Genel

Susuyorum, Çünkü Ben Bir Kadınım

Konuk Yazar: T. Cevheroğlu

 

Telefonu kapatır kapatmaz aklımda binlerce soru yığını! Neden halen bir kadın ezilmekle itham ediliyor, neden bir anne evladıyla sınanıyor, neden insanlar bu kadar duyarsız, anlayamıyorum.

Eşimin çok yakın bir akrabası ile dertleşmek, daha doğrusu derdini dinlemek için onu aramıştım. Altı yıllık evli olduğu kocası, uyguladığı şiddetten ötürü alınan darp raporları ve birtakım suçları hasebiyle iki aydır cezaevindeydi. Olayları biliyordum, ama yine de onun ağzından duymak istediklerim vardı. Bunları hangi ruh haliyle anlatacağı benim için merak konusu olmuştu. Karşılıklı diyaloğumuz, onun baştaki çekingenliği ve ilerleyen dakikalarda olayın iç yüzünü anlatması beni derinden sarsmaya yetmişti. Yazımı çok uzatmadan bir kadının çaresizliğine kulak kabartmanızı istiyorum. Belki de insanlık, bir kez daha ataerkil dayatmaların sonucunda aile içinde var olan totaliter düşüncenin ‘kadın’ üzerindeki harabelik durumuna şahit olur, kim bilir.

***

Selamı sabahı geçtikten sonra, başta neden işten çıkarıldığını sormak istedim. Bir gün çalıştığı yurt tarafından tatil gerekçesiyle kendisine yıllık iznini kullanması gerektiği söylenmiş. O da bu izni kullanıp tekrar işine geri döndüğünde iki aydır sigortasının iptal edildiğini öğrenmiş. Gerekli mecralara bu konudaki şikayetini bildirdikten sonra, maalesef ki hakkını ararken işinden de olmuş, sebepsizce.

Sonra yavaştan konuyu kocasına getirmeye çalıştım, o ise çekingen davranarak aslında kocasının kişilik olarak iyi olduğunu, sadece işsizlikten dolayı, sinirli olduğu zamanlar kendisine kötü davrandığını anlatmaya başladı. ”Eğer parası varsa bize çok iyi davranıyor.” (muşşş…) Herifteki konfora bak sen! Parası varsa kraldı… 

Kendince bunun iyi bir durum olduğuna, iyi olduğuna inanmak isteyen bir kadın vardı karşımda. Üstelik bunun iyi olduğuna beni inandırmaya çalışacak kadar da ruhsal çaresizliği ile cebelleşiyordu.

***

Eşinin neden hapiste olduğunu sorup “Buna sen mi vesile oldun?” dediğimde mahcupluğun o kasvetli nefesini hissetmiştim. Kendisinin vesile oluşunu duyduğunda, olaylar benim tahminimin de dışında, bambaşka bir psikolojik reaksiyon göstermişti. Hoyratlığın en ağır mizacına tabii tutulan, titrekliğindeki o evhamlılığa ve içinde bulunduğu çaresizliğe sığınan kadın ile evladının baba dediği kişiye bu suçları yakıştırarak hainlik etmişçesine yersiz bir vesveseye kapılan kadın arasında çelişen iki farklı kadın görüyordum sanki… Ona kötü davransa dahi, kocasına bu kötü yakıştırma geldiğinde suçluluk duygusuna kapılıp, sonra kendi kendisine serzenişleri dillendiremediği sözcüklerden sızı veriyordu. Çünkü o bir kadındı ve hep bir umudu vardı. Her şey bir gün düzelecek…

***

Kocasının evlenmeden önce, onun işin aslını bilmediği bir suça karıştığını ve bundan dolayı 5 yıl içerisinde suç işlememesi gerektiğinden bahsetti. İşte olay bundan sonra başlıyordu. Çünkü evlendikleri yıl “kadına şiddet” başlamıştı. Artık dayanılacak gibi olmadığı anda, sadece uzaklaştırma alacağı düşüncesi ile darp raporu alıp şikâyetçi olmuştu. Ama adam 5 yıl kapsamında ceza işlediği için direk cezaevine götürülmüştü.

Kocası cezaevinde yatarken beş yaşındaki kızı ile yalnızlığın pençesinde olduğunu söylerken, yaşadığı burukluk ve çaresizlik yüreğimi parçalıyordu. Çünkü ailesinden, kocasından, kocasının ailesinden, iş yerinden en ağırı da hayattan silleyi yemişti. Ama tek başına, kimseyi tanımadığı bir şehirde kızıyla verdiği hayat mücadelesinde tüm insanlığa bir sille de o atmıştı aslında…

Tüm bunlara rağmen onu yıldıran bir tek şey vardı, o da kızı ve kızının babasına olan düşkünlüğüydü. Kendimce, garipsenecek bir durum olarak görüyordum ama o yaştaki bir çocuğun ruhsal durumundan dolayı garipseyemiyordum da… (“Babası sonuçta…” diyorum ve parantezi kapatıyorum.)

Kızı bir gün evde otururken birden annesine atarlanarak ”Sen mi babamı ihbar ettin? Babamdan hemen özür dileyeceksin!” gibi ithamlarda bulunmuş. Zannımca bir annenin asıl çaresizliği, babalığı sadece sembolik olarak bilen evladına bunu izah etmek olurdu. Çünkü bu hakkı maalesef ki kendinde göremezsin. Bir babanın yaptığı hataların vebalini çocuktan alamaz, evladı babasızlığıyla veya annesizliğiyle sınayamazsın. İşte o fedakar anne 6 yıldır ezilmişliğini o evladı için dillendirmiyor, susuyor…

Susuyor, çünkü konuşursa evladından koparılacağını biliyordu. Susuyor, çünkü yaşadığı bölgenin inanç hukukunda evlat konusunda tek hak babanın. Susuyor, çünkü işsiz ve mülksüz olduğu için yaşadığı ülkenin hukukunda yine öncelikli hak babanındı.

Ve susmaya devam ediyor…

***

“Bir ailen, abilerin varken neden yalnızsın? Hepsinin hali vakti yerinde ve en çok da şu durumda senin yanında olmaları, sana kol kanat germeleri gerekir.” dedim ve boğazına düğümlendi sözler, dillendiremedi. Sustu, sustuk ve ağladık… Ağlıyor evet!  ”Ailem, kendi rızamla evlendiğim için olanlara katlanacaksın di…”  diyemeden o müzmin acılar yüreğini daha da kemirmeye başlamıştı.

Sanırım artık velhasıl faslını burada başlatmak gerek. Çünkü bir ailenin elzemliliğini konuşurken, kendi kaderine bırakılmış bir kadın vardı karşımda. Bundandır işte, hiçbir serzenişin ehemmiyetinin kalmamış olması. Çünkü yaşadığımız yerin örfi adetlerinde, bir kadın evlenince ailesi artık iyisiyle kötüsüyle kocasıdır. Eğer kadın isen, bu öznel platformu beğenmeme gibi bir lüksün de yok. Ama her ne olursa olsun, hayat hiçbir şekilde bu tür veballeri ödemeye değmiyor. Hiç kimse hayatımız için, yaşantımız için söz hakkına sahip değildir, olmamalıdır. Hayat her zaman “Sen, senin için öncelikli olmasın.” felsefesinden ibaret olmalıdır.

Diyaloğun sonuna doğru ”Sadece, belki de ilk defa kendin için en iyisini yap ve kızını alıp onu daha iyi yaşatabileceğin bir hayata başlayın.” dediğimde, ağzından çıkan tek bir cümle vardı, çaresizliğin isyanıydı bu: 

”Eşimin ailesi, eğer oğullarını bırakıp gidersem, kızımı benden alacaklarını söyledikleri için her şeye boyun eğiyorum..” dedi.

Ve yine sustu, sustuk…

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir