Genel

Çözüm ya da Düğüm

Konuk Yazar: zoon politikon

*Görsel: AQ Studio

 

Mezun olduktan uzunca bir süre sonra, ilk defa bu sene lisans öğrencileriyle haşır neşir olunca o zamanlara ait bir anım çıkageldi zihnime. Uzun süredir pek aklımda olmayan bu anı, genç arkadaşların bütünleme sınavlarından bahsetmesiyle ortaya çıktı. 7 sene önce sıcak bir haziran ayında ilk defa bütünlemeye kalıyorum. Çok sıkıntılıyım. Bölümümdeki derslere, “hadi, hadi zaman geçsin, bu güzel derslerin hepsini alayım, hepsi birbirinden güzel…” şeklinde aşırı iştahla yaklaşan, seven birisiyim. Üniversiteye başlarken, birkaç felsefe dersimizden biri olan Felsefe Tarihi’ne de aynı heyecanla yaklaşmama rağmen, dersin hocası büyük bir hayal kırıklığı olmuştu benim için.  Kendisi okuyarak anlatan(!); sınavda ezber… yok, ezber desem ezber değil, kitabın alakasız yerlerinden tırnak içerisinde cümle alıp soran, gerçek felsefe tarihi hocalarının utanç duyacakları birisi. Önceki dönem zoraki geçmişim, o dönem kaçınılmaz olan olmuş bütünlemeye gireceğim. Macit Gökberk’in kitabı satır satır özet çıkarılacak.

Diğer taraftan o bayıldığım bölümüme, belki okumalar olarak değil okul olarak, tam olarak sarılmamı engelleyen bir şey de var. Ehh, malum yasak. Üniversiteye kadar başörtülü olduğum altı yılı Allah’a şükür İstanbul’da, çeşitli imkanlarla yasakla karşılaşmadan geçirdim. (Ösym sınavları hariç; onları yazıp uzatmayacağım) Üniversitede de başımı açmamaya, çeşitli yollar denemeye hazırdım. Kendimce memnun olduğum, fena olmayacak bir çözüm buldum; tabi hocaların karşısında yüzüm kızara kızara deneyerek. Olabilecek maksimum düzeyde başörtülü olma yöntemim şuydu: Kampüs zaten özgür sağolsunlar(!), fakülteye girerken ise başörtümün tepesine, örtü alenen ortada olduğu halde peruk koyuyorum. Bu çözüm, fakülte koridorları için. Sınıfa adım attığım anda peruğu poşete tıkıştırıp, kapşonumu başımın yarısına gelecek şekilde örtüyorum. Sınıfta azımsanmayacak kadar başörtülü olmasına rağmen bunu bir tek ben uyguladığım için çok dikkat çekiyordum. Sınıfta asla perukla durmuyorum. Koridorda perukla kendim olamadığım vakitler dakikalarla sınırlı olsa bile bende çok sarsıcı etkiler yapıyor. Gözler yerde, kaçamak bakışlar; zaten hızlı yürürken artık uçarak yürümeler… Zorunlu durumlar dışında asla koridora çıkmama: lavabo ve mescit. Çay da çok almamak lazım, zorunlu değil! İnternet için kantinde kapşonla oturmaya çalışırken güvenlik yakalayınca bir daha kantinde de oturmamıştım.

Peruk takınca başımı ağrıtan şey kendim olamama hali mi, yoksa o berbat kokusu mu kestiremiyorum. Başım ağrıyor. Bir arkadaş yanıma yaklaşıyor: “Iıı, peruğunu yıkasan, tarasan aslında? Çok kötü görünüyor. Hani öyle yapıyorlar ya, şampuanlarla falan. Daha temiz durur.” Yooo. Kimsenin umrunda olmasa da o benim tepki biçimim. Olmaz. Güvenlik bir kere daha beni takip eder ve sınıfta kendime dönmüş halde beni yakalar. Birbirimize hep kurduğumuz aynı cümleleri yine kuruyoruz ve tutanaksız kurtarıyorum, bir kez daha. O sıcak haziran günü özet çıkarırken bir taraftan hesap kitap işleri yapıyorum: “İlk iki yılımda o kadar yakalanmama rağmen- ve başkalarına ufak bir şeyde tutanak tutulmasına rağmen- bana hiç tutanak tutulmadı. İki tane hakkım var mezun olana kadar, üçüncüde uzaklaştırma varmış. 3 ve 4. Sınıfta birer kere tutanak olsa uzaklaştırma almadan okulu bitirebilirim?!” Ah, ne iyi.

Derken telefonum çalıyor, teyzem. Duygusal ve zihinsel yorgunluğumu bir kenara atıp gülme vakti. Çünkü teyzem her daim neşelenmeyi, neşelendirmeyi bilir; eğlencelidir. Hal hatır sormayı, bir şeyler paylaşmayı, birbirine destek olmayı önemser. Teyze olmayı sever, beni de. Yalnız ne onun sorup, ne de benim söylediğim bir şey var: okula ne şekilde gir(ebil)diğim. Her şeyi paylaşmayı, dertleşmeyi önemseyen teyzemle benim için çok önemli olan bu konuyu konuşmayız. Çünkü ona göre devletimiz laik, türban ile okula girilmemesi lazım. İslami simgelerle kamusal alanı zorlamamak ve Atatürk’ün koyduğu ideal düzeni bozmamak lazım. Yani yasak varken böyle düşünüyordu, hala böyle düşünüyor mudur bilemiyorum. Çünkü “siyaset” konuşmuyoruz.

