Genel

Kızkardeşlik Ama Kimin İçin?

Yazar: Z.

 

b15c8757-9108-4c78-8e8e-44543ea1a6c7
Görsel:
Nguyen Khac Chinh 

Yayın hayatının 1,5 yılından fazlasını deviren Reçel Blog okurlarının da malumu olduğu üzere benzer dertlerden muzdarip bir grup kadının dert anlatma, sesini duyurma platformu olduğu kadar sorunlara çözüm bulma arayışının da bir aracı oldu. Benim zihnimde ancak belli belirsiz bir yeri olan “Kızkardeşlik” kavramından ne anladığımız meselesi de, böyle bir arayışın mecralarından biri olarak kurguladığımız Reçel atölyelerinin ev konulu ilk buluşmasından beri kafamda dolanıp durmaya başladı.

Merak edenler atölyede neler konuştuğumuzu şuradan okuyabilir ama ben ilgili kısmı kısaca özet geçeyim. Zaten atölyenin konusu genel anlamda ev olmasına rağmen, atölyeyi domine eden ev tanımı aileye ait olan, yani ya anne babayla ya da kocayla yaşanan ev idi ve eve dair meseleler de bu aile evlerinde yaşayan kadınların meseleleri idi. Eve dair sorunlardan üzerine en çok konuşulan ve çözüm arananı ise evli kadınların sorunlarıydı. Kızkardeşlik konusu da işte tam bu noktada, şu bağlamda ortaya atıldı:

“Evin işleri, sorumluluğu, iş bölümü, evin bizden bekledikleri vs. üzerine konuşuldu. Tabi ki, erkeklerin evde üstlendikleri roller, kadın-erkek rollerinin öğrenilmişliği, bizim bu rolleri ne kadar sahiplendiğimiz ve devam ettirdiğimiz, bunları değiştirme imkanları ve umutları konuşulanlar arasındaydı. Burada mahalle ve komşuluğa da girdik elbette. Komşusuzluk dedik aslında ona. Fatma Abla (atölyenin moderatörü) burada “kızkardeşlik”i böyle bir şeye eviremez miyiz, diye sordu. Biraz bunun üzerine konuştuk. Yani evin, çoluk çocuğun yükünü paylaşmak, birbirinin yanında olmak, hatta çocukları birlikte büyütmek gibi.”
 
Yani özetle, çocuklu kadınlar iki saat nefes almak ya da başka işlerini halletmek istediklerinde çocuğu bırakacak komşu/aile bulamadıkları için bu dayanışmayı arkadaşları olan kadınlardan görmeliydi. Atölyeye katılanlar arasında genel bir kabul gören bu konsept benim için ortaya atıldığı andan itibaren bir miktar sorunluydu. Rumeysa’nın “Torununa Bakmak Zorunda Olan Anneler” yazısı ve yazı bağlamında dönen tartışmalar ile de tekrar kafamı kurcalamaya başladı. Anneanne/babaannelerin zaten kendi hayatlarının büyük kısmını çocuk bakmakla geçirmişken bir de kızlarının/gelinlerinin çocuklarına bakmaya mecbur bırakılmasının haksızlık olduğunu ifade eden ve üzerine yapılan yorumlarda yine yukarıda bahsettiğimiz tarzda bir çocuk bakımı dayanışması önerileri gündeme gelen yazıda benim ilgimi çeken kısım şöyle:
 

“Kendi hikayemde başka bir yol olarak yakınımdaki genç arkadaşlarımdan da yardım istedim. Birincisi, her ne kadar mezuniyet sonrasındaki kadar garip bir çukura düşmemiş olsalar da onların da kendi yoğunlukları düzenli bir bakım ilişkisinin önüne geçti. Bir de şunu fark ettim, sadece kadınları arıyorum ve soruyorum. Ben anne olana kadar bez bile bağlamamışken çocuk bakımına dair maksimum eğilim ve uzmanlığı yine gençler arasında kadınlardan bekliyorum.”

Rumeysa’nın kendi hikayesinde bir çıkış yolu olarak denemeye giriştiği ve sonra bunun ardındaki örtülü algıyı farkedip samimice dile getirdiği şey Kızkardeşlik diye ortaya atılan dayanışma önerisiyle ilgili çarpıklığa mükemmelen işaret ediyor bence. Tasarlanan kızkardeşlik, bir hiyerarşi üzerine oturuyor ve gizliden gizliye kimin hayatının asıl kimin hayatının o asıllığa doğru giden yolda bir geçicilik olduğunu söylüyor. Tıpkı ev konulu atölyede yalnız ve arkadaşlar ile yaşanan evlerin sadece nüans olarak geçip aile evlerinin asıl konu olması gibi.
 
Bahsedilen kızkardeşlik dayanışmasının tek yönlü bir işleyiş şeması var. Bekarlar, çocuksuzlar ya da çocuklu kadınlar başka çocuklu kadınların çocuklarına bakarak onların yükünü hafifletiyor, gerekirse birlikte büyütüyor, belki yemeğine, bulaşığına, temizliğine yardım ediyor. Fakat bu ok asla tersine dönmüyor. Diyelim ki sınav haftasında yemek yemeyi, uyumayı unutmuş bir öğrencinin evine evli bir kadın “Kızkardeşlik” dayanışması adına temizliğe gelmiyor. Hem işi hem yüksek lisansı aynı anda götürdüğü için son akşam kırmızı gözlerle sunum yetiştirmeye çalışan bekar kadına çocuklu bir kadın benim çocuklarım zaten çoktan uyudu, yardım edeyim sunumu hazırlamana demiyor. Bu kızkardeşlik hiyerarşisi doğrultusunda daima evli ve çocuklu olanın yoğunluğu daha mühim bir yoğunluk kabul edildiği gibi yine evli ve çocuklu olanın kendine zaman ayırma ihtiyacı da daha gerçek bir ihtiyaç olarak görülüyor. O yüzden bekar ya da çocuksuz olanın kendine ayıracağı zamanı kızkardeşlik adına evli ve çocuklulara aktararak hiyerarşinin bekasına katkıda bulunuyoruz.
 
Kızkardeşlik hiyerarşisinde evli ve çocukluların “asıl”lar olarak görülmesi elbette diğer kadınların da günün birinde bu yollardan geçeceği algısıyla el ele gidiyor. Kızkardeşlik de birbirimizin dertlerine elimizdeki imkanlar ile ne kadar çare olabileceğimiz hassasiyetinden çok toplumsal görevimiz olan eş ve anne olmanın bir uzantısı olmaya daha yakın bir yerde kalıyor. O bezi günün birinde zaten değiştireceğimiz için kızkardeşlikte staj yapmak makul görülürken; işimiz, okulumuz ve bekar hayatımızın geri kalan sorunlarının ise kendi bireysel sorunlarımız olduğunu bilmemiz ve hiyerarşinin üst kademelerindeki kadınlardan benzer bir yardımı beklemeden tek başına çözmemiz gerekiyor.
 
İşin diğer bir boyutu ise tüm bu kızkardeşlik stajının evlilik ve çocukluluk gerçeğinin diğer yarısı olan erkeklerin sorumluluk alma eksikliğini gidermek üzerine kurgulanmış olması. Bu kurgu erkeklerin davranışlarını değiştirmekteye uğraşmaktansa kadınlardan destek alarak sorunlu bir gidişatı sürdürmeyi hedefliyor. Elbetteki bu noktada herkesin hikayesindeki değişkenlerin farklı olduğunu hatırlamak gerekir. Gerçekten sorunlu evliliklerin içine sıkışıp kalmış, kocaları pek öyle laftan anlamayacak ya da böyle bir girişimin bedelini ağır ödeyecek kadınlar elbette mevcut. Bununla birlikte benim gözlemlediğim, yukarıda bahsettiğim kızkardeşlik konseptinin büyük anlamda bu kategoriler dışında bir çevre tarafından üretildiği. Evliler tarafından dile getirildiğinde masum bir yardım isteği olarak da okunabilecek bu konseptin henüz evli olmayanlar tarafından da benimsenmesinin işaret ettiği en vahim nokta şu bence: Böylesi kurgulanmış bir kızkardeşlik erkekler ile daha sağlıklı birliktelikler üretmemize imkan sağlamaz, aksine süregelen sorunlu düzenin evli kadınların biraz daha az acı çektiği haliyle devamına yarar. Üstelik bunu öyle sinsice ve devrimci görünerek yapar ki evli olmayanları bile “E madem ancak başka kadınların yardımı ile sürdürebiliyoruz, öyle ise biz bu adamlarla niye evleniyoruz?” diye sormaktan alıkoyar.
 
Tüm bu noktalar göz önünde bulundurulduğunda evli ve çocuklu kadınların ev içindeki problemlerine özellikle de çocuk bakımının yüküne çözüm olarak ortaya atılan “Kızkardeşlik” konsepti bana kalırsa sahte bir dayanışma görüntüsü üzerinden makul kılınmakta ve evlilik içi cinsiyet rollerinin dağılımını onayladığı ve hatta kadınlara düşen rolü bütün kadınlar arasında pay ettiği gibi zaten mevcut olan kadınlar arasındaki hiyerarşiyi de (Evli ve çocuklu > Evli ve çocuksuz > Bekar) pekiştirmektedir. Elbette ki bu bir çığlığa karşılık getirilmiş bir çözüm önerisidir ve önemsiz değildir. Fakat ben kendi adıma bu hiyerarşik kızkardeşliğin geçici ve anlık faydalarının yanında sunduğu algı bakımından yol açacağı zararın daha büyük olacağını seziyorum. Reçel Blog’un ise yazarıyla okuruyla inşa ettiği 1,5 yıllık serüveninden belli olduğu üzere başka türlü arayışlara ve daha parlak çözüm önerilerine platform olmaya devam edeceğine inancım tam.
 

8 Yorum

  • rumeysa |REÇEL
    18 Mayıs 2016 - 12:04 | Permalink

    Yazıyı okuduğumda daha uygulanmayan bir kızkardeşliğe fazla yüklenilmiş gibi geldi, ne yalan söyleyeyim :)
    Ama yine de tabii ki kafamızdaki dayanışmanın ancak çocuklar ortalıkta olduğunda değerli hissedilmesinde büyük problem var. O konuda hemfikirim. Yine de bence şu anki hayatlarımız içinde birinden yardım isteyecek kadar “çaresiz” hissettiğimiz ilk yer sanırım çocuk bakımı söz konusu olduğunda oluyor, en azından bende öyle oldu. Her şeyi bir şekilde ayarlayıp, egolarımıza ve yüce benliğimize halel getirmeden geçirdiğimiz hayatlarımız içerisinde söz konusu olan şey çocuk olunca başlayan 7/24 mesai bu hayatın tek başına yaşanmadığını hatırlatıyor bize bence. En azından ben bu kızkardeşlik tahayyülüne bakıyor olsam öyle derdim. Buradaki analize göre fazlaca polyannaca olabilir tabii, ama açıkçası böylesi tahayyülleri uygulamaya koyma çabalarına şekil verirken göz etmemiz gereken noktaları işaret etmekle gömmek arasında çok ince bir çizgi var, bu yazı çizgiyi aşmış demiyorum ama yapılası şeyleri motive edecek yöntemleri işaret etmek bana daha faydalı geliyor.
    Mesela biz arkadaşlarla cidden çocuk bakımını paylaşacağımız bir modeli zorlamayı planlamaya çalışıyoruz bayadır. Bunun dışında bizi darlayan hangi dertlerimiz var? Bekar/öğrenci hayatımı oldukça unutmuş halde olduğumu üzülerek fark ediyorum ve görüyor ve arttırıyorum, bekar kadınların dayanışmaya ihtiyaç duyduğu ve birlikte yapmak istediği işler neler? Annelerin öğrenci evlerini temizlemesinden bir adım ötede bir mantık mı yürütmek gerek?
    Bir de bu kadın erkek arasındaki ilişkilerdeki problemleri derinleştirecektir, buna katılıyorum. Ama yine de kadınlar öyle ya da böyle, ne kadar muhalif olursa olsun bu çukura düşüyor ve bir yandan ilişkinin dışındaki değişkenler de kişinin özellikle çocuk bakımını ortaklaştırmasının önüne geçiliyor. Mesela adam çalışırken patronu rahatlıkla kafasına göre mesai koyabiliyor. Ya da ne bileyim iş seyahatleri vs. söz konusu olduğunda adam ben babayım diye gitmemezlik yapamıyor. (Başıma geldi oradan biliyorum :)) Verili durumu değiştirmeyi hayal ederken verili durumun mağdurlarını da görmezden gelmeme taraftarıyım ben açıkçası. Yazının işaret ettiği farkındalık çok ama çok değerli ve hep aklımızda tutmamız gereken bir şey, ama nasıl düzenlenebilir bir bakmak gerek…

  • Feyza |REÇEL
    18 Mayıs 2016 - 13:05 | Permalink

    Ben de uygulanmayan bir kızkardeşliğe fazla yüklenilmiş hissindeyim, o açıdan Rumeysa’ya katılıyorum.Fakat bu kendi konforunu bozup başka kadınlara dayanışarak kendine yeni hatlar açabilmenin önemli bir mücadele alanı olduğunu anlatması açısından yazı çok önemli. Yani bu yalnızlıklar dünyasında çocuk bakımını paylaşmanın hala çok eksik ve önemli bir kızkardeşlik pratiği olacağının altını çizerek, bizi bu kadar yalnızlaştıran rutinlerimizi sorgulamak da gerekiyor tabii. Neden bu kadar vaktimiz yok? Bizim hayatımızdaki değerler hiyerarşisi nedir? Evlilik bekarlık dışında zaman ekonomimizi yaratan başka ne tür hiyerarşiler var? Çok yere gidebilecek bir tartışma. Z.’ye yazı için teşekkürler.

  • Fatma
    18 Mayıs 2016 - 13:57 | Permalink

    “Bahsedilen kızkardeşlik dayanışmasının tek yönlü bir işleyiş şeması var. Bekarlar, çocuksuzlar ya da çocuklu kadınlar başka çocuklu kadınların çocuklarına bakarak onların yükünü hafifletiyor, gerekirse birlikte büyütüyor, belki yemeğine, bulaşığına, temizliğine yardım ediyor. Fakat bu ok alsa tersine dönmüyor. Diyelim ki sınav haftasında yemek yemeyi, uyumayı unutmuş bir öğrencinin evine evli bir kadın “Kızkardeşlik” dayanışması adına temizliğe gelmiyor.”
    “kızkardeşlik” önerisini ortaya atmış kişi olarak özellikle şu noktaya şiddetle itirazım var.
    Kişisel öykümde özellikle ailerinden uzakta olan öğrenci kadınlarla sağlam bir dayanışma var. aynı dayanışmayı özveriyle sürdüren başka kızkardeşler ( ablalar) tanıyorum. Tek beklentileri şimdiye kadar çeşitli şekillerde engellenmiş kadınların okul hayatını kolaylaştırp yardımcı olmak, başka herhangi bir beklenti ve amaç olmaksızın.
    Kızkardeşlik dayanışmasında birbirinin yolunu açmak engelleri kaldırmak, toplumsal hayatta erkeklerin lehine olan eşitsiliğin değişmesi için çabalama bilincide olmalı. Günümüz pratiğinda çocuk bu engellerden biri olduğu için o günki ev atölyesinde kızkardeşlik dayanışması çocuk etrafında konuşuldu. Ama benim önerim sadece çocukla kısıtlı değil maddi manevi dayanışmanın tümünü içeriyor. Yine kendi hayatımdan örneklemem gerekirse kişisel tek kuruş geliri olmayan biri olarak oek çok etkinlik konferans toplantılara katılmak istediğimde ulaşım ve konaklama giderlerimi hem biyolojik hemde seçilmiş kızkardeşlerim karşılıyor.
    Başka bir itirazı Rümeysanın yazısınada yapmayı düşünmüştüm. Çocuklar biyolojik ailenin dışında tüm topluma emanet edilmiştir ön kabulum var. bu kabulün Kurani ve ahlaki olduğunu düşünüyorum. yani hepimiz hepimizin çocuklarından sorumluyuz. Sorumluluğumuz gereği üzerimize düşeni yapmalıyız. Dolayısıyla bir çocuğun büyümesine yardımcı olmak ne büyük annelere nede”kızkardeşlere” yüktür!
    Genç annelerin çocuklarını büyükannelere emanet etmekteki çekincelerinin bir nedenide anne-kız, gelinkayınvalde arasında dozu değişsede doğal olarak var olan gerilim. Çocuklarının her ihtiyacının giderilmesinde inisiyatifi kendi ellerinde tutma isteği, emanet edilen büyük anneye güvensizlik onun çocuğu yanlış besleyeceği yanlış eğiteceği kaygısı. Bu durum çocuğa bakanı da tedirgin etmekte aslında keyf olması gereken bir durum külfete dönüşmekte ( burası Rümeysa’nın yazısına eleştiri)

    Bu yazıda hak verdiğim yer ise evilik içi rollerin değişimi. Bu rollerin değişimi için mücadele ederken dünden yarına değişmeyeceğini de biliyorken, kadınlar arasında adı konulmamış bir dayanışma zaten varken bunun adını kızkardeşlik olarak dillendirmenin ne sakıncası var.
    Sevgiler canım kızkardeşlerim:)))

    • rumeysa |REÇEL
      19 Mayıs 2016 - 13:20 | Permalink

      Kendi kısmımla ilgili cevap vereyim: O gerilimi ben de yazmıştım aslında: “Bu ironik hali bir tarafa bırakırsak üst kuşağımızdaki kadınları, kendi “ulu” işlerimiz için kilitlediğimiz yetmiyormuş gibi, bir de onların “tasvip etmediğimiz” bakım/çocuk yetiştirme tercihlerini görmezden gelip ve hatta onlara kötü davranıp kendi mükemmel hayatlarımızı yaşamaya, ya da en azından para kazanmaya devam ediyoruz. Bu durum bir tek bu üst kuşak kadınlar uzakta oturduğunda ya da çalıştığında mümkün olamıyor ki o durumda da çalışan annenin kendisi gibi bu uzakta olan ya da çalışan ebeveyn sonsuz vicdan azaplarına hapsediliyor.”
      Çocuk bakmak bence yine de “tadında” zevk veren bir şey, yaş aralığında bağlı bir şekilde de maksimum 8 saat :) Saat bile verebilirim :) Çünkü herhalukarda odaklanmayı, işi gücü bir kenara bırakmayı ve günlük rutinden çok uzakta şeyler yapmayı gerektiriyor ve bunu herkesin paylaşması gerektiği konusunda hemfikir olmakla birlikte hala uzun süreli motivasyonu sağlayacak bir iş olduğuna inanmıyorum.
      Beraber ve yalnız zaman geçirmeye ihtiyaç ve hakkı var anneanne/babaanne torunun ama bunun zorunluluk haline gelmesi bana yine de o keyif meselesini bitiriyor gibi geliyor….

  • 21 Mayıs 2016 - 22:12 | Permalink

    Buraya her yorum yazışım ufak bir tedirginlik yaşamıyor değilim açıkçası kadınların söz söyleme zeminlerini işgal ediyor olma ihtimalinden ötürü, fakat yazarın “ince” gördüğü mesele beni epey celbetti. Onun için yazamadan geçemeyeceğim.

    Naçizane kafa yorduğum bir mevzu olan ev ve evlilik meselesinde kadınların yaşadığı daralmalar ve darlanmalar bu zeminde sıklıkla tartışılıyor. Rümeysa’nın çocuk yapmak ve büyütmekle ilgili paylaştığı anekdotlar da epey kıymetliydi. Tam da bu noktada esasan bir ayırım da ortaya çıkmakta. Kendini feminist olarak tanımlamaktan imtina eden (Müslüman olarak da nitelersek doğru olur mu emin değilim) kadınların, feminist tartışmalarda çok da makbul bir pozisyonu olmayan evlilik kurumu içerisinde mücadele ve arayışlarını sürdürme halleri, bir tür revizyonizm tartışması olarak masada duruyor. Gerçekliğin kendini dayattığı koşullarda, sürdürülebilir bir radikalizm ve mücadele arayışı olarak Rümeysa’nın anlatısı tam da bu zeminde kıymetliydi. Hem açmazlara, hem de arayışlara dair konuşmaktaydı.

    Z.’nin eleştirisi ise, çıtayı bir parça daha yukarı çıkarak, belki pratik ve kaçınılmaz şimdiden ilkesel ve bir parça da muhayyel bir geleceğe de davet ederek, kızkardeşlik dayanışmasının kapsam ve içeriğinin evlilik kurumunun ihtiyaçlarınca belirleniyor oluşunun, dayanışmadan ziyade mevcud statükonun yeniden üretimine yol açacağını iddia ediyor. Tespit gerçekten de altı çizilesi. Dolayısıyla yazar, bizi özgürleşme arayışımızı evlilik kurumu içerisinde sürdürürken, bunu tercih etmeyen veya henüz tercih etmemiş olan hayatların yaşadığı çetrefilleri de tartışmaya açıyor.

    Tabii bu noktada, kişisel olanın politikliğinden fazlaca beslenen bir kimlik siyaseti arayışında, bir kere yaralarımızdan konuşmaya başladık mı, yaralar ve marazlar arasında da hiyerarşi gözetmemeyi ilke edindik mi, tartışmanın nerelere uzanabileceğine dair yaratıcı bir fasıl da açılmıyor değil. Pekala evli ve çocuklu kadınların dudak bükebileceği “bekar” hayatlar, yaşayanları için tahammül edilmesi güç sıknıtılarla da dolu olabiliyor. Tam da o noktada, dayanışmanın gerekliği, bu tartışmayı da doğuran etkenin başında geliyor.

    Z.’nin sorusunun peşinden gidersek, kanımca yüzleşeceğimiz eşik, evlilikten, annelikten vazgeçmeksizin özgürleşme arayışlarını sürdüren kadınların, “mevcudu dönüştürme” yahut normları yapısöküme tabi kılma cedellerinin imkanlarına dair olacaktır. Naçizane okumam, evli ve bekar kadınların mücadelelerini ayıran fark yaralarının, bu hat içerisinde bir ayrışmayı da beraberinde getireceğidir. Dolayısıyla bir tür “sistem içi muhalefet” ile “sisteme karşı mücadele” hizipleşmesinin de öncülü olarak okunabilir bu tartışma.

    Öte yandan, Müslüman feminist kadınların ilk kuşağının tartışma ve arayışlarının ortasında büyümüş bir genç olarak Rümeysa’nın arayış ve sorularını okurken, kuşaklar arasındaki kopuş ve süreksizliklerin doğurduğu tekerrürlere, tecrübe yoksunluğunun paradokslarına, Amerikayı yeniden keşfetmek zorundalığına da hayıflanmadım değil. Fatma Abla’nın kendi tecrübelerinden damıttığı “kızkardeşleşmek” hikayeleri bu açıdan kıymetli, ama tek başına belirli arayışlara cevap olmaktan da bir o kadar uzak. Özellikle Rümeysa’ya hiç de öyle ilkesel tartışmalara kafa yoracak vakti dahi tanımayan aciliyetler kendini dayattığında, sığınılacak, yardımına koşulacak dayanışma pratikleri, ancak böylesi tecrübelerin desteğiyle örülebilir zannındayım.

    Hülasa, iradenin iyimserliği ile aklım kötümserliğinin sarkacında, şimdinin aciliyetleri ile istikbalin yakıcılığı arasında uzayan bu tartışma, kadınların özgürleşme mücadelesinde de önemli fark ve ayırımlara dair ipuçları içeriyor diye düşünmekteyim. Devamını da ısrarla takip etmeye gayret edeceğim. Sürç-i lisan ettiysem affola.

  • ayse
    22 Mayıs 2016 - 09:13 | Permalink

    adamlara hayadı zindan edmeyen bi kıskardeşlik olmas olsun.asla onlara gram fayda saalamasın.

  • Ecz
    26 Mayıs 2016 - 22:37 | Permalink

    Evli ve iki çocuklu olarak en son basamakta yer aldığıma göre bu yollardan geçtim. Çok yoğun ve zor lisans eğitimimden sonra evlilikte de ev işleri yönetiminde bilgisizlikten doğan zorluklar… Ama hiçbiri çocuk bakımının zorluğu ile karşılaştırılamaz , o yüzden sıralamaya itiraz edenlerin bu aşamaya gelmemiş bekarlar olduğunu düşünüyorum, üzgünüm

  • Esra ay
    6 Haziran 2016 - 19:44 | Permalink

    Evli ve iki çocuklu olarak en zor kısmın göreceli olduğunu ve hatta bekarlık olduğunu düşünüyorum. kızkardeşlik iyi hoş da zaten mümin erkekler ve mü’min kadınlar birbirinin Veli’si olarak birbirini koruyup gözetmeli ise, bu hayatın zorluklarını eşimle, erkek veya kadın arkadaşlarımla, dostlarla, akrabalarla paylaşıyorum. Paylaşmalıyım. Paylaşmak istemeyenler varsa -genelde erkekler- paylaşmayı üstlenmeyi öğrenmek zorundalar. Çocuk bakımı da, temizlik de…

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir