REÇEL

Boğazımdaki Yumru

Güçlü dur, bir şey söyleme, sadece ağlamamaya çalış ve bir an önce bu ortamı terk et!

Konuk Yazar: Perizat

2016’nın Mayıs ayında doktoramı bitireli altı ay olmuştu ve ben henüz işsizdim. Bölümüm gereği zaten çok az üniversitede çalışabilirdim ve bunlardan biri olan (o zaman Türkiye şartlarında hala yeni sayılabilecek) bir üniversitenin kendi bölümümdeki hocalarıyla görüşüyordum. Bana her defasında, benimle çalışmaktan memnuniyet duyacaklarını, ancak “kadro işlerinin” çok zor olduğunu, “bir şekilde” rektöre ulaşabilirsem işimin çok daha kolaylaşacağını ifade ediyorlardı. Akademik hayatım boyunca her aşamayı kuralına göre kat etmeye çalışmış biri olarak, bana biraz sorunlu gelen rektöre ulaşmaya çalışma işini nasıl yapacağımı bilmiyordum, fakat açıkçası öğrenmeye de hazırdım çünkü bana söylenen o ki “bir şekilde” rektöre ulaşmaktan başka alternatifim yoktu. Her zaman olduğu gibi somut bir sınav ya da bir ilan ile muhatap olsak, başvursak, elensek bile amenna. Ama hayır, illa ki kendiniz için bir kadro açtırmanız, bunun için de “yukarıdan”, “akademik” görüşmeler yapmanız gerekiyordu. Ben de “bir şekilde” rektöre ulaştım ve kendisinden bir randevu alıp, elimde akademik cv ve yayınlarla kapısına dayandım. Rektör Bey, beni çok iyi karşıladı, çok saygılı davrandı ve çok haklı olarak benim bölümümün kendi uzmanlık alanı olmadığını, bu yüzden benim bölümüme daha yakın bir hoca olan Rektör yardımcısı ile görüşmemin ve değerlendirmeyi onun yapmasının daha uygun olacağını söyledi. Açıkçası bu cevap benim için harikuladeydi. Ben de bir sosyal bilimci olarak bir tıp hocasıyla ne görüşeceğimi zaten bilmiyordum.

Rektör yardımcısıyla aynı gün randevu ayarlandı ve beni içeri almalarını beklemeye başladım. Kendisini hem ismen tanıyordum hem de lisans yıllarımda farklı bölümlerde fakat aynı fakültede olduğumuz için dışardan öğrenci olarak birkaç dersine katılmıştım. Sanırım kendisi de beni ismen tanıyordu, okul faaliyetlerinde yolumuz kesişmişti, fakat bütün tanışıklığımız bundan ibaretti. Kapıda beni elbette heyecan sardı. Bana alanımla ilgili bilmediğim sorular sormamasını diliyor, bir yandan da ne sorabilir diye tahmin yürütüp o sorulara cevap vermeye çalışıyordum. Nihayet beni içeri çağırdılar, selamlaştım ve oturdum. Bu aşamadan sonra konuşmamız aşağıdaki gibi geçti:

– Hoş geldin Perizat.

– Hoş bulduk Hocam.

– Neler yapıyorsun neredesin?

– Ben şu alanda doktora yaptım, şimdilerde üniversitede çalışabileceğim bir pozisyon arıyorum.

(Bu sırada cv’mde yazılı olan ismime bakıyor ve soyadımın değişmiş olduğunu fark ediyor.)

– Evlenmişsin?

– Eee evet. 

– Kaç yıldır evlisin?

– (Bu soruyu niye sorduğunu anlamayarak) 2.5 yıldır.

– Anne oldun mu peki? (Doğurdun mu demiyor, anne oldun mu diyor. Şu inceliğe bakar mısınız?)

– Hayır (?!)

– Neden olmadın, ne yapacaksın akademide?

– ???

– Ben zaten buradaki “bayan” asistanlara da söylüyorum hep. Evlenin evinizde oturun diye, akademisyenlik bayanlar için çok yıpratıcı. Sen zaten evlenmişsin, muhakkak eşinin belli bir geliri vardır. Bence sen de bir an önce anne olup çocuklarınla ilgilen, bu birikimini başka türlü değerlendirebilirsin bla bla. (hem geçmiş zaman, hem de o sırada tam odaklanamadığım için cümleleri aynen aktaramıyorum ama böyle bir şeyler).

– Ş..şey cv’me baktınız mı? (Çünkü hiç tanımadığım yabancı bir erkekle çocuk doğurmak konusunda sohbet edemeyecek şekilde bir terbiye aldığım için konuyu değiştirmeye çalışıyorum.)

– Bakıyorum…

Bir süre cv’m hakkında sohbet ettik ancak bu sohbette de sürekli burun kıvırıp aşağılamaya çalışma söz konusuydu. Ben artık bu korkunç buluşmanın bitmesi için müsaade isteyip ayrılmaya çalıştım. Fakat ayrılmaya yakın, yeniden çocuk doğurmak hakkında nasihat etmeye başladı. Dışımdan kendisine “he he” şeklinde cevaplar verirken, içimden kendime söylediğim tek şey şuydu: güçlü dur, bir şey söyleme, sadece ağlamamaya çalış ve bir an önce bu ortamı terk et!

Nihayet ortamı terk ettim. Kapıdan çıkmadan önce boğazımda patlamaya hazır bir yumru vardı. O yumruyu çok iyi tanıyorum, başörtüsünden dolayı okulda yaşadıklarım, trt’deki bir programa davet edildiğim halde stüdyodan dönmek zorunda kaldığım ve başka devlet kurumlarıyla ilgili pek çok olayda aynı yumruyla çıkmıştım mekânlardan. Bu yumru benim için devlet kurumlarının vazgeçilmez eşlikçisidir ve hepsi ağlamayla biter. Nitekim çıkar çıkmaz boğazımdaki yumru patladı ve ağlamaya başladım. Herkesin davranışı farklıdır, bende böyle olaylarda aşırı bir kaçma refleksi gelişir. Dolayısıyla o andan itibaren Türkiye’de iş aramayı bırakmaya karar verdim. Nitekim birkaç kere kendi tez danışmanımla görüşmek dışında böyle bir girişimim olmadı.

Sizin de yukarıda okuduğunuz gibi, bu muhafazakâr Müslüman rektör yardımcısı, kadın asistanlara, akademide bulunmamaları gerektiğini, çocuk bakmaları gerektiğini söylüyormuş. Belki belli bir hukukları vardır, birbirlerinin özel ve mahrem hayatına böylesi sözlü müdahaleler onlarca sıcak karşılanıyordur, bilemeyiz. Ama ben onun hiç tanımadığı bir kadın olarak, ne hakla ve nasıl bir ahlaki terbiye ile bana böyle şeyler söyleyebildiğini hala bir mantık çerçevesine oturtabilmiş değilim. Ayrıca, karşısında bulunan kişi, ben gibi başörtülü ve muhafazakâr bir çevrede yetişen (hangi liseden mezun olduğumu da biliyor ve sürekli vurguluyordu) bir kadın değil de, bir erkek olsaydı aynı cümleleri kurabilir miydi? Maalesef ki emin değilim.

“Normal şartlarda” olması gereken neydi? Diyelim ki elinde tuttuğu cv, o muhteşem üniversitede iş bulabilecek yeryüzündeki en son kişiye aitti. Ya da diyelim ki sadece ihtiyaçları yoktu, canları istemiyordu, her şey olabilir. Bana medenî, hukukî ve ahlaki olarak söylemesi gereken şey şu cümlelerden ibaretti: “Perizat Hanım, geldiğiniz ve bizimle görüştüğünüz için teşekkür ederiz. Şu anda sizin niteliklerinize uygun bir pozisyon açamayız veya ihtiyacımız yok. Yine de ihtiyacımız olursa tekrar haberleşiriz. Umarım siz de kendinize uygun bir çalışma ortamı bulursunuz.”

Bu satırları, Hollanda’dan, Leiden Üniversitesi’nden yazıyorum. Burada, değil dört yıldır evli ve hala doğurmamış bir kadın olduğum konusunda uyarılar almak, başörtülü olduğumu ve hatta kadın olduğumu bile fark etmiyorum. İşiyle gücüyle uğraşan, üreten, öğreten, öğrenen çeşit çeşit insandan sadece biriyim. Geri kalan her şey insanların kendisini ilgilendiriyor burada. Elbette akademik olarak çok zorlanıyorum, çok eleştiriliyorum, çok eksiklik hissediyorum. Ama bir gün de, “şu hoca bana başörtülü, Müslüman ya da kadın olduğum için mi böyle davranıyor?” diye bir cümle aklıma gelmediğini hayretle ve kendi ülkemde yaşadıklarım adına üzüntüyle fark ediyorum.

Konuk Yazar

13 yorum

  • Ya nolur bunu o rektor yardımcısına da yazın. Adını soyleyin biz ulastıralım nolır yaaa. Aglamak istiyorum. Ne kadar karanlık bi yer burası allahım yaaa

  • Bu yazıyı tüm üniversitelerin, tüm rektörlerine, tüm rektör yardımcılarına, tüm hocalarına ve ileride hoca olma ihtimali olan tüm akademisyenlerine göndermek istiyorum. Haddi aşmamak için önce hadlerini bilmeliler, o sınırlara rivayet etmeliler. Ama bir kısmı bundan çok uzak maalesef. Belki bu serzeniş küçükte olsa bir ışık yakar.

  • “Ayrıca, karşısında bulunan kişi, ben gibi başörtülü ve muhafazakâr bir çevrede yetişen (hangi liseden mezun olduğumu da biliyor ve sürekli vurguluyordu) bir kadın değil de, başı açık bir kadın olsaydı aynı cümleleri kurabilir miydi?”

    Hayır böyle konuşmaz direkt kovardı. Malum ‘yeni’ üniversitelerin hoca profillerini biliyoruz. Muhafazakarların bile başı açıklara öncelik verdiğini düşünmek gerçek dışı. Torpil bulmadıkça muhafazakar bir kurumda işe alınmada öncelikleri olmuyor, dezavantajları oluyor. Kaldı ki böyle kurumlarla görüşmeye gidenlerin taşıdığı kaygıları, dövmelerini gizleme, boğaza kadar kapalı giyinme gibi çözüm arayışlarını yakinen biliyorum. Bu da bir kadınlık hali tabii. Erkek olup sizinle veya bahsettiğim kadınlarla aynı fikirlere sahip olsa dahi bu kaygıları taşıyanların olduğunu sanmıyorum.

    • Bu söylediklerinizi çok iyi anlıyorum. Benim vurgulamak istediğim, muhafazakar kadınlara gereksiz bir “sahiplenme” ile yaklaşılması (nasihat ederken bunları senin abin olarak söylüyorum diyeni de duydum mesela, korkunç bir cümledir bence, çünkü sen benim abim falan değilsin, benim abim olmak öyle kolay değil). Başı açık kadınlara ise bu cümleleri kurmaya daha az cesaret edebildiklerini gözlemledim kendi etrafımda, bunu kastetmiştim. Kadın olunca hepimiz aynı cenderenin içindeyiz aslında, sorunlarımızı omuz omuza çözeceğiz.

    • “Muhafazakar erkeklerin başı açık kadınlara öncelik verdiğini düşünmek gerçek dışı” demişsiniz ama bunu bizzat yaşadım ve yaşayan birçok kişiyle de karşılaştım. Kendisi namaz kılan, kızı imam hatip okulunda okuyan müdürüm bana karşı “Namaz kılan kadının ne isi var okulda. Kocan da zengin üstelik. Biz tek memur maaşıyla geçiniyoruz, bak. Kadının yeri evidir. Bu kadar paraya tamah etmeyin. ” diyerek nöbet günlerimde namaz kılmama bile tahammül edemeyen bir tavır sergilerken mini etekli bir öğretmenimize her konuda kolaylık göstermesiyle nam salmıştı. Ona göre başörtülü bir kadının çalışmasi ancak paraya ihtiyacı varsa kabul edilebilirdi. Yüksek lisans yaptığım sırada söyledikleri de bakış açısını gösteriyor zaten. ” Yaa, hocam. Gelmişsin kaç yaşına, evde küçük çocuğun var. Öğretmenlik sana yetmedi mi? Bu yaştan sonra okuyup ne olacaksın. Oturamıyor musun evinde?” İşte böyle.

      • Birimizin tecrübesi bir diğerininkini yadsımıyor, çürütmüyor. Bu müdür başörtüsüz kadınların da çalışmasını kabul edilebilir bulmuyordur. Ancak Perizat hanımın bahsettiği üzere yorum yapmaya cesaret edemiyor olabilir. Belki kadın hocayı çevresinde olmasından rahatsız olduğu için nöbete zorlamıyordur. Belki tam tersi kendisiyle aynı saatlerde hocanızı dikizleyebilmek için nöbet tutturuyordur. İkisinde de bu hocaya aşağılama var ikisinde de hocanın kendisi değil mini eteği görünüyor ve pek tabii ikisi de doğru olmayabilir. Bir de ben lisedeyken hocalara diz üstü etek yasaktı. Serbesti geldiğini duymadım geldiyse düzeltirsiniz. Diz boyunda eteği mini sayıp haftanın her günü onu giymiş gibi hocanın bu şekilde geniş zamanlı ‘mini etekli’ tanımlanması muhafazakar camiada taşıdığı anlamlardan ötürü bana bunları düşündürdü(ve beni rahatsız etti). Kısaca müdürün bu şekilde nam salması hocanın kadınlığını kullanarak işini kolaylaştırdığı imasını da yanında taşıyıp kadın hocayı zor duruma sokuyor benim gözümde. Sizin avantaj olarak gördüğünüz şeyde ben bunları görüyorum. Umarım işini hakkaniyetle yapan insanlara denk gelirsiniz bundan böyle. Yorumunuzun bana düşündürdükleri bunlar.

  • Beklenmedik degil.
    Yalniz bu kisi ve universitenin adlari ifsa edilse, ozel hayatla ilgili haddi asan taciz edici, cinsiyetci ve asagilayici tutumuyla ilgili kamu olusturulsa ve gerekirse dava acilsa iste o zaman bu faydali ve guzel bi gelisme olurdu.

  • Turkiyede bir is basvurusunda bana da tuhaf sorular sormuslardi. Hollandadan gitmistim Turkiyeye. Keyfime gitmistim, orada calisip kendimi gelistirmek istiyordum. Ama bir kadin tek basina neden istanbulda yasasin? “Ailenin yaninda mi kaliyorsun?” “Evli misin?” Cevap: “hayir” … “peki gorustugun biri var mi?” ?!! Mulakat sirasinda birsey diyemedim ama mulakattan sonra “bir daha basima boyle bir sey gelirse agzinin payini verecegim” dedim.. artik oyle. Buyuk terbiyesizlik. Turkiyede is hayatinda alisamadigim cok sey oldu. Bir sure sonra dondum Hollandaya. Perizat, bana mail gonderirsen haberlesebiliriz :)

  • Çoğunlukla eğer biri size “bu konu için en üstteki kişiye gitmelisiniz” diyorsa aslında söylemek istediği “bu konuda engel olan kişi en üstteki kişi.” Dolayısıyla en üsttekini ikna etmek zorundayız, bunun benim görebildiğim 2 yolu var: 1.En üsttekinin “ilgi alanlarına” göre kendimizi yeniden pazarlamak, 2.Ona sözü,nazı,ricası geçebilecek birinden “referans almak.”
    En kötüsü de insan bir yerlere gelebilmek için kendinden sürekli böyle birşeyler feda ettiğinde, yıllar sonra bir gün en üste gelirse eski günlerin acısını çıkarmak, verdiklerini geri almak istiyor. Dolayısıyla en üstte olmanın getirdiği “çıkar alanını” dilediğince kullanıyor, kimseye de hesap vermemenin bir yolunu arıyor buluyor. Yani birinden iş isterken bizden “faydalanmak” isteyeceğini biliyoruz ve çoğu zaman buna gönüllü gidiyoruz. Yoksa işsizlik. Bunu farkettiğimde çoğumuz gibi açık havaya çıkıp bir sigara yakmıştım, şöyle derinden derinden… Çaresi? dersiniz, piyasanızda satan bir iş yapıyor olmak. Sözelci için satılan bir kitap çıkarmak,vs. Müşteri kitleniz oluştuğunda iş teklifleri size gelmeye başlıyor… Yoksa ortadoğu’da tahmin edebileceğimiz gibi “bilim,ilim” talep edilen bir iş değil, dolayısıyla arz etmenizin bir önemi de yok…

  • Birkaç sene önce çok benzer bir hikayeyi benim eşim de yaşamıştı. Medeniyet Üniversitesi’nde olmuştu. Başvurusunu yaptığında önce o zamanki tıpçı Rektör Hamit Okur’la görüşmüştü. O da benzer gerekçeyle Rektör Yardımcısı olan Gülfettin Çelik Hocaya yönlendirmişti.

    Gülfettin Hoca da, sizin hikayenizdeki gibi, hiç özgeçmişe ve eğitime girmeden sadece kadınların çalışmalarının sakıncaları hakkında nasihatlerde bulunmuştu.

  • Allah ıslah etsin diyorum.
    Ehliyet ve liyakat cinsiyete indirgenmiş.
    Üniversitede okumaya gelen kızlara ‘gelmeyin, gidin anne olun’ demiyorlar ama çalışmaya sıra gelince abice tavsiyeler ediyorlar.
    Akademyayı “Nurettin Hoca” zihniyeti esir almış.
    Kökten yenilik lazım ama çok çok zor.
    Asırların çıkmazı bir anda yıkılamıyor.
    Allah yardımcınız olsun.

  • Niye tesettürlü kadınlar olarak “biz de her şeyi yapabiliriz” moduna girip sahneye falan çıkıyosunuz ki biz zaten her şeyi yapabilmeyi kabul etmediğimiz için tesettürlü değil miyiz?

    |Bir Kadın

    (olayla ilgisi olmaya bilir ama yazmak istedim)