkartılıyor. Hiçbir zaman erkeklerle eşit işe eşit ücret alamıyor ya da güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Her durumda yaşamak için bir erkeğe muhtaç bırakılıyorlar, koca baba kardeş hatta oğul…

Kadınların ev içinde verdikleri emek kendilerine hiçbir getiri sağlamazken, bazen zorunluluktan ya da kendi isteğiyle dışarıda çalışan kadın, ev içindeki “sorumluluklarını” yerine getirmeye devam ediyor. Erkekler, kadınların bu emeği sayesinde kazandıkları ZAMANI işlerine harcarken, bu işlerden elde ettikleri kazancı sadece kendilerinin kabul edip zenginleşip güçlenmeye devam ediyor. Bu gücün verdiği güvenle evleri için harcadıklarını ise kadınların üzerinde baskı aracı kullanıyorlar. Karılarını boşayıp ikinci kez evlendiklerinde ise güç dayanakları olan kazancın ya da birikimin bir kısmını, boşandıkları kadına verdikleri için yeni evlendikleri kadın üzerindeki iktidar güçleri azalıyor. Bunun yanında iki kadının da çocukları varsa işin içine iştirak nafakası da giriyor ve iki kadın bazen doğrudan bazen de dolaylı çatışıyor (İştirak nafakası, çocukların velayetini alan tarafa, diğer tarafın çocukları için ödediği pay. Nafaka karşıtları genellikle bu payı da boşandıkları kadına veriyormuş gibi ödedikleri nafakanın yüksek rakamlı görünmesini sağlarlar). Bu sefer başka bir anlamda da olsa iki kadın karşıt pozisyonlarda, farkında mısınız! Yukarıdaki kötü hala miti burada kötü üvey anaya dönüştü.

Ne zaman ki, bu sistem kadınları imkânlarından eşit yararlandırır, bin yılların açığının kapanması imkansız tabii ama toplum kadınlı erkekli zihinsel bir dönüşüm yaşar ve sistemin imkanlarından eşit şekilde yararlanmaya başlayıp kadınlar da güç kazanmaya başlar, ancak o zaman sizin hem ağlayıp hem de ödemediğiniz nafakalara ihtiyacı KAL-MAZ! Ezcümle ödemediğiniz nafakayı kaldırmak için kampanyalar düzenleyip meclis kapısını aşındırarak yasamaya baskı yapacağınıza enerjinizi imkânların eşitlenmesi için harcayın da siz de kurtulun biz de KUR-TU-LA-LIM

Not: Miras hukuku konusunda kız kardeşlerime danışmanlık vermeye hazırım. 

*: İlgili tartışmalar, yazar tarafından başka bir yazıda detaylıca ele alınacaktır.

Görsel: Keyvan Mahjoor


Konuk Yazar

3 yorum

  • Nafaka mağdurları(!) öyle çok ağlıyorlar ki her mecrada ben de yüksek meblağlar söz konusu sanıyordum. Şaka gibi gerçekten.

  • Yazınızı su gibi okudum.Hayatın tam içinden Kadınlar haklarını bilip ne olursa olsun sahip çıktığında ( haksız ve adaletsiz yakınlarına) güçlü kız çocukları yetiştirecektir. Çok teşekkür ederiz❤️❤️