REÇEL

Ya Hz. Aişe de Olmasaydı?

“Hz. Hatice cömert ve anlayışlı bir kadındı.” Peki hırslı mıydı, tutkulu muydu mesela, tuttuğunu kopartan bir kadın mıydı ya da ne bileyim kıskanç mıydı, kolay öfkelenir miydi, zayıf mıydı toplu mu, konuşkan mıydı, gülmeyi sever miydi, eski eşiyle ilişkisi nasıldı, sevmiş miydi?

Konuk Yazar: Bir Aişe Evladı
Görsel: Hussein Bicar

Müslüman, mütedeyyin, muhafazakâr sacayağının oluşturduğu ailede büyüyen her genç kızın anlamlandırma sorunlarının temelini, cinsiyetinin getirdiği “problemler” oluşturuyor. Daha kendini bilmeye başladığı andan itibaren oturuşundan kalkışına, konuşmasından gülüşüne, yürüyüşünden giyinişine kadar her şeyin bir sınırı olduğunu öğreniyor. Bunu yaparken erkek kardeşleri ya da erkek kardeşlerinin arkadaşları arka bahçede sidik yarıştırıyor. (Mecaz falan değil gerçek sidik!). Biraz daha büyüdükçe ailenin onay ihtiyacıyla onların istediği “kız çocuğu” olmaya çalışıyor tabii. Onların istediği gibi “edepli” oturup “edepli” kalkıyor, erkeklerden öcü gibi kaçıyor, seve seve başını örtüyor. Sonra mahallelinin baskısı başlıyor. Bu sefer “Başörtülü kız bisiklete mi biner?, Cık cık cık”, “Başını örttün daha top mu oynuyorsun?, Tööbe tööbe” ikazlarına maruz kalıyor. Bunlar mahallenin amcaları değiller yanlış anlaşılmasın, teyzeleri! İyi niyetle bakarsak eril zihniyeti ve tahakkümü içselleştirmiş, kendi cinsiyetlerini ve uğradıkları haksızlıkları unutmuş; biraz öküzün altındaki buzağıyı görelim dersek “Biz çektik siz de çekin,” diyen teyzeleri. Bizim mahalledeki ve daha nice mahallelerdeki kız çocuklarının ilk anıları hep bunlar. Yetişen her kız çocuğunun tepkisi farklı oldu belki ama beni düşünmeye itti bu süreç. Çünkü önce içselleştirmeyi denedim. Tam onların istediği gibi kelimenin gerçek manasıyla “yobazca” bazı şeyleri kabullenmeyi denedim. Ama verdiğim her taviz yenisini gerektirdi ve temelde bir yerde büyük bir yanlış olduğunu da anlamamı sağladı. Bu yanlış dinde değildi, peki neredeydi? Hâlen 30 yaşında bir kadın olarak o yanlışın menşeini arıyorum. Size de bir “menşe önerisi” sunacağım.

Okulda ya da okul öncesinde tarih okumak (öğrenmek bile demeye dilim varmıyor) sıkıcı, gündelik hayattan bağımsız bir not alma aktivitesi bizim için. Siyer bilgisiyse okulda öğrenilen tepkisel yaklaşmamız gereken bilginin tam tersine kucaklamamız, ezberlememiz, içselleştirmemiz, öğrendiklerimizi sayıp dökerek ailemizi gururlandırmamız, her bir aşamasını hayatımıza uygulamamız gereken parçası tarihin. Adı bile Asr-ı Saadet. İyi güzel uygulayalım da bu tabloda çocuklar da kadınlar da yok ki. Tabii çocuk aklıyla verebileceğimiz bir tepki değil bu. Çünkü kadınların isimleri geçiyor hep. Hz. Peygamber’in hanımlarının adlarını biliyoruz mesela. Ya da kızlarının adlarını hem de melodisiyle: Zeynep Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma. İsimleri var ama varlık isimden ibaret olur mu? “Hz. Hatice cömert ve anlayışlı bir kadındı.” Peki hırslı mıydı, tutkulu muydu mesela, tuttuğunu kopartan bir kadın mıydı ya da ne bileyim kıskanç mıydı, kolay öfkelenir miydi, zayıf mıydı toplu mu, konuşkan mıydı, gülmeyi sever miydi, eski eşiyle ilişkisi nasıldı, sevmiş miydi? Bilmiyoruz, bilemeyiz. Hz. Peygamber’in kızları peki, annelerine benziyorlar mıydı, mizaçları nasıldı, ne yapmayı severlerdi, neye yetenekleri vardı? Cevap yok. Ama Hz. Ebu Bekir’in yumuşak mizaçlı olduğunu, kolay ağladığını, sadık bir dost olduğunu biliyoruz ya da Hz. Ömer’in haşin mizacını, cengaverliklerini… Hz. Hatice’nin bırakın dostluk anlayışını arkadaşının olup olmadığından bile haberimiz yok. Nedeni belli aslında çünkü bize inandığımız dinin menbaında yetişmiş hiç bir kadından doğrudan bilgi ulaşmadı. Okuma yazma bilen kadın neredeyse yoktu ki yazılı metin ulaşsın ya da herkes günlük hayatın içinde kaybolmuştu ki sözlü aktarım gerçekleşsin. Tek bir kişi hariç: Hz. Aişe. O olmasa bugün konuşabildiğimiz, tartışabildiğimiz kadın haklarının çoğundan haberimiz dahi olmayacaktı. 

Nasıl mı? Başta Hz. Aişe’nin evliliği İslâm dünyasının tartışma konularından birisi çünkü. Tüm rivayetler 9 derken modern müslüman erkek araştırmacılar bunun “18 olması gerektiğini” ispatlamaya çalışıyor. Ya da Cemel Savaşı anlatılarında Hz. Aişe’nin pişmanlığı defaatle vurgulanıyor. “Savaştan sonra evine dönüp orada kaldığı” bir tür uzlete çekildiği sürekli dillendiriliyor. Neden Hz. Aişe  İslâm tarihinde “eleştiri oklarının yönelip tezkiye kalkanlarının aynı anda korumaya geçtiği” bir figür? Cevap çok basit: Çünkü konuştu! Elinde yazı araçlarının olmamasının dezavantajını sözlü bir kültüre doğmuş olmakla avantaja çevirmeyi başardı. Çünkü kıskançlığını da kızgınlığını da saklamadı. Çünkü Hz. Peygamber vefat ettiğinde henüz 18 yaşında ve mizacının tüm kuvvetiyle çabalamaya, ateşli söylevler vermeye hazırdı. Hz. Peygamber vefat ettiğinde taht-ı nikahında 8 hanımı daha vardı. Bunların hiçbirisi Hz. Aişe’nin aktivist tutumuna sahip değildi. Kimi zaman onu desteklediler ama ateşi tutuşturan hep Hz. Aişe oldu.

Peki toplumun ataerkil yapısını gelenekten öte dine dayandırarak besleyip güçlendirmek, kadına kendisine hizmetten öte yer bırakmamak isteyen eril birey bu bilgiyle ne yaptı? Ateşi pişmanlık küllerine çevirdi. Hz. Aişe’ye kabul ettiremedikleri pasifliği, ümmetin kadınlarına benimsetti. Onları aciz, duygusal, “yarım”, “eksik” olmakla itham etti. Bunları sebeb-i vurûdlarından soyduğu, çekip aldığı hadislere dayandırdı. Haşin mizaçlı sahabenin, tabiînin de döneminin adamları olduğunu unutarak kadına karşı tavırlarını dine irca etti. Böylelikle “kadın düşmanı” olmaktan kendisini kurtarıp dini bütün müslümanlara dönüştü. Peki kadınlar ne yaptı? Hiçbir şey yapamadı! Ne yapabilirdi ki elinde öğrenmenin temel araçları dahi yoktu. Daha düne kadar kız çocuklarına “elin oğluna mektup yazar” korkusuyla okuma-yazma dahi öğretilmiyordu. Diyeceğim o ki eğer birileri kalkıp okların kendisine çevrilmesini göze alıp konuşmazsa, yazmazsa, dinin erkeklere değil insanlara geldiğini hatırlatmazsa, müslüman kadınların çekeceği çile daha dolmamış, okuma-yazma öğrenmemiz de işe yaramamış, elde etmemiz gereken daha nice araçlar var demektir. 

Konuk Yazar

2 yorum

  • çok önemli noktalara değinen bir yazı, ilgiyle okudum. musawah adlı sitede okuduğum bir noktayı eklemek istiyorum. peygamberin hazreti aişe ile olan evliliği sünnet ve örnek olarak sunuluyor ama hazreti hatice ile olan evliliği sünnet sayılmıyor, hatta dinini yaymak için yaptığı bir evlilik gibi sunuluyor. oysa evlendiklerinde, henüz ayet inmemiş! çünkü islam tarihini de erkekler anlatıyor! (sibel eraslan bu evliliği bir aşk evliliği olarak anlatıyor, başka da böyle bakan var mı bilmiyorum.)

    • Hz. Peygamber’in evliliklerini “dini yaymak” başlığı altında sunarak erkek-kadın ilişkilerini “dinî” anlayışın bir gerekliliğinden ibaret kabul etmek, tarih anlatımızın çok temel bir problemi aslında. Bu anlatının amacının evlilik ilişkisinin kompleks halini, “insan” olmaktan gelen karmaşasını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir tavrı olduğunu düşünüyorum. Böylelikle insani ihtiyaçlar (sosyalleşme, şefkat, şehvet vd.) aradan kaldırılarak dini gereklilikler (ümmetin sayısını çoğaltmak, dini yaymak vd.) tek amaç olarak sunuluyor. Bunu neredeyse tüm din öğretilerinde görmek mümkün, kesinlikle İslâm’a has bir durum değil. Böyle önemli bir noktayı dile getirdiğiniz için teşekkür ederim.