O zamanki bu derdimi tabi ki teyzemle konuşmayacağız, zaten onun başka büyük bir derdi var. Bir süre önce meme kanseri teşhisi koyulmuş ve göğüslerinden biri alınmıştı. Hepimiz çok şaşkındık bir anda olan bitenler karşısında. Neşeli kişilik yapısına karşılık teyzemi ilk defa o kadar telaşlı ve duygusal görmüştüm. Zaten o zaman uzun yıllar süren çalışma hayatının ardından zor bir kararla(eşi ve kayınvalidesinin çalışma/para baskısına rağmen), çocuğuyla ilgilenmek için evde emekliliği beklemeye yeni başlamış, bir de üzerine hastalık çıkmıştı. Daha sonraki zamanlarda artık daha duygusal olduğuna şahit olup, iyi bir dinleyici olmaya çalışacaktım. Ama o zaman çok destek veremediğimizi hatırlıyorum, böyle şeyleri en iyi o yapardı çünkü. Geri kalanımız her şeyi içinde yaşar, sakince.

Konuşacağımız zaman da teyzem ilk şoku atlatmış, moral olarak daha iyiydi. Kemoterapiye başlamış ve tüm tüyleri dökülmüş. Ben başka bir şehirde olduğum için o halini daha görmemiştim. Telefonda çözüm olarak ne yaptığını anlatıyordu. “… peruk aldım ben de. Kapalı kızlar takıyor ya, senin de mi vardı? İşte ben de aldım bakalım” ve doğal bir şekilde anlatmaya devam eder, “başörtüsü takacağıma peruk takayım dedim.”

Konuşmanın sonrasını pek hatırlamıyorum. Tabi, deyip tasdikledim herhalde, bilemiyorum. Boğazım düğümlendi, gözlerim yaşla doldu, bir an önce telefonu kapatsak da bir ağlasam diye kendimi tutmaya çalışıyorum. Teyzeciğimin acısını paylaşıp telefonu kapatıp uzun bir süre hiçbir şey düşünmeden ağladım, ağladım. Peruklu, kapşonlu geçen iki yılım için toptan ağladım; teyzemle bu kadar yakın olup, bir o kadar da uzak olmaya ağladım; hocaya böyle bir dersi berbat ettiği için, gireceğim o zor sınav için ağladım. Onun hiç haberi yoktu tabi. Bana dediklerinin ne kadar üzücü olduğunu da bilmiyordu, bilseydi söylemezdi. Onun düşüncesiydi. Bir anda kapısını çalan hastalığın, görünümüne yansıması üzerine düşündüğü çözümdü. Benim çözümüm, bizlerin çözümü gibi. Sonra, ben o cümleye ağladığımla kaldım, teyzem peruğu bir ya da iki kere takmış. O da sevmemiş benim gibi. Daha çok bandana, bir süre sonra da “amaaaan” deyip kafasında hala bir kıl yokken öylece çıkmış dışarılara. Yeri boş olan göğsüne olan çözümleri de boşverip, öylece gezdiği gibi.

Teyzemin bebek gibi yumuşacık ve daha beyaz saçları çıktı ve kanseri atlattı, çok şükür. Yaşım daha büyük olduğu için belki de, daha da yakınız şimdi. Ondan sonraki dönemde, artık hem komik hem de hassas olan teyzemi sabırla dinlediğim için daha çok bağlandı bana.  O konuşmamızdan sonra ise, yeni eğitim yılında bir daha başörtüsünün üzerine bir şeyler takmak zorunda kalmamıştım. Nihayet beklediğimiz şey olmuş, başörtülü okula devam etmeye başlamıştık. Kendim gibi yani. Okulda kendim gibi yürüdüm, baktım, başımı kaldırdım, sınavlara girdim, çay aldım, hocaların odalarına gittim; şükrettim. Kalan tutanak sayısı hesabı bitti, notlarım yükseldi. Yasak varken kendime yapmamalıyım dediğim şeyi, yüksek lisansı da yaptım. Bunların hepsi geride kaldı. Şimdi, eşimin alışkın olmadığı “farklı insanlarla birlikte yaşamak” deneyimine gülüyorum. Kitaplar hakkında konuşurken bir an teyzem ona bakarak diyor ki, “bir Kur’an mealinin tamamını okumak, bir de Nutuk’un tamamını okuyup bitirmek istiyorum.” Boş ve şaşkın gözlerle baktı, tabi alışkın değil. Canım teyzem, seni çok seviyorum.

Bir Yorum

  • Suzi
    20 Temmuz 2017 - 18:23 | Permalink

    Ne kadar tanıdık hikayeler

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir