Genel

Öğüt Vermenin Dayanılmaz Rahatlığı

Konuk Yazar: F. Zehra Ercan

öğütvermenindayanilmazrahatliği 

İnsanın değişen bir varlık olması, duyguların, düşüncelerin ve tutumların zamanla bilgi ve tecrübeler doğrultusunda değişmesi ve zihnimde bir mefhumu olsa da bir olayın veya olgunun bendeki mefhumunu sabitlemek anlamına da gelen yazmak eylemi bana korkutucu gelmiştir. Bu korkumun çeşitli nedenleri var ben en belirgin ikisinden bahsedeceğim. Birincisi çoğu zaman sistematik, alışılmış gibi görünse de olgular her zaman bizim mefhumlarımızdan daha komplekstir, olguyu kapsayamama düşüncesi bende mefhumlarıma karşı güvensizlik uyandırıyor. Oysa insan olmaklığımız belli bir zamana, mekâna ve dolayısıyla perspektife bağlı oluşumuz bu kapsayamama problemine içkindir. Belki de kapsama kaygısı gütmeden eksikliklerin farkına varmak için yazmak gereklidir. Korkumun ikinci sebebi, bilgi ve tecrübelerim doğrultusunda birçok duygumun, düşüncemin ve inancımın değiştiğini idrak ediyorum, hayat bu kadar akışkanken düşüncelerimi yazarak sabitlemek. Oysa hayatta birçok şey akış halindeyken bile bazı örüntülerimiz var ve bunlar büyük bir sapma içinde değiller sadece tedrici olarak kaçınılmaz değişime uyum sağlıyor. Belki de tüm bu korkularımdan sıyrılmam iddialı olmamakla gerçekleşecek. Yazmak konusundaki korkularımı ve kaygılarımı paylaştıktan sonra uzun zamandır takipte olduğum cesur kadınların içlerinden geldiği gibi yazdığı bazen iddialı bazen iddiasız yazılardan cesaret alarak ben de yazmaya dair korkularımla karaladığım bazı duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

AKP’nin başörtüsü yasağının kaldırılmasına ilişkin reklam filmi ve buna gösterilen tepkiler başörtülülerin yeniden politik söylemlerde hedef haline gelmesine sebep oldu. Bir taraf kadınlara hakları olan bir şeyi lütfetmiş gibi sunarken, diğer taraf bu hak ihlalinde kendi zihniyetlerinin hiç payı yokmuş gibi durumu hasıraltı ederek mağduriyetin görünür olmasına şiddetle karşı çıkmakta. Çünkü bu görünürlük bir yerde bu hak ihlalinin hesabını vermeyen herkese dokunabilir.

Yıllardır tesettürün hem İslami çevrelerce hem de karşıt çevrelerce konuşulmasından tiksinmiş bir birey olarak yazmak istiyorum bu yazıyı. “İslamcı” cenahın dini yozlaşmayı tesettür üzerinden anlatması, İslam’ı koruma yükümlülüğü kadının tesettürüne bağlıymış hissi uyandırması ve sürekli tesettürün sınırlarını belirlemek üzerine yazıp çizmesi beni artık çok rahatsız ediyor. Evet tesettür İslam’ın gerek şartıdır fakat tek gerek şartı değil, ben Müslüman bir kadın olarak mensubiyetimi ve kimliğimi tesettür üzerinden açıklamak istemiyorum. Tesettür üzerinden tanımlanmak da istemiyorum. Ve tabii ki kimsenin giyimime müdahale etmesini de istemiyorum.

Ben başörtüsü konusunda konuşmaktan genelde imtina ederim, fakat biz imtina etsek de birileri bu mevzuyu sakız etmekten vazgeçemediği için bu yazıyı kaleme almak zorunda hissettim. Yazımın sebebi telifi başörtülülere hitaben yazılmış, başörtülülere öğüt(!) niteliğinde bir yazıdır. Yazıda dikkatimi çeken bazı paragrafları alıntılayarak analizini yapmaya çalıştım.

Yazıda zaten bu konuda yazılan ve konuşulanların ortalama iddiaları mevcut belki de onların en yumuşatılmış formu olabilecek bir yazı. Yazarımız özgürlükçü olarak başladığı yazının bu bölümünü haddimizi bildirerek bitirmiş. Neticede özgürlüklerin “rasyonel” bir sınırı olmalı değil mi?

“Bir üniversite öğrencisinin kılık kıyafetine karışılamaz. Modacı olmadığım için insanların başlarını ne tarzda kapattıkları da beni hiç ilgilendirmez. Dini ve siyasi simgeler, kamu hizmetinde de serbest olmalıdır. Bakın yalnızca türbanınızdan söz etmiyorum. Tüm ‘dini ve siyasi simgeler’ diyorum.

Buna mukabil ‘iki’ alandaki sınırlamanın, anlamlı bir tartışmaya konu olabileceğini varsaymak mümkün. Görüntü olarak da ‘yansızlığa’ gereksinim duyan ‘adalet hizmetlerinde’ dini ve siyasi simge kullanılmasına karşıyım. İlkokul öğretmenlerinin durumuna ise hukukçular ve fırsatçı siyasetçiler değil, pedagoglar karar verir.
‘İlkokul öğretmenlerinin kapalı olmasının ne sakıncası var diyenler?’ bu satırları okuduktan hemen sonra ailelerine şu soruyu yöneltsinler: Ben yedi yaşındayken öğretmenim Musevi sembolleri taşıyor olsaydı, içiniz aynı şekilde rahat olur muydu? Alacağınız yanıtı tahmin ederim. Demem o ki, riyakârlığın alemi yok! Tek din, sizin dininiz değil.”

Bana göre zikredilen iki meslekte de başka dine ait semboller taşınmasının bir sakıncası yok, önemli olan mensubiyeti. Neticede farklı dinlere mensupsa ve bu verdiği hizmete yansıyacaksa her türlü yansır. Fakat yazarın hangi bağlamda bunu yazdığı önemli, bu ülkenin en az %80’i Müslüman, böyle bir çoğunluğun olduğu yerde bu hassasiyet takdire şayan! Adalette aynı kanunlar doğrultusunda karar veriliyorsa ve ilkokul öğretmenleri milli eğitim müfredatını uyguluyorsa neden rahatsız olalım. Farklılıklardan neden korkalım? Ayrıca Müslümanlarda “dini sembolü” görünür olanlar kadınlar, erkeklerin dindarlığını gösterecek herhangi bir dini alameti yok. Yazının bu kısmının kadına yönelik ayrımcılığın yeniden üretilmesi anlamına geldiğini söylememe gerek yok sanırım. Son olarak adalette de ilköğretim de de zikredilen kaygı varsa kaygılı gruplar için daha uyum eksenli bir öneride bulunulabilir. Hizmet alanlar dilekçe ile taleplerini dile getirebilir ve bu yaygın bir yasak olmaktan ziyade münferit bazı uygulamalar eklenerek değiştirilebilir.

Başka bir paragrafta yazar “türbanlı kadınlarda” bilinç uyandıracak önemli tavsiyelerde bulunuyor!

“Beni asıl ilgilendiren, kadın/birey olup inançları doğrultusunda muhtelif simgeler kullanmak isteyen sizlerin, dinci erkek tayfası gözünde ‘türbanlı bacı’ statüsünden kurtulamayıp hala arsızca sömürülmeniz. Ve tabii belli ki önemli bir kesiminizin, ‘kullanılmaya’ teşne oluşu.”

Evet gerçekten birileri bize karşı çok arsız, çok saygısız, doğru söylüyor yazar. Çalışabileceğimiz alanları ve çalışamayacağımız alanları belirleyerek haddimizi de bildiriyor. Dini simgeleri kullanmanın sınırlarını esneterek de bize lütufta bulunuyor. “Dinci” erkeklerin bizi “türbanlı bacı” statüsünde arsızca sömürdüğünü belirterek bizi uyarıyor ve aydınlatıyor sağ olsun. Aptal olduğumuzdan o kadar emin ki bu kadar küstahça bir üslupla tavsiyede bulunabiliyor.

