Genel

Yanlışı İşaretlemek

Konuk Yazar: Huriye Tak 

25348522322_5d5e5eeaf6_o

 

Lise 1’de matematik öğretmenimiz sınavın çok kolay olduğunu iddia ederken “Ya yanlışı işaretlemek çok kolay.” demişti. Ben de isyankâr bir şekilde demiştim ki, “Yanlışı işaretlemek kolay zaten hocam ama yanlışı bulmak zor.” Şuan tam da ordayız. Kolayca işaretliyorlar yanlışı. Yanlışı kolayca idam etmek de istiyorlar. Ama yanlışı bulmak çok zor. Bulduğun yanlış ya doğruysa?
Ve yanlış olarak işaretlenmek; tam da doğruların yanlışlar tarafından yaralandığı bir dünyada, tam da artık doğruların canına tak ettiği bir zamanda, tam da herkes kendinin doğruluğundan yüzde yüz eminken… Çok zor.

Ben psikoloji lisansımı Fatih Üniversitesi’nde burslu okudum. Aslında Boğaziçi Psikoloji’ydi istediğim ama, sınavım pek iyi geçmedi. İstanbul Üniversitesi’ne gidebilirdim. Ancak 2008 başlarında yine gündemde “ikna odaları” vardı.
İknâ; öyle zorlama falan değil.
İlkokula bile başlamamıştım, haberlerde güvenlik görevlilerinin üniversite girişlerinde kadınların başörtülerinden tutup sürükledikleri görüntüleri izleyip tüm gece yatağımda hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. İşte o zorlaydı mesela.
Ama bu odacıklar öyle zorla değil, iknâ(!)
Annemin giyisisinden dolayı üniversite hayali bile kuramayışı, benim lise kapısında örtümü çıkarırken boğazımın düğümlenmesi, başıma taktığım 1 metrekarelik kumaşın çok sevdiğim hocalarımın gözünde beni görünmez yapması gibi şeyler, bunlar da zorlayıcıydı.
Namaz kılarken yakalandığımda korkmam, okulda yanlışlıkla besmele çektiğimde gülmelerimiz, bunlar da utanç vericiydi.
Biz tam anlamıyla laiktik aslında. Okul ile camiyi birbirinden tamamen ayırıyorduk. Yazları camide, kışları okulda; ikisinde de sanki diğerindeki biz değilmişiz gibi davranabiliyorduk. Yazlarımız başka kışlarımız başka. İki mevsim bana ağır geliyordu. İlkokulda; ülkemizin, coğrafi konumu sayesinde 4 mevsim yaşadığını öğrenmiştim. İlk düşündüğüm şey; “Yazık Türkiye nasıl dayanıyor 4 mevsime.”
Ama biz ne laiktik. Vay be!
Bu da korkuydu işte.
İşte bu odacıklar öyle değildi; sadece iknâ.

Peki benim gücüm var mı o odalara girmeye, tabi ki yok. Yoktu. 4 mevsim kendim gibi olmak istiyordum. Ne giyiyorsam ne giymiyorsam kimse karışmasın, benim için de üniversite özgürlük yeri olsun istiyordum. İnsanlar beni seçimlerimle ilgili iknâ edilmesi gereken biri olarak görsün, aşağılasın istemiyordum. Ve Fatih Üniversitesi’ne istediğimi giyerek girebileceğimi söylemişlerdi. Orayı seçtim. Gerçi sonraları, üniversitede başörtüsü yasağı kalkmasına rağmen, Fethullah Gülen taraftarları başımız açık kampüse girmemizi kendimizi belli etmememizi öğütlemişlerdi. Tabi ki umrumda değildi. Kendimi niye belli etmeyecektim, o da ayrı bir kafa karışıklığı.
Her neyse, hazırlık sınıfını sınavla geçtim 4 yılda lisansımı da bitirdim. Lisans sürecimde iş bulup çalıştım, her yıl 2 staj yaptım ve sürekli karşılıksız çalıştığım bir yerler vardı. Benim anladığım vatanseverlik buydu: Oturduğun yerden hiçbir şeyi sevemezsin, bir şeyler yap!
Ben mezun olmadan okulumuza dönemin başbakanı geldi. Bizi ziyaret ve motive etti. Odtü’deki gibi kimse yumurta atmadı. Bilmiyorum belki “kendilerini belli etmemek” içindi. Belki saygı duydukları, sevdikleri için. Belki sevmeleri öğütlendiği için. Belki de sevmeseler de usûlün ne denli önemli olduğunu bildikleri için.
Biz mezun olduk. Fatih Üniversitesi etiketiyle Kemalistlerin ya da hükümetten memnun olmayanların kurumlarında iş bulamayacağımı söylüyordu insanlar. Zaten bir de giyisilerimin etiketleri…
İş mülakatlarında:
“Başörtüsünü çıkarırsınız işte, ama iş dışında takabilirsiniz.”
“Fatih Üniversitesi hee Fethullahçıların okulu.”
“Fatih Üniversitesi, Tayyip’e oy verdiniz siz di mi.”

Ve bunun gibi replikleri çok duydum.
Bir de akıl verenler vardı: “E cemaat sizi işe yerleştirmiyor mu? Hem eş de buluyorlarmış.”
Evet, cemaatin içinde olmak bunları garantilemek demekti. Ya da içinde değilsen de içerden bir arkadaşının olması torpili kolaylaştırabilirdi. Ama benim umrumda değildi. Ben haksızlık olacağını düşündüğüm için hayatımda kopya çekmedim. İşsizliğin olduğu bir ülkede, sadece sempatik ve tanıdık görünerek iş bulmak; haksızlığın babası, birilerinin ekmeğini çalmak demek. Ve usûl, işin aslıdır.
Rasyonalizasyonları vardı ama insanların:
“Herkes böyle yapıyor.”
“Zamanında da *onlar kendi adamlarını işe aldı.”
“Ama biz bunu iyi insanlar bir yerlere gelsin diye yapıyoruz.”
“Torpil değil bu referans!”

Ama usûl, işin aslıdır. Hani; “İşi ehline veriniz.”  İnsâni yanımız hep işi nasıl yaptığımızla gelişiyor.

Mezun olalı 4 yıl oldu. Bu süreçte yüksek lisans yaptım, mesleğimi yapabileceğim işlerde çalıştım. İnsâni yanım milliyetçi yanımı her türlü geçer. Kendi bildiğim şekilde vatanseverliğimi her daim eyleme döktüm. Psikoterapiye ulaşamayan insanlara ulaşmak için karşılıksız çalıştığım bir kurumun bu yıl iş ilanına başvurdum, üniversitemin etiketi yüzünden işe alınmayacağım söylendi.
Ve 15 Temmuz geldi. (O korkunç gün, Türkiye’nin ve Türkiyelilerin bugünü/geleceği ile ilgili söylenecek çok şey ve bol bol çaresizlik, öfke duygularım var ama gücüm yok yazmaya). Şu an Fatih Üniversitesi mezunu olmak, ben ve tanıdığım birçok arkadaşım için işsizlik sebebi. Vatan haini etiketini de promosyon olarak veriyorlar.

Yanlışı işaretlemek çok kolay, ama yanlışı bulmak çok zor. Ve yanlış diye düşünüp işaretlediğin doğru; hem bir doğrunun kaybına hem de bir yanlışın doğruların arasına karışmasına sebep oluyor.
O yüzden keşke bizim için bu kadar kolay olmasa yanlışı işaretlemek…

Bir Yorum

  • Elif
    31 Temmuz 2016 - 14:24 | Permalink

    “Usul işin aslıdır” ne kadar güzel yazmışsınız. Bir diğer fatih benzeri üniversite mezunu olarak benzer durumdayım bugün. Bir büyüğüm ise şöyle söylemişti “Allah doğruların yardımcısıdır.” biz doğru olanın peşindeysek mağdur olmayız Allah’ın izniyle. Ama doğru’dan ve usul’den sorumluyuz, bu zor işte.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir