REÇEL

“Adem Bir Erkek Miydi?” Yazısına Gelen Yorumlara Dair

Kur’an her bir mü’min için bir doğruluk ve hidayet kaynağıdır ve onu anlamak sadece din adamlarının yetki alanında değildir.

 

Konuk Yazar: Zeynep Ö.

adem

Adem Bir Erkek Miydi?” yazısına gelen tepkiler, bu konu üzerine ne kadar az düşündüğümüzü, dahası bu ve buna benzer mevzulara duygusal tepkiler vermeye ne kadar hazır olduğumuzu gösteriyor. Yazara veya yazıyı sosyal medyada paylaşanlara hakaret içeren tepkilerle ilgili Büşra Aytekin’in gerekli ve yeterli cevabı verdiğini düşünüyorum. Bu yazıda ise şahısları hedef alan uygunsuz tepkilere cevap vermekten ziyade yazıyı anlama çabalarını gösteren veya bir tez içeren yorumlara karşı kendi fikirlerimi paylaşmayı hedefliyorum.

İlkesel olarak bir yazıyı içeriğiyle değerlendirmenin esas olduğunu düşünmekle beraber okurlar arasında yazarın otoritesini önceleyen pek çok kişinin olduğunu fark ettim. Bu açıdan on beş senedir İslami konularda Türkçe, İngilizce ve Arapça kaynaklardan okumalar yaptığımı, ilahiyat ve ayrıca Hristiyan teolojisi alanında yüksek lisans eğitimi aldığımı, Kur’an’ı orijinal dilinde okuyup anlayacak düzeyde fasih Arapça bildiğimi belirtmem belki bazı okuyucuları rahatlatmak adına faydalı olabilir. Ancak tepkilerin arkasında yatan esas nedenin Argumentum Ad Verecundiam, yani otoriteye başvurma olarak adlandırılan bu mantık hatasının ötesinde, asırlardır yerleşmiş olan “Kur’an’ı anlamak din ‘adam’larının tekelindedir” anlayışı olduğunu tahmin ediyorum.

Aslında söz konusu yazıyı ve benzerlerini kaleme alırken ilahiyat konularında süregelen iki temel yanlışın düzeltilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyorum. Öncelikle Kur’an her bir mü’min için bir doğruluk ve hidayet kaynağıdır ve onu anlamak sadece din adamlarının yetki alanında değildir. “Andolsun ki Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?” (Kamer, 17) ayeti Kur’an’ın anlaşılmak ve öğüt alınmak için indirildiğini ve onu anlamanın kolay olduğunu söyler. Bu ayeti okuyan bir mü’min olarak kendimi doğrudan Kur’an’ın muhatabı saymayı çok daha İslami bir tavır olarak görüyor ve yazılarımda da buna gayret ediyorum.

İkinci temel mücadele alanı olarak İslam’ın geleneksel ve ataerkil yorumlarını görüyorum. Geçmişin sosyopolitik gerçekliği içerisinde haklı bulunabilecek bu zihniyetin günümüzde eleştirel bir gözle yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyor ve İslam’ın kadın bakış açısını da içine alacak bir yaklaşımla tekrar yorumlanması gerektiğine inanıyorum. Bu amaca hizmet eden her tür bireysel veya toplu çabayı da çok değerli buluyorum. Bu anlamda Reçel’in varlığının benim için son derece ilham verici olduğunu belirtmeliyim.

Adem meselesine gelince; bu konudaki hadislerin birçoğunun oldukça tartışmalı ve İsrailiyyat menşeli olduğunu göz önünde bulundurarak sadece Kur’an metnini kendime rehber edinmeyi tercih ederim. Yorumların bazılarında bahsedilen, İbn Arabi gibi mutavassıfların görüşleri ise Kur’an’dan çok daha sembolik bir dil içerir ve kesinlikle bilimsel ya da tarihi gerçeklere delil olamaz. Zaten bu tür tasavvufi metinlerin böyle bir iddiası da yoktur. Aksine bu sufi metinler manevi hakikatleri ve hikmetleri konu edinir ve bunu yaparken de na-ehilden gizlemek için kasıtlı olarak metaforik bir dil kullanır. Örneğin İbn Arabi Futuhat’ta Yasin suresinin insan suretinde gözükmesi veyahut Fusus’da Cebrail’in Meryem’in rahmine üflemesiyle birlikte Meryem’in İsa’ya hamile kalması gibi olaylar anlatır. Bunların hiçbirinin bu dünyaya ait somut gerçeklikler olmadığı açıktır. Aynı şekilde İbn Arabi’nin Adem ile ilgili izahları da bu konuyu anlamamızda esas olamaz.

Kur’an’da anlatılan kıssaların tarihsel, biyolojik veya arkeolojik gerçekleri açığa çıkarma hedefi gütmekten ziyade insanın evrensel boyutuyla ilgili mesajlar içerdiğine inanıyorum. Birçok kıssada kişi ismi, mekan adı veya tarih belirtilmemesinin nedeninin de bu olduğu kanaatindeyim. Adem kıssasını da bu bağlamda ele almayı tercih ediyorum. Bu kıssayı tarihsel ve tekil bir olay gibi anlamanın getireceği sakıncalara yazının devamında değineceğim.

Öncelikle Arap dilinin yapısına biraz göz atalım. Arapçada tıpkı İngilizcede veya Latince kökenli dillerde olduğu gibi öznenin cinsiyeti belli değilse eril ifade kullanılır. Yani “huve” dediğimizde bağlama göre kadını da erkeği de içine alan veya ikisini de içermeyen bir özneden bahsedebiliriz; mesela Yaratıcı için eril (müzekker) ifadelerin kullanılması gibi. Adem için “huve” veya “ente” denildiğinde (veya “zevcuke” kelimesinde olduğu gibi eril bitişik zamir kullanıldığında) onun erkek olduğu sonucuna varamayız. Ancak burada kastettiğim onun kadın olması da değil, bilakis kadını ve erkeğiyle insan soyunu temsil ettiğidir.

Kur’an’da tekil ifadenin ille de tekil bir şahsa hitap olmadığının başka örnekleri de vardır. “Ya eyyuhel insan” (Ey insan!) hitabıyla başlayan ayetler de aynı şekilde tek bir şahsı değil insan soyunu muhatab alır.

Yazıya gelen eleştirilerden biri şu ayetle ilgiliydi: “Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Allah’tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı).” Burada eşin hamile kalması nedeniyle ikinci yaratılanın kadın olduğunu söyleyen okuyuculara cevaben yine dilin yapısı ve belagat kurallarını hatırlatmak isterim. Kur’an icazı gereği sözü en kısa haliyle söyler ve bazı durumlarda özneyi gizler. Burada da “birbirinin cinsinden olan iki eşten erkek olanı dişi olana yaklaşınca dişi hamile kaldı” anlamı kolaylıkla çıkarılabilir. Bu ayette öncelik-sonralık söz konusu değildir. Benzer bir kullanım Yusuf: 24’te de vardır: “o, onu arzuladı; o da onu arzuladı.” Burada hikayedeki özneleri sözün akışından çıkarırız.

Adem Sami dillerde etimolojik olarak “kızıl topraktan yapılmış olan” anlamındadır. Eski Ahit’te geçmesinin ardından özel isim olarak kullanılmaya başlaması muhtemeldir. Ayetleri okurken zihnimizi tarihsel ve sosyal yargılardan arındırıp “Adem” isminin yerine “topraktan yapılan” ifadesini koyarsak aslında ayetlerin soyut ve sembolik bir anlatıma sahip olduğunu daha net görebiliriz. Arapçada “racul”, “zeker” gibi erkek anlamına gelen kelimelerin hiçbiri Kur’an’da Adem için kullanılmaz. Aynı şekilde bu kıssadan bahsedilen ayetlerde Adem’in eşi (zevc) için kadın anlamına gelen bir ifadeye de rastlanmaz. Özetle Adem kıssasında cinsiyet belirten ve erkeğin veya kadının cins olarak yaratılışıyla ilgili herhangi bir ifade yoktur.

 “Ey insanlar! Sizi tek bir nefsden yaratan, ondan da eşini (zevc) yapan ve her ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluklarınızın farkında olun” (Nisa: 1) ayetinde nefs kelimesi ile tek bir “erkek”ten ziyade erkeklerin ve kadınların ondan yaratıldığı ortak bir özün kastediliyor olması muhtemeldir. Nefs kelimesi “Adem, adam, erkek” anlamlarını içermez. Zevc ifadesi ise kadın değil çiftten biri ya da eş olarak tercüme edilebilir. Bu ayet insanlığın ortak bir kökene sahip olduğu ve kendi türünden çiftler halinde yaratıldığını anlatır. Cinsiyet içeren sözcükler ancak bundan sonra gelir: “rical”(erkekler) ve “nisa” (kadınlar) aynı özdendir, biri diğerinden değil.

Adem kıssasında Adem ve eşinin yaratılışı, bahçede (Arapça cennet) yerleşmesi ve daha sonra yasaklanan ağaçtan yemeleri bölümünde iki kişiye hitap eden (tesniye) zamirler ve fiiller kullanılır. Bu da söz konusu yasağın ve günahın cinsiyet/cinsellikle bağlantılı olduğunu ima eder. Ancak bu yasağın sonunda bahçe ile tabir edilen mutluluk halinden çıkarılmaları (cennetten kovulmaları) anlatılırken çoğul (cem’) hitap şekline döner: “ihbitu” veya “lekum” gibi. Bu da yine kıssada bahsedilen ve cennetten çıkarılanın iki insan değil insan soyu olduğu tezini destekler.

Araf: 11’de “Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere ‘Adem’e secde edin’ dedik” ifadeleri geçer. Bu ayette çoğul siz anlamında “kum” zamiri kullanılır ve ardından “siz insanların –ya da insanlığın- sembolü olan Adem’in önünde meleklerin saygıyla eğilmelerini söyledik” cümlesi gelir. Şayet kıssayı Adem isminde bir şahsın yaratılması ve sonra meleklerin o şahıs önünde secde etmeleri şeklinde anlarsak buradaki çoğul ifadeleri nasıl yorumlayacağız?

Yaratıcı “yeryüzünde bir halife yaratacağım dediğinde melekler orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler” (Bakara: 30) ayetinde halife ile kastedilen tek bir birey ve “Hazreti” Adem ise onun yeryüzünde bozgunculuk yaptığını ve kan döktüğünü kabul etmek zorunda kalırız. (Adem için Hazret ifadesini kullanmadığımdan dolayı Müslüman olmadığımı iddia eden okuyucu umarım bu vesileyle ayetler üzerine düşünme imkanı bulur.)

Adem kıssasında meleklerin Adem’e secde ettiğinden (veya önünde saygıyla eğildiğinden) bahsedilmektedir. Burada tarihin belli bir noktasında tek bir şahsın önünde meleklerin eğilmesinden ziyade insan soyunu meleklere üstün kılan bir takım özelliklere vurgu vardır. Ayette “Adem’e isimlerin öğretilmesi” (Bakara: 31) ifadesi geçer. Yani Adem’i üstün kılan özellik isim koyabilme yani soyut ve kavramsal düşünebilme yetisi olmalıdır.

Özetle, Adem hakkındaki neredeyse tüm ayetler onun tek bir kişiye işaret etmediğini aksine insan soyunu temsil ettiğini gösterir ve aksi yönde bir iddia pek çok sakıncaları beraberinde getirir. Konuyla ilgili ilk yazıda da bunda da amacım yaratılış hakikatinin anlaşılmasına yönelik ufak da olsa bir adım atmaktı. İnsanlığın kökeninin doğru anlaşılması için verilen her tür çabanın imani olarak bize derinlik katacağına ve kadın-erkek ilişkileri açısından daha adaletli bir toplumun inşasına katkı sağlayacağına inanıyorum. Şahsıma yönelik hakaret içeren yorumların sahiplerine gelince; tanımadığı bir insanı aşağılamaya çalışırken gösterdikleri iştiyak ve gayretin benzerini Kur’an’ı anlamak için göstermelerini ümit ediyorum. Kim bilir böylece bu konuları bir gün akıl ve bilgi düzeyinde tartışabileceğimiz imkanlar ve ortamlar bulabiliriz.

Konuk Yazar

15 yorum

  • Cennetten kovulan şeytan dahil üç kişidir o yüzden topluluk vardır. Araf 11’deki çoğul hitap (ayetin sonundan da anlaşılacağı gibi) Adem’in insanların atası olduğunu anlatır. Kuran her yerde her bilgiyi vermez. Parça parça verir. Bunu en iyi sizin bilmeniz gerekir. Unutulan veya görmezden gelinen ayetleri hatırlatmak da işe yaramıyor anlaşılan.İnsanın türeyişi ve Adem toptan sembolik ise geçmişler olsun.

  • “İbn Arabi gibi mutavassıfların görüşleri ise Kur’an’dan çok daha sembolik bir dil içerir ve kesinlikle bilimsel ya da tarihi gerçeklere delil olamaz.”

    William Chittick Kosmos’taki Tek Hakikat kitabında modernizmin üzerinde ittifak ettiği hususun geleneği inkar olduğunu belirtir. Günümüz müslüman ilim adamlarının geleneği inkar etme konusunda fazlasıyla iştahlı olduğunu da ben kendi yorumum olarak naçizane söyleyeyim. Batılı zihni kodlarla ontolojik ve teolojik mevzulara yaklaştığınız zaman İbn Arabi’nin Adem bahsini bilimsel ve tarihi gerçeklere uymadığı gerekçesiyle tarihin dehlizlerine gömersiniz. Böyle bir mevzuya bilimsel ve tarihsel olarak nasıl yaklaşılabileceği de ayrı bir tartışma konusudur. Empirik bir metodolojiyle mi yaklaşacağız İslam’ın ontolojik bahislerine? Yaklaştığımız zaman sonuç ne olacaktır. Bir kısır döngü, onlarca ‘hakikat budur’ iddiası. Günümüz İslam düşüncesi zaten Sofistik bir hâl aldı.

    Mantıksal yaklaşımlar ve linguistik tetkiklerle böyle ontolojik meselerin hakikatine ne derece ulaşılır? Bu soru bence çok mühim. Batılı kodlarla İslam’ın en kritik mevzularına yaklaştığınızda eseriyle İslam düşünce tarihine damgasını vurmuş ekol olmuş Mutasavvıf İbn Arabi’yi ve diğer mutasavvıfları bu mevzunun aydınlatılmasında pasifize etmek ilmi ahlâk bağlamında nasıl bir muhteva arz eder?

    Ezcümle batılı kodların modern İslam düşüncesine nasıl sirayet ettiğine yazarımız kendi cümleleriyle çok sarih bir şekilde örneklik etmiş.

    Modernizmin dogması geleneği inkâr etmektir. Evet William Chittick haklıydı. İslamın ontolojik mevzuları nasıl değerlendirilir kıstasları nelerdir? Bu soruyu da buraya koyayım. Ama şu açık ki mantıki yaklaşımlar ve linguistik çıkarımlarla – batılı düşünce zemininden- bu mevzular açığa kavuşmadı ve kavuşmayacak. ortada entelektüel bir yığın ver günümüzün sofistleri bunları en güzel bir şekilde kullanıyorlar kullanmaya da devam edecekler.

    İddialı bir cümle ile bu uzun yorumu bitireyim. Arifleri pasifize ederek bu mevzuları hiç bir zaman açıklığa kavuşturamayacaksınız. Bilgi edinimi ve düşünce ortaya koyma adına Keşf’i reddettiğiniz müddetçe salt akıl ve ‘bilimsel ve tarihsel gerçeklerle’ mevzuları flulaştırmaktan başka hiç bir katkı sunamayacaksınız.

    Saygılar.

    • İslam’ın ontolojik mevzuları değerlendirmeye açık değildir. Allah bir şeyleri yaratırken antik felsefeden etkilenmiş panteist bir hurufiye nasıl yarattığını açıklamadı çünkü.

    • Gelenekten kutsî bir şeymiş gibi bahsetmeniz büyük bir talihsizlik. Bütün peygamberler, Allah’ın kelamını tebliğ etmenin yanında devirlerinin geleneklerini yıkmıştır. en bariz şekilde İbrahim peygamberin (a.s.) mücadelesinde anlatıldığı gibi. madem Muhammed peygamberin (s.a.v) son peygamber olduğunu ve kendisinden sonra hiç bir zaman bir başka pegamber gönderilmeyeceğini inanıyoruz, aynı ölçüde herhangi bir gelenğin de hiç bir zaman kesin doğru olduğuna inanamayız. Bu inancımız gereğidir. Zira mezheplere bölünmüş olan İslam’ın tek bir geleneği olduğundan söz edilemeyeceği gibi tek bir yorumunun da olduğu iddia edilemez. Haliyle isterse milyon tane alim aynı yorumu tekrar etmiş olsun (ya da tekrar tekrar keşfetmiş olsun) 21. yüzyılda (aradaki 1400 yılı aşkın zamana rağmen ) bir müslüman farklı bir yorum üretebilir. Aksini iddia etmek geleneğe tapıcılıktır. ister buna küçümseyerek baktığınız modernite deyin ister başka bir isim takın. Manzara değişmez. Bir mutasavvıf olan İbni Arabi’yi de bu çerçevede değerlendirirm. (İslam’ın salt ruhsal boyutunu ele alan tasavvuftan belki yararlanabilir ama muhtevası bunca kısıtlı olan bir “öneri-yorum” yazısında adı geçmediği için yazarı “ilmî ahlak”ça eksik görmek son derece yanlış ve bu arada batıya karşı olan “ırsî” karşıtlığı da araya sıkıştırmak toptancı bir davranıştır. )

      şahsım adına şunu söyleyebilirim: bir kişi Allah’ın birliğine, Muhammed’in O’nun gönderdiği peygamberi olduğuna ve Kuran’ın peygamber aracılığıyla insanlığa gönderilmiş Allah’ın kelamı olduğuna iman etmesi kafidir. bu aşamayı çoktan geçtiğini samimi bir şekilde dile getiren(ya da gösteren) ve Kur’an’dan çıkardığı yorum ve sonuçları samimiyetinden doğan bir iyi niyet faaliyeti olduğuna beni inandırabilen herkesin yorumu benim için tartışılabilir. Yukarıda söylediğim ve bu paragrafta belirttiğim önkabulüm gereğince bu yazılardaki tezi öne süren Zeynep Ö.’nün fikirleri tartışılabilir. Çünkü niyet bellidir ve niyeti İslam için hayırlıdır. fikir bence makuldür ve hatta olması gereken gibi durmaktadır. Fakat ileri sürülen tezin yarattığı heyecana rağmen metod boyutunda kekremsi bir tat bıraktığı aşikar; bu da yazının kısıtlığından kaynaklanmakta. Temenni ederim ki bu konuda daha güzel yazılar üretilsin ve yazarın dilediği gibi bu tür konuların bilgi düzeyinde tartışılabildiği zeminler çoğalsın.

      Kaleminize sağlık.

  • Bahse konu yazınız da bu yazınız da sürekli “inanıyorum”, “düşünüyorum”, “kanaatindeyim” kelimeleriyle örülü. Karşı karşıya olduğumuz şey din gibi köklü ve kurumsal bir olgu iken şahsi kanaatlerin bizi “doğru yargılara” götüreceğini nasıl idddia edebilirsiniz?

    Zat-ı alinizin de pekala bildiği üzere Kuran’da erkeğin kadını dövmesi hakkında dahi ayet mevcut. Kuran sürekli erkeğin gücünden, Allah’ın yer yüzü üzerindeki temsilciliğinden ve kadın(ın)a olan hakimiyetinden bahsederken şahsınızın sürekli bir şeyler üzerine “kanaat ettiğini” beyan etmesi bana seksüel bir savunma güdüsü gibi geldi.

    ilaveten: ben müslüman değilim, ancak sezar’ın hakkı sezar’a. islam diğer pek çok konuda olduğu gibi cinsiyetçilik konusunda da zulüm sahibidir, ve bu gerçeğin üstünü “aydınlanma” dürtüsüyle örtmek te bence cehaletle bir fırça darbesi daha vurmaktır.

  • bu yazi esasen sunun icin yazilmis yani:”..kadın-erkek ilişkileri açısından daha adaletli bir toplumun inşasına katkı sağlayacağına inanıyorum..”

    ben yine fazla alinganlik yapildigi fikrindeyim.zaten kadin-erkek acisindan adaletsiz olan sey kurani kerimin sorunu degil ki;bunca yillik ozveri ve birikimi bir tarafa koyup kurani sifirdan kesfedelim? din su haliyle zaten adaletli.. “hepiniz ademin cocuklarisiniz,adem ise topraktandir,ustunluk Allah tan hakkiyla korkmaktadir.”(veda hutbesi)

  • “Burada tarihin belli bir noktasında tek bir şahsın önünde meleklerin eğilmesinden ziyade insan soyunu meleklere üstün kılan bir takım özelliklere vurgu vardır. Ayette “Adem’e isimlerin öğretilmesi” (Bakara: 31) ifadesi geçer. Yani Adem’i üstün kılan özellik isim koyabilme yani soyut ve kavramsal düşünebilme yetisi olmalıdır.”
    bu cümle bile konu hakkında neden bu kadar seviyesiz yorumlara maruz kaldığınızı anlatıyor aslında. soyut ve kavramsal düşünebilme yetisi herkeste olsa da, kullanan o kadar fazla değil demek ki.

  • ben de uzun süredir ilk yazıda paylaşılan görüşlere kaniyim. burada arapçanın yapısıyla ilgili açıklamalarınız benim için aydınlatıcı oldu. ama emin olamadığım bir konu var, görüşünüzü almak istedim. cinsiyet bağlamında değil ama ona değinerek ali şeriati de buna çok benzer ama daha kapsamlı bir okumasını yapıyordu bu kıssanın. ama mukaddes kitabı da dahil ediyordu okumasına (hatta bu kaburga kemiği meselesinde o kelimenin ahlak, huy, fıtrat anlamlarına da geldiğini ve ifadenin aslında kadın ve erkeğin aynı özden olduklarına yorulması gerektiğini söylüyordu mesela, anladığım kadarıyla kitabı mukaddes de kendi metni içinde o kadar ataerkil değil). kıssanın anlaşılması açısından sizce de kitabı mukaddesin yardımları olabilir mi ya da sınırı nerede çekmek gerek? şeriatinin yaptığı okumaya hayranım ama neticede tahrif edilmiş bir metne hangi noktaya kadar güvenmeliyiz emin olamıyorum.

    • Kutsal kitaplar sadece dil açısından değil aynı zamanda kültürel arkaplan olarak da indirildikleri toplumun kodlarını taşırlar. Semitik dinlerin metinlerindeki ataerkil dil de o coğrafyadaki ataerkil yapıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu kitapların evrenselliğini yakalayabilmek için aslında hem o dönemin koşullarını hem de metnin kullandığı sembolleri iyi anlamak gerekir diye düşünüyorum.

      Kur’an’dan önceki kitapların tahrifinin de metin düzeyinde değil yorumlama açısından olduğu kanaatindeyim. Hatta kitap merkezli bir din olan İslam’ın aksine diğer dinlerde doğrudan Tanrı tarafından dikte edilen bir kitap olmaması muhtemeldir. Zaten tarihsel veriler de bunu desteklemektedir. Kur’an’da geçen Tevrat ve İncil ise Kur’an’ın aksine Tanrı’nın kelime kelime vahyettiği bir kitap olmayabilir. Bu dinlerde vahyin somut hali yasa (Yahudi şeriatı) ve insan (İsa) şeklindedir. (Bu konuda tradisyonalist ekol yazarlarının kitaplarına, özellikle İdealler ve Gerçekler’e bakabilirsiniz.)

      Kitab-ı Mukaddes yorumlarıyla ilgili ise Ali Şeriati’nin yanı sıra Bahaeddin Sağlam’ın kitaplarını öneririm.

  • Ben hep derim ki adet üzere bizim ülkemizdeki Müslümanların yaşayışı. Bunu İslamiyeti günlük hayatlarına yarım yamalak aldıkları örf parçaları gibi yaşayan insanların çokluğundan dolayı söylüyorum. Basit ve net şekilde bakmaktansa üstünkörü yaşamakla kalmayıp başkalarına laf söyleme çabasındaki insanlar öyle çok ki. Bunun birçok histolojik nedeni sayılabilir tabi ki fakat insan yaratılışı gereği sorgulamak zorundadır. Peki biz bu sorgulamayı yapanlar olarak günlük düşüncelerin sınırlarını zorladığımızda, bıçak sırtı düşüncelerde ayağımızın kaymayacağından nasıl emin olabiliriz? Örf ve adetleri ezbere dayalı şekilde yayan ilahiyatçılara kapılıp kayıp gitmek çok olağanken din üzerine araştırmak günümüzün gerekliliğidir. Fakat ezberden kurtulup farklı bakacağız derken sorguladığımız şeylerin günlük ilişkiler olmadığını gözardı etmemeliyiz. İslam alimleri Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde on bin sır yüklü anlam gizlidir buyurmuyor mu? Kelime anlamından çıkartılan tek ya da üç anlam bizi nereye kadar götürür? Bilinçli Müslümanlar olarak sözlerimizin, sorgulamalarımızın nereye gideceğini kestiremezsek İslamiyeti üstünkörü yaşayanlar yararımız kadar zararımız dokunur.

  • Yazı ilginçken yazıya karşılık verilen cevap daha da ilginç. Batı ile bizi karıştirmayalim lütfen. Islam,din adamlarının elinde değil hiçbir zamanda olmadı.Eğer bunu söylerseniz sonuçlarına da sancılı da olsa katlanmanız gerekir. Yeniden Kur’an ı hadisleri yorumlayalım zihniyetide boşa zaman kaybı. En fazla donemimiz için tecdid edilebilir. Asrı iyi kavrayamazsak açılan delikleri kapamak yerine yeni delikler açarız. Sürekli eşitlik ilkesine vurgu yapmışsınız. İslam’da eşitlik değil adalet ilkesinin olduğunu sizin daha iyi bilmeniz gerekir. Bu yorumu ve yorumları da çok umursamayacağınız ortada yine kendinizce bir cevap bulursunuz ama toplumsal zeminde yer bulamayacaktır vesselam.

  • Hadisleri reddetme gibi bi huyunuz yoksa ;
    “Kadın bir kaburga kemiği gibidir. Kadın bir kaburga kemiğinden, bir eğri kaburga kemiğinden yaratıldı, onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kırılması da boşanmasıdır.”
    Buhari, Nikah 79; Müslim, Reda 65; Tirmizi, Talak 12; Darimi, Nikah 45; Ahmed b. Hanbel, II / 428, 449, 530, V / 164.
    Sizin için yeter de artar bile. Bu zamana kadar âlimlerin çoğu, Kur’an daki Adem hitaplarını erkekler için almamıştır. Bunu şimdi yeni bir şey bulmuş gibi ortaya atmanızında elle tutulur bir yanı yok.

    • Yukarıda Kuran’dan bahis edilmiş ve içerik ayetlerden yola çıkılarak açıklanmaya çalışılmışken hadis önermeniz ne güzel! Rabbime şükür bugün de atomu parçaladık! Ahlaki öneride bulunulan hadisler kabul edilebilir fakat kadının yaratılışıyla ilgili bu kadar kesin bir dili olan hadis kanaatimce şüpheyle karşılanmalıdır. Zira gerek Arap toplumu gerekse ardından İslamiyet’i seçmiş diğer topluluklar ataerkildir ve kadına olan bakışları yüzyıllardır değişmişe benzemiyor. Allah’a şükürler olsun ki Kur’an-ı Kerim onun muhafazası altında. Aksi halde “hadis göster tartışmayı kurut” mantığı bizi helak ederdi!