“Muhterem türbanlı arkadaş, mütedeyyin öğrenci; mağduriyet, mağdur olunan dönemin duygusudur. Bir ömür anlatılmaz. Sıkar insanları. Bıktırır. Hele ki çok büyük acılarla dolu böyle bir memlekette, illallah dedirtir. Şu berbat propaganda filmi gibi. İllallah dedirtir. İçimiz dışımız din olmuşken. İllallah dedirtir.”

Bence çok haklısınız; mağduriyet bir ömür boyu anlatılmaz, ne zaman bu dile pelensek edilir? İnsanlar kendilerini yeterince güvende hissetmediklerinde. Bu mevzu keşke dönemsel bir şey olsa! Her iktidar sürecinde farklı bir tutumla politikleştirilmese, ama siz de illallah ettirdiniz üzerinde konuşmaktan ve haddimizi bildirmeye çalışmaktan bir bıkmadınız gitti. Bu ülkede insanlar bu yüzden de çok acılar çekti, daha geçen yıl bu sorun kamu çalışanlarında çözüldü, öyle taş devrinden bahsetmiyoruz, ısıtılmaya ihtiyacı yok bu sorunun temcit pilavı gibi, çünkü hala taze ve belli ki sizin kafanızda da henüz çözülmemiş düğüm. Kendi dünyanıza kulak kesildiğiniz için sağır kaldınız tabi siz bu acılara. Hala devletin ve bu yasağı uygulayıcıların bunun hesabını vermemiş olması, hala bu mağdur kadınlara yönelik bir özrün dahi beyan edilmemiş olması sorun değil, sorun bu konunun dillendirilmesi öylemi? Ben başörtüsü yasağına dair reklam filminin olmamasını ve bu mevzunun konuşulmamasını tercih ederdim ama beni film, yasağın kendisi ve filmi eleştirenlerin saldırganlığı kadar rahatsız etmedi. Gerçekten yettiniz artık sevgili laik, aydın, beyefendiler ve hanımefendiler.

“2015 ilkbaharında ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ sorunu denildiğinde, bu ülkenin yurttaşları olarak aklınıza türban mı geliyor? Kürt’ün anadilde eğitim talebiyle, Alevi’ye zorla verilen din dersiyle, şiddet gören göstericiyle, yolsuzluk iddialarıyla, torpil ve kayırmayla, doğa katliamıyla, hukuk dışılıklarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Umurunuzda değil mi?”

Bizim bu konularla ilgili fikrimizi gerçekten merak mı ediyorsunuz, yoksa bu ülkenin kuruluşundan beri her iktidarla yeniden üretilen bu sorunlara duyarsız olduğumuzu mu düşünüyorsunuz? Veya bu ülkenin kangren olan yaralarını göstererek, kuruluşundan bu yana yeniden üretilen sorunlardaki tüm hükümetlerin günahlarını AKP’ye, partinin günahlarını da destekçisi olduğumuzu düşündüğünüz için bize mi yüklüyorsunuz??? Başka bir deyişle kandırılmaya o kadar teşnesiniz ki ağzınıza çalınan bir parmak bala kanıp yediğiniz katranın farkında değil misiniz diye mi soruyorsunuz? Bu konulara dair düşüncelerim başka yazıların konusu, fakat yine de basiretimiz konusunda bu kadar peşin hükümlü olmayın tavsiyesinde bulunmak istiyorum.

12 Yorum

  • 8 Mayıs 2015 - 12:46 | Permalink

    İnsanların tek derdi acı yarıştırmak olmuş. Kendini üst akıl olarak görüp had bildirme keyfinden geri duramıyor, “bilgi”leriyle bizi aydınlatmak zorunda hissediyorlar. Önceki baskıcı şartlar da dahil olmak üzere hala sempati ve anlayış gösteren biz iken kendilerini nasıl zeytinyağ ile bir tuttuklarına inanamıyorum artık. Fikirlerini anlatmalarına, haklı haksız olmalarına bir sözüm yok ama “had bildirmek” onların haddine mi! Başörtülü öğretmenden rahatsızlık mı duyuyorlarmış? Bu zamana kadar ve hatta şuan çok daha istek ve şevkle ana sınıfından başlayarak çocukların beynini yıkamaya çalışan öğretmenlerle büyüyen bizlerin aileleri hiç mi endişe etmiyordu? Bilirsiniz dünyanın en zenginleri Yahudilerdir ve onlar kasalarına her zaman bir Müslümanı koyarlar güvenilir olduğu için. O yalnızca nüfus kağıtlarında yazan İslam dinini ve onu yaşamaya çalışanları hakir görmekten vazgeçmedikçe bu kutuplaşma devam edecektir. Reklamı ben de beğenmedim. Daha önceki yorum ve yazılarımda da belirttiğim gibi insanların benim üstümden çözümleme yapmasına, benim hakkımda genellemeli çıkarımlar yapmasından dertliyim. Fakat yanımıza yaklaşır gibi görünüp karşımızda durmayı sürdürmek isteyenlerin bu tür çıkışları, onlara açıklama yapma isteği bir yana dursun hoşlanmadığım bu tür taraftarcı yaklaşımları bile alkışlama isteği doğuruyor bende. Yani o illallah ettikleri durumları oluşturanlar kendi yüzsüzlükleri.

    • bekir
      8 Mayıs 2015 - 17:21 | Permalink

      “Bilirsiniz dünyanın en zenginleri Yahudilerdir ve onlar kasalarına her zaman bir Müslümanı koyarlar güvenilir olduğu için.” … basortulu ya da degil boyle bir cumleyi soyleyenden rahatsizlik duyarim (nokta) her yahudi zengin degildir her musluman da guvenilir degil.

      • 8 Mayıs 2015 - 22:59 | Permalink

        Tabi ki rahatsızlık duyabilirsiniz sizin tercihinizdir fakat bu genel bir tabirdir Müslümanların güvenilirliğini anlatmak için kullanılır. Ben de burada Müslüman olduğunu söyleyenler Müslümanlardan rahatsızlık duyuyor anlamında kullandım.

        • bekir
          9 Mayıs 2015 - 19:42 | Permalink

          genel bir tabir?! daha cok guzelleme gibi, kendi kendine propaganda. guvenilirlik kisininin karakteriyle ilgilidir direkt, diniyle belirlenmez. musluman oldugunu soyleyenler muslumanlardan degil kotu karakterli muslumanlardan rahatsizlik duyuyor; mesela katil musluman, hirsiz musluman, yalanci musluman…bundan daha dogal bir sey olamaz degil mi?

    • PINAR
      12 Mayıs 2015 - 17:25 | Permalink

      Bol olmayan pantalon giyen, giymeyen her erkekle ilgili tartışıyor olsaydık ve üzerlerinde tepinseydik; bir düşünelim bakalım; hem biz kadınlar (benim hoşuma gitti, intikam), hem erkekler…
      Hepimiz örtünüyor/giyiniyoruz; tüm toplumlarda giyinmeden sokağa çıkanı polis götürür, hepimizin ev kıyafeti sokak kıyafeti belli ölçülerde farklı; bütün kadınlar ve erkekler bir ölçüde güzel görünmek üzere de giyiniyor. Hiçbirimiz giyeceğimiz kıyafet üzerinden baskı görmek istemeyiz. Aşağılanmak, hor görülmek istemeyiz. Toplumdan dışlanmak istemeyiz. Başını örtmeyen kadınların da bu toplumda bunların tümünü yaşayabileceğine/yer yer yaşadığına dair kaygıları var ve yoğun. Ama hiçbirimiz de boyun eğmeyiz hani.

      Ne kadar çok ortak yönümüz var, değil mi?

  • murat
    8 Mayıs 2015 - 14:23 | Permalink

    Yazık, ülkemizde telef oluyor bu kafalar!
    Hanımefendileri hizaya getirmeye pek meraklılar.
    Bu da madalyonun diğer yüzü…
    http://m.gazetevahdet.com/musluman-hanimefendiler-1978yy.htm

  • büşra
    8 Mayıs 2015 - 14:42 | Permalink

    Söz konusu yazı dikende yazan ankara siyasalda anayasa kürsüsü hocası murat sevinç’e aittir kendisini tanımadan daha önceki makale ve yazılarını okumadan tek bir yazıdan böyle bir yazı yazmak kolaycılık olmuş çünkü kendisi asla yazıda belirttiğiniz “aydın” tipolojisine ait değildir.evet tesettur islamin bir gereği ama tek gereği değil (yazı boyunca katıldığım tek cümleydi) mesela güzel ahlak,kul hakkı bizim için çok büyük gereklilikler zaten bir nevi buna dair bir eleştiri murat sevincin yazısı.Ayrıca herkes üretti bunu akp neden üretmesin zihniyetini de hiç doğru bulmuyorum fakat bunu devlet erkanına sorsak “söver geçer” siz de zaten öncekiler de sövmüştü diyiveririp geçin.

  • Sumsum
    8 Mayıs 2015 - 16:44 | Permalink

    Bana göre kamuda çalışamaz şeklinde vızıldadıktan sonra bu sorun bitti haberiniz yok mu sıkıldık artık tarzında söze devam etmesinin ne kadar da sıkıcı olduğunu hiç farketmemesi <3 biz sana da bu konuya da bayılıyoduk çünkü..

  • bekir
    8 Mayıs 2015 - 17:15 | Permalink

    yorumculardan biri burada elestiriye konu olan ismi vermis – murat sevinc. takip ettigimden bilirim murat sevinc oyle “Kendi dünyanıza kulak kesildiğiniz için sağır kaldınız tabi siz bu acılara.” elestirisi yapilacak biri degildir; bu cok cig olmus. bunu fz ercanin bilmeden sormadan yaziyi elstirmeyi birakip bir de yazara bindirmenin dayanilmaz rahatlagina kapilmasina veriyorum. ote yandan murat sevinc’in yazisini ben hic de oyle birilerine ogut gibi algilamadim; fz ercan oyle anlamissa da diyecek bir sey yok, haddimiz degil; lakin insan dogrudan elestirdigi bir yazinin yazarini niye aciklamaz; buna ne rahatligi diyecegiz?

    • fy
      11 Mayıs 2015 - 13:29 | Permalink

      yazının yazarını niye açıklamaz demişsiniz fakat yazdığı yazının linki var metinde, daha ne yapacaktı?

      bu kişinin öyle bir insan olmadığını söyleyenler olmuş, doğrudur. biz bir yazıyı okurken her daim hüsnüzan mı etmek zorundayız peki? “aa bu bey böyle yazmıştır ama, eminim kötü bişey demek istememiştir. hemen açayım eski yazılarına bakayım.” sahiden bunu mu dememizi istiyorsunuz merak ediyorum. beyfendi kocaman bir yazı boyunca fikirlerini beyan etmiş. herhangi bir metafor veya gizliliğe dayandırarak da yapmamış bunu. yani kendisini anlamak için külliyatını bitirmemiz gerektiğini düşünmüyorum. ama bu benim fikrim, sizinki belli ki diğer türlü.

      aynı hüsnüzanı buradaki yazıyı yazan yazarımız için de gösterebilmeliyiz o vakit. f. zehra ercan hanımın en az 15 makalesini okumadan buraya gelip eleştirmemeliyiz kendisini.

      • beir
        11 Mayıs 2015 - 17:25 | Permalink

        murat sevinc’in yazisini elestirirken hakkinda genellemeye gidilmesini elestiriyorum: ne demisim? “yazarin yazisini birakip yazara bindirmanin dayanilmaz rahatligi”. neyin uzerine? fz ercan yaziyi birakip yazari hakkinda sarfettigi “Kendi dünyanıza kulak kesildiğiniz için sağır kaldınız tabi siz bu acılara.” genel yargisi uzerine. ben yorumumda fz ercan hakkinda buna benzer genel bir kanaat belirtmis miyim? hayir. bir yaziyi okunurken husnuzan edilsin gibi bir onerim yok bu sizin dayanaksiz cikariminiz.

  • Pingback: Öğüt Vermenin Dayanılmaz Rahatlığı | Budamedya

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir