REÇEL

Senin Anneannen de Kafein ve Abur Cubur Severdi

Yazar: B.
Görsel: Inge Löök

Bu yazıyı yazacak zihinsel enerjiyi toplamak için bir büyük kupa kahve içmem gerek. Yok eğer çalışacaksam muhtemelen iki… Çoğumuz az ya da çok bu durumdayız, görüyorum. Bazen “Kahve asla uykuya dalmama engel olamaz” diyoruz, ya da kafeinin çalışıp odaklanmamızı sağlayamadığını söylüyoruz. Ya da işe yaracağı miktara ulaşacak kadar çok içmemiz gerektiğini biliyoruz. Bazen gizli bir övünç meselesi oluyor kahvesiz kalamadığımız. Kahvenin işlerini, dramalarını ve hayatlarını düzenlemeye ne kadar çok yetmediği beyaz yakalıların kendi arasındaki bir şakası gibi. 

Ben ise tüm bunlardan çok farklı bir kafein hikayesi biliyorum; büyük anneannemin arkadaşına ait… Annemin anneannesi hâlâ hayatta… İlk kocası vefat edince, tek bir çocuğuyla yalnız kalmış ve ikinci kez evlenmiş. Orta Anadolu’da bir köyde, yalnız bir kadın başka ne yapabilir ki? Peki bir adam niçin ikinci kez evlenir? Eve çalışacak bir baş daha gelsin diye… Tabi ki emeği için… Kendine barınacak bir evi, gündüz tarlada gece evde çalışması karşılığında bulmuş. Ahiretlik bir arkadaşı yanındaymış bu süreçte, her sabah tarlaya gitmeden önce ve gün sonunda sormuşlar birbirlerine “Vermidon’u içtin mi? Tarlada patateslere baktın mı? Otları yoldun mu?” 

Tarla işi zor; sabah gün doğumu ile gitmek, bir sürü işi halletmek, farklı mevzilerde olan tarlalar arasında yürümek gerek. Bedensel güç gerek… Enerji gerek… Vermidon ise bildiğimiz ağrı kesici. 30 miligram kadar kafein içeriyor.  Büyük-anneannemin ve arkadaşının yıllara yayılan kafein bağımlılığı da, çalışmak için güç toplamak istemeleri ile başlıyor. Suda hızlıca çözünen kahvelerin geçmişte işçilerin öğle arası içeceği olduğunu, sıcaklığı ve uyarıcı özelliğiyle beslenme yanılsaması sağladığını düşünürsek bu durum pek de şaşırtıcı değil, ama Türkiye’den bir hikaye işte… 

Ama bazı ihtiyaçların, alışkanlıkların, isteklerin sadece bize benzer insanlara özgü olduğunu varsaymak biraz daha deşilmeyi hak ediyor. Sevdiğim bir gıda yazarı var, Michael Pollan. Yemekperest değil; ama iyi bir yiyeceğin, tarımın ve lezzetli ürünlerin peşinde. Food Rules: An Eater’s Manual [1] kitabının ikinci kuralında “Büyük anneannenizin yemek olarak tanımayacağı hiçbir şeyi yemeyin.” gibi bir şey diyor. Görünüşte bu çok sevimli, büyüklerimizi yücelten ve ayrıca sağlıklı ve temiz gıda alanında oldukça itibar gören bir sloganın düştüğü bazı kısayollar; hızlı karar vermeler var. Sanki, eskinin insanlarının tümünün kendi yetiştirdikleri ürünleri mevsiminde yediklerini; katkı maddeli ürünlere itibar etmeyip, ilgisiz kaldıklarını ve çocuklarına da böyle şeyler yedirmeyeceklerini farz ediyor. Ama bu anlayış, her devrin bir lüksünün bulunduğunu ve ona ulaşamadığı için merak edenlerin ve imrenenlerin varlığını da yok sayıyor. 

Bu açıdan, aslında ben Michael Pollan’ı dinlersem, bana göre hava hoş! Çünkü benim büyük anneannem limonlu dondurmaya, limonataya, nane şekerine, her türlü abur cubura bayılır. Bir bayram gününde bize “Çekirdeksiz, yemesi kolay…Çok da tatlı değil, az da değil… Kıtır kıtır pek güzel…” diye uzun uzun övdüğü kuruyemişin, aslında kakaolu mısır gevreği olduğunu keşfetmiştik. Zamanında temel gıda olarak zor eriştiği yiyeceklerin yanı sıra her türlü abur cubur, içecek, kola, fanta, dondurma, onun için büyük bir merak… Ağzı çok kuruduğu için çok sevdiği nane şekerlerinden ona birkaç paket hediye alsak, çok memnun olur ama paramıza onun için kıydığımıza da üzülür. Şekere nasıl o kadar para harcanır anlayamaz.

Neredeyse tüm hayatı boyunca tarlada çalışmış, zamanını eşine ve ailesine hizmet etmekle geçirmiş, hoca kızı olduğu için hiçbir zaman eğlenmesine imkan tanınmamış, para harcamaktan her zaman sakındırılmış biri olarak, 90’lı yaşlarında vaktini nasıl harcayacağını bilemiyor. Ne yanında bir misafire tahammülü var, ne de yalnızlığa… Akranları vefat etmiş, akrabaları ve onlar yerine koyduğu herkesin ölümünü görmüş. Televizyonu zaten hiç tanımamış. Ama onu aradığımızda, başında bekliyormuşçasına birkaç saniye içinde ev telefonunu açabilir.Sadece bir kafein ve abur cubur düşkünlüğü üzerinden, anneannemin ve arkadaşlarının hayatının bazı köşe taşlarına ulaşmak da mümkün… 

[1] “Don’t eat anything your grand-grandmother wouldn’t recognize as food (p.7)


Pollan, Michael. 2009. Food Rules: An Eater’s Manual. New York: Penguin Books.

1 Yorum

  • Damakta tatlı bir tat bırakan bir yazı olmuş. Not: Benim anneannem de abur cubura bayılırdı bisküvimizi beraber paylaşmak en sevdiğimizdi. Allah rahmet eylesin.