REÇEL

Bir Ah Göğe Yükseldiğinde

Bir “Ah” göğe yükseldiğinde o meşhur kıssayı hatırlarım, “Sahibinin ağrına gider”… Vallahi gider!

Yazar: Meryem Selva

Bir “Ah” göğe yükseldiğinde o meşhur kıssayı hatırlarım, “Sahibinin ağrına gider”… Vallahi gider!

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele konusunda epey mesafe kat etmiş. Meşrebinin usûlünce bundan sonra belki de ya Kalenderî ya da Melami olacaktır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan soyunacaktır. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ve bir asa taşımaktan ibaret değildir elbette. Her türlü gösterişten arınmak gereklidir… Saç, sakal, bıyık, kaş… Ne varsa hepsinden. Derviş, usûle uygun hareket eder, soluğu mahalle berberinin koltuğunda alır.

“Vur usturayı berber efendi” der. Berber, dervişin saçlarını köpükler, itina ile kazımaya başlar. Derviş aynada kendini seyretmektedir. Kafasının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın belalı bir kabadayı naralar atarak girer içeriye. Doğruca dervişin yanına yaklaşarak, başının kazınmış kısmına okkalı bir şaplak atar ve :

“Kalk bakalım kabak efendi, kalk da tıraşımızı olalım” diye kükrer. Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz. Ses çıkarmaz, usulca bir derviş edasıyla çekilir köşeye. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat belalı kabadayı tıraşı bitene kadar sürekli aşağılar dervişi, inanışını ibadetini taatını…
“Kabak aşağı, kabak yukarı…”

Nihayet tıraş biter. Bıyıklar yağlanmış kokular sürülmüştür. Kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç adım gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri ok karnına dalıverir kabadayının. Kabadayı oracıkta bir kurbağa gibi serilip kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın mı şaşkın…

Berber , bir manzaraya , bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

“Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:

“Vallahi gücenmedim,alınmadım söylediklerine, yaptıklarına, nefsime ağır da gelmedi hatta hakkımı da helâl etmiştim.
Gel gör ki,bu kabağın da bir sahibi var ona dokunmuş olmalı.”

*Görsel: Haydar Taştan/Nar Photos

Meryem Selva | REÇEL

2 yorum

  • Merhaba,
    Mevzu açlık tokluk meselesinden ibaret değil elbet ama karnı tokken o fotoğrafları haberleri görmek çok daha hazin geliyor. Daimi bir öfke var içimde ama çoğunlukla kendime, elimden ne gelir çaresizliğime…
    Size de oluyor mu bilmiyorum, o kadar kederlenecek mevzu var ki, arada bir hiç komik olmayan şeyler bulup gülüyorum, bipolar olmaktan korkmuyor değilim…
    43 yaşındayım, bir kız çocuk büyütüyorum ve her gün “biz böyle değildik, ne zaman oldu bunlar, nasıl fark etmedik” diye şaşırıyorum, olan bitene, olmayan bitmeyene… Geçende kendi sesinden “Amentü”yü dinledim İsmet Özel’den ve “şom ağızlıymış” dedim istemeden, 1974’te yazılmış olması çok etkiledi nedense…
    Murat Sevinç bizim hocanın asistanıydı, uzaktan hatırlıyorum ama şimdi yazılarını ağlayarak okuyorum çoğunlukla…
    Çok yazdım, deli dürttü zahir ama sözün özü ve korkum şu; bu yaşanan süreç kritik ayarlarımızla oynadı hepimizin ve bana öyle geliyor ki çok elzem bir şeyi kaybettik, bundan sonra da ikamesi mümkün olayacak…
    Duyduğumdan beri, ki yakın zaman önce duydum, şu sözü yazacaktım sadece: “Haddini aşan zıddına döner” Muktedirlerin haline aklım ermeyince, utanınca, çaresizken hep bunu hatırlıyorum… Bi de abim “gayretullaha dokunmak” diye uzun uzun bahsetmişti, o beni aşar…
    Başka bir dünyaya, tüm kalbimle…