Genel

Sevim Koş Özgürlüğüm Geldi!

Konuk Yazar: Fatma Ş.

ozgurluk

Özgürlük kelimesine bu kadar düşkün olup, bizim kadar yanlış anlamış bir millet var mıdır acaba? Söylem olarak özgürlük güzel bir kelime evet, doğru kavrayıp hayatımıza da dürüst bir şekilde geçirebilsek belki yaşadığımız bir dolu olumsuzluk başımıza gelmemiş olurdu. Lakin bu kelime o kadar gelişigüzel, o kadar sadece birilerine özgü hale indirgenmiş durumdaki insanın sinirleri bozuluyor. Sinirleri bozulunca da “Bi dakika ya e biz bütün bunları yaşarken siz özgürlük anlayışınızı kiraya mı vermiştiniz?” diyesi geliyor insanın.  Bilirsiniz Türkiye’de özgürlük kelimesine en çok üniversiteler ile güzellemeler yapılır. Özgürlük ve demokrasi yuvalarıdır oralar. Hele bazıları ‘en özgürlükçü’ olmaları ile ayrışır diğerlerinden. Demokrasi kuşlarının yuva yaptığı bu dallar çok narindir bu arada, fazla yüklenirseniz hemen kırılabilir!

 

Bilgi Üniversitesi’nin ne kadar özgürlükçü, inançlara saygılı, her anlayıştan kişinin birlik içinde yaşadığından bahsedilir. Türkiye’de hiç bir zaman üniversiteler özgür olmamıştır. Diğerlerine göre daha özgürlükçü olduğu söylenilen okullar vardır sadece. Yani en özgürlükçüler. Bunlardan  biri de Bilgi Üniversitesi’dir evet.  Daha özgürlükçüdür çünkü başörtülü kızlar olarak herkes başını açmak zorundayken biz şapka ile girebildik! Lgbt kulübü açılmıştır mesela, kimsenin cesaret edemediği konferanslar düzenlenmiştir, bitirme projesi olarak okulda porno çekebilmişlerdir…  (gerçi iş medyaya yansıyınca okul özgürlük anlayışından ödün verip projeyi iptal etti )

 

Bilgi Üniversitesi mezunu olduğum için her zaman gurur duydum. Özellikle mezun olduğum İletişim Fakültesi, benim bölümümde Türkiye’de en iyi eğitimi veren okul desem abartmış olmam. Fakat başörtülü biri olarak aykırı denilebilecek bir bölüm seçmiştim dolayısı ile tek başımaydım. Tek başına olmak zorlukları yanı sıra çok fazla şey öğretmişti bana. Mesela gerçekten özgürlükten yana olmak ne demekti? Ve gerçek demokrasi nasıl olurdu?

 

Yaratıcılıkla ilgili bir ders… Dersten aklımda kalan yaptığımız meditasyonlar sadece. Evet meditasyon yapıyorduk farkındalık algımızı geliştirmek için. Farkındalık seviyesini yükseltmeye çalışan ama farklılıklara tahammül edemeyen bu hocanın dersinde, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde konu başörtüsüne, başörtülülere, İslam’a gelmişti. Sınıftan sesler yükselmeye başlamış ve hocanın tek yaptığı şey ise yükselen seslere onay vermekti. “Hocam savaşta öleceğimi bilsem Ülker yemem!’’, “Hocam o başörtülüler varya bir giyiniyorlar benden çok dikkat çekiyorlar.’’ Başörtülü biri olarak ben hala sınıftayım evet hoca da benim gözümün içine bakıyor. Mutluluktan dört köşe tam da istediği olmuştu. Bu sırada ön sıralarda oturan bir erkek arkadaş bana dönüp “Sana söz hakkı doğdu”, dedi. Söz hakkı?! Nerde? Tek başıma beni linç etmeye hazır vaziyette bekleyen, bizzat hocanın kışkırtmaları ile beni tartışmanın içine çekmeye çalışan toplulukta mı? Sustum, gözümün içine bakıp başörtüsü hakkında atıp tutulmasına izin veren ‘özgürlükçü’ hoca karşısında. Aynı hoca bir gün bana “Sizin inandığınız İslam dini bu kadar işte” dedi ! Sok olmuştum, kadın yüzüme baka baka inandığım dine hakaret etmişti. Öğrencinin mahremiyet alanını ihlal ederek ses kaydı aldığını söyleyenler, aynı mahremiyet alanında benim inancıma ve bana hakaret etme hakkına sahipti. Bu çok ‘özgürlükçü’ hocamız bize sürekli Gandi’den, Rumi’den söz ediyor ve önyargılarımızdan arınmamız için defter tutturuyordu. Önyargılarımızı o deftere yazıp, azaltmaya çalışıyorduk. Grup arkadaşlarım ile birlikte verdiği proje hakkında konuşmak için yanına gittik. Ünlü bir kişiyi seçmemiz gerekiyordu projemiz için. Biz de Yılmaz Erdoğan’ı seçmiştik. Yanına gidip fikrimizi söyleyince önyargılarımızdan arınmamızı söyleyen hoca bize dedi ki “Ne yapacaksınız o Allah’ın Kürtünü başka adam mı kalmadı?” ! Bu sefer tek başıma şok olmamıştım neyse ki, grupça neye uğradığımızı şaşırdık ve hocanın yanından ayrıldık. Kendi aramızda nasıl böyle bir şey söyler diye tartışırken, inşallah aramızda Kürt bir arkadaş yoktur diye düşündüm.

 

Yine bir gün bu hocanın başka bir dönem almak zorunda olduğum  dersindeyiz. Bir ara sınıftan çıktım. Geri döndüğümde sınıftaki konuşmalar dikkatimi çekti ve içeri girmedim. Bir kaç saniye kapının dışında bekleyip,  şoku atlatmaya çalıştım. Yükselen sesler şöyle idi: “Madem olay dikkat çekmemek neden öyle güllü müllü, rengarenk başörtüler takıyorlar!” Şak diye sınıfın kapısını açtım, içeri girdim. Hoca dahil bütün sınıfta kuzuların sessizliği, yüzler şokta! Hani bir ortamda birinin dedikodusu yapılır ve o kişi aniden içeri girer, yüzlerde yakalandık ifadesi olur ya heh aynı o ifade işte. Hala merak ediyorum hiç bir şekilde derse bağlı olarak başörtüsüne gelemeyecek olan konu yine nasıl oraya gelmişti acaba?! Derste olan arkadaşıma konu nasıl buraya geldi diye sormuştum ama o da hatırlamıyordu.

 

Üniversite sınıflarında fikirler tartışılmalı, konuşulmalı ve yeni pencerelerden bakmasını öğretmeli hocalar, hocalarımız. Fakat taraf tutarak, çoğunluğu arkasına alıp azınlığı ezerek, farklı düşünen öğrencilerin varlığına tecavüz ederek, yok sayarak değil. Aykırı olmak özgürlükçü olmak demek değildir. Ve eşitlik sadece aynı okulun kapısından hepimizin içeri girebilmesi hiç değildir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir