REÇEL

Nafaka Tartışmaları ve Fıkhı Yeniden Düşünmek

Konuk Yazar: Burcu k.

Görsel: Jawahir Al-Naimi/Al Jazeera

Yoksulluk nafakasının sınırlandırılması meselesi, hükümetin yaklaşık on senedir giderek şiddeti artan “aileyi koruma” söylemi altında, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirme politikalarının son dönemlerde en çok tartışılanlarından biri oldu. Hükümetin gündemleştirmesinden sonra özellikle sosyal medyada konu sürekli çarpıtılarak aktarıldı, gerçekliği oldukça şüpheli hikayeler dolaşıma sokuldu ve kadın düşmanlığına varacak derecede kadınların haklarını gasp etmeye yönelik talepler hem erkekler hem de kadınlar tarafından büyük ölçüde teveccüh gördü. Buna karşılık feministler kadınlar için nafakanın ne iş gördüğünü anlatmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Aslında nafakanın gerçekte “sınırsız” olmadığı, hem kadınlar hem de erkekler için uygulanabildiği fakat eşitsiz cinsiyet rejimi sebebiyle daha çok kadınların nafakaya ihtiyaç duyduğu, nafaka alabilmek için mahkeme tarafından kusurlu bulunmamak gerektiği, kadının çalışması, başka biriyle evlenmesi veya birlikte yaşaması halinde kalkabildiğı, söz konusu nafakanın medyada çarpıtıldığı gibi uçuk rakamlar olmadığı, erkeklerin söz konusu az miktarda parayı vermemek için de türlü dolaplar çevirdiğini anlattılar. Bununla birlikte, nafaka hikayeleri okuyoruz, eşlerinden fiziksel ya da psikolojik şiddet görmüş, yıllarca çalışmasına izin verilmemiş, çocuk bakmış, hasta bakmış kadınların boşanma sonrası üç kuruş nafaka almalarının ya da nafakanın onlardan nasıl esirgendiğinin hikayeleri.

Benim de bu yazıda tartışmak istediğim mesele, aslında birçok Müslümanın aklında olan, bazılarının açık açık yazdığı, çoğununsa dile getirmediği “nafaka İslam’da iddet süresiyle (3 ay) sınırlıdır” argümanı ile alakalı. Berrin Sönmez bir yazısında Diyanet TV’den bir “hoca”nın “yıllar boyu verilen nafaka helal değil, haramdır” fetvasına ve 3 aydan sonra nafaka verilmesini yasaklayan bir hüküm olmamasına rağmen, hocanın bunu haram olarak nitelendirme cüretini ve usulsüzlüğünü göstermesine değinmişti.[1]Elbette bu hoca tekil bir örnek değil. Tartışmalardan takip ettiğim kadarıyla, insanların bu sınırlandırmayı desteklemesinde, buna sesini çıkarmamasında; hatta tahminim o ki bunu ilk ortaya çıkaran boşanma komisyonundaki şahısların da zihninin bir yerlerinde, nafakanın “dindeki” karşılığının Türkiye’deki hâlihazırdaki nafaka uygulamasıyla uyuşmadığı fikri var. Dini hükümlerin Türkiye’deki yasa değişikliğiyle nasıl bir ilişkisi ve hukuku değiştirmek noktasında nasıl bir otoritesi olabileceği soruları da ayrı ve haklı sorular, ama şimdilik bunları es geçip kısaca fıkhı dine eşitleyen varsayım üzerine tartışmak istiyorum.

 “Nafaka dinde şöyledir”, “Boşanma İslam’da böyledir” ifadelerini bize söyleten şey dinle fıkhı eşdeğer kavramlar olarak görmemiz. Yani, İslam dediğimiz şey, sanki değişmeyen, dönüşmeyen kurallardan oluşan normatif ve katı bir hukuktan ibaretmiş gibi anlaşılıyor. Kuran’ın bütüncüllüğü parçalanarak birçok kategoriye ayrılıyor -ahlak, teoloji, estetik, tasavvuf vs-  ve hukuk bütün bu kategorilerin üzerinde ve onları domine eden bir söylem olarak yer buluyor. Dolayısıyla fıkhın kendisi, dinle özdeş bir kavram olarak hükümlerinden asla şüphe duyamayacağımız yegane otorite olarak karşımıza çıkıyor ve buna yönelik herhangi bir eleştirel yaklaşım Allah’ın söylediğine karşı çıkmak anlamına geliyor. 

Burada şeriat ile fıkıh arasındaki ayrımdan bahsetmek gerek. Öncelikle şunu söyleyeyim, şeriat, İslamcıların birçoğunun tahayyülündeki gibi (ve “seküler”lerin korkulu rüyalarındaki gibi) devlet tarafından oluşturulup yukarıdan aşağıya ceberrut bir şekilde dayatılan bir yasalar bütünü değildir. Hukuki olmaktan çok ahlaki/etik bir kavram olan şeriat, Allah tarafından tecelli eden ve insanlara bu dünyada nasıl yaşayacaklarını, başkasıyla nasıl ilişki kuracaklarını anlatan yoldur. İlahi ve sonsuz olan şeriatın yorumlanması ise fıkıh aracılığıyla olmaktadır. Yani fıkıh dediğimiz şey, her şeyden önce bir yorumdur, insan ürünüdür ve tarihseldir.[2]Ve hep unutulan şey: değişime açıktır. Kendilerine feminist diyen veya demeyen birçok Müslüman kadın aktivist, araştırmacı ve akademisyen, Kuran’ın belirli bir coğrafyada ve belirli bir tarihsel momentte gönderildiğini ve dolayısıyla Kuran ayetlerinin zamandan ve mekandan ve Kuran’ın bütününden koparılmadan belirli bir bağlam içine yerleştirilerek yorumlanması gerektiğini söylüyorlar. Bununla birlikte, fıkhın inşa edilişini tarihselleştirerek, öznesinin erkek olduğuna vurgu yapıyorlar. 

Tüm bunlarla beraber düşünecek olursak, nafakanın 3 ayla sınırlı olmasının dinde değişmeyen bir norm olmadığı ve bu kaidenin tartışmaya açık olduğu aşikar. Ayrıca, nafakanın 3 ayla sınırlı olduğu toplum yapısından, kurumlardan, pratiklerden ve ilişkilenme biçimlerinden de bir hayli uzak olduğumuzun farkına varmak zorundayız. En başta şunu söylemek istiyorum: Bize hep söylenen boşanma oranlarının çok artmış olması ve ailenin tehlikede olması, çekirdek aileyi korumak yoluyla devlet, patriyarka ve kapitalizm işbirliğini sürdürmeyi mümkün kılan bir söylem. Ve olgusal olarak da, boşanma oranlarının fazla olması da tarihsel verilerle karşılaştığımızda doğru değil. Müslüman coğrafyalarda evlilik ve boşanmalarla ilgili yapılan tarih çalışmalarına baktığımızda apaçık olarak gördüğümüz şey, eskiden boşanmanın günümüze göre çok daha olağan ve toplum tarafından kabul edilebilir bir şey olduğu.[3]Her ne kadar boşanma kadınların ve erkeklerin eşit olarak erişebildiği bir şey değildiyse de, yani erkeklerin istedikleri gibi gerekçe göstermeden ve mahkemeye başvurmadan boşanmalarına karşın kadınlar sadece mahkeme yoluyla ve çok sınırlı sebeplerle boşanma talep edebiliyorlardıysa da (mezheplere göre değişiklik gösteren sebeplerle), kadınlar mahkeme yolunu kullanarak ve bazı stratejiler geliştirerek boşanmaya erişim sağlayabiliyordu. Ayrıca kadınlar boşanıp tekrar evlenebiliyordu ve “dul kadın” üzerinde şimdi olduğu gibi büyük önyargılar ve etiketler yoktu. Şimdi boşanmış bir kadının, hele bir de çocukluysa, başka biriyle evlenmesi gerçekten kolay değil. Dolayısıyla boşanan kadın kendi başının çaresine bakmak zorunda. 

Kadınlar ev içi emek ve çocuk bakımında da geniş ailenin norm olduğu döneme nispeten oldukça yalnız, dolayısıyla boşanmış çocuklu bir kadının hayatını sürdürecek parayı kazanması, evde ve işyerindeki toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de hesaba katarsak oldukça zor görünüyor. Yani, eğitim alamamış, alsa da çocuklarına bakmak zorunda olduğu için ya da eşi izin vermediği için çalışamamış bir kadının, boşandıktan sonra yine çocuk bakımı konusunda devletten ya da geniş aileden destek almadan, iş hayatındaki patriyarkal sömürü ilişkilerine sıfırdan girerek geçim sağlaması Türkiye şartlarında çok zor.

Bütün bu karşılaştırmaları yaparken, fıkıhta kadınlara verilen nafakanın sadece 3 ayla sınırlı olmasının “geleneksel” dönem için kabul edilebilir bir şey olduğunu fakat şimdi şartların değiştiğini ve artık edilemeyeceğini savunmuyorum. Dediğim gibi, fıkıhtaki yasalar da insan ürünü, hatta erkek ürünü yasalar ve konulduğu dönem bağlamında da gayet tartışmaya açıklar. Bence erkeğin sınırsız bir boşanma hakkına sahip olduğu bir toplumda kadına verilen nafakanın 3 ay olması da sıkıntılı bir durum. Ama yine de fıkıhtaki bir pratik tartışılırken onunla ilişkili başka pratikler göz ardı edilmemeli. Örneğin mehrin bir sınırı olmaması konusu bu bağlamda bahsedilmeye değer. Erkeğin istediği gibi boşama hakkı olsa da kadınlar mehri bir strateji olarak kullanıyorlar, belirledikleri yüksek meblalı mehirlerle (mehrin büyük bir kısmı boşandıktan sonra ödenen mehri müeccel) erkeğin bu hakkını sınırlandırıyor ve bir güç elde ederek evlilik sonrası şartlar konusunda onlarla müzakere etme imkanı elde ediyorlardı. Aile hukuku fıkha göre düzenlenen ülkelerde benzer stratejiler hala devam etmektedir. Özellikle boşanma sonrası velayetin (çok küçük yaştan itibaren) babada olduğu Şii mezhebine mensup İran’da mehirler oldukça yüksektir çünkü kadınlar çocuklarının velayetini alma konusunda mehri bir pazarlık unsuru haline getirmektedirler. Bir de kadınların velayeti meselesi var: Fıkıhta, kadının velisi boşandıktan sonra tekrar babası oluyor ve nafakasından da tekrar baba sorumlu oluyor. “İslam’da” boşanma sonrası nafaka diye bir şey olmadığını savunan insanların bundan bahsettiğini görüyorum. Bütün bunları organize edecek ve kadınların hakkını aramak için başvuracağı kurumların olmadığı bir zamanda mehirden, babanın nafakasından bahsetmenin hiçbir karşılığı yok ve dini bahane ederek kadınları daha da çok mağdur etmekten başka bir işlevi de yok.

Konuyu biraz daha dağıtmak pahasına İslam fıkhına göre bu coğrafyada tarihsel olarak kurulan evlilik anlaşmasının üzerine kurulmuş olduğu mübadele ilişkisine değinmek istiyorum. Kendilerini Müslüman feminist olarak tanımlayan ilahiyatçı, tarihçi ya da antropologlar, fıkıhta evliliğin kadının itaatine karşılık erkeklerin kadınların geçimini sağlaması üzerine kurulu olduğundan bahsederler. Yani erkek evin geçimini sağlama sorumluluğuna sahipken, kadın da bunun karşılığında ona itaat eder ve bu itaat dediğimiz şey daha çok cinsellik üzerine kurulu bir itaattir. Hepimizin aşina olduğu kavvam kavramı tarihsel olarak bu denklemle birlikte kurulmuştur. Kurulmuştur diyorum çünkü kavvamın aslında erkeğin otoritesi anlamına gelmediği, sadece kadını geçindirmesi sorumluluğuna işaret ettiği feminist araştırmacılar tarafından çokça yazılıp çiziliyor[4](Bu konuyla ilgili Berrin Sönmez de yakın bir zamanda ayrıntılı bir yazı yazdı.[5]) Deniz Kandiyoti de, fıkıh meselesine hiç girmeden, bu coğrafyada evliliğin aynı mübadele ilişkisi üzerine kurulu olduğunu söyler ve bunu “ataerkil pazarlık” olarak kavramsallaştırır. Peki şimdi ne oldu bu ataerkil pazarlığa? Kadının çalıştığı ve evin geçiminde ciddi bir rol aldığı, hatta eve giren paranın çoğunu ya da bazı durumlarda tamamını karşılayabildiği bir zamanda bu ataerkil pazarlığın dinamikleri nasıl değişti sorusunu soruyorlar araştırmacılar.[6]Ve çoğumuzun da tahmin edeceği üzere, kadınların çok büyük bir kısmı için erkeğin otoritesi ve kadının itaati denkleminde ciddi bir değişikliğe sebep olmuyor. 

Buradan varacağım nokta şu: Tarihsel olarak erkekler tarafından oluşturulan fıkıh söylemi, bugün dinin kurumlarının, mahkemelerinin, okullarının ve birçok pratiğinin ortadan kalktığı bir dönemde gündelik hayatımızda yine erkekler tarafından tekrar tekrar oluşturuluyor. Geçmişin hukukundan erkeklerin işlerine gelenler sürdürülüyor, işlerine gelmeyenler konusunda değişen zamana ayak uyduruluyor. Kadınların artık evin geçiminde ciddi bir rol oynaması ve kazandığı paranın sadece kendine ait olmaması erkeklerin işine geldiği için kabul edilirken, aynı denklemin diğer tarafındaki kadının erkeğe itaati dinle iç içe geçmiş patriyarkal bir söylem içinde sürdürülmeye devam ediyor. Ya da kadınlar da erkekler gibi çalışıp ev geçindirirken, mirasa gelince ikiye bir pay ediliyor. Ya da tam tersi bir şekilde, kadının çalışmasına dini sosa bürünmüş muhafazakar kaygılarla izin verilmezken, boşandıktan sonra birden “modernleşen” erkekler, eşlerinin çalışması gerektiğini düşünüp nafaka haklarını gasp ediyorlar 

İhtiyacımız olan şey, dini normatif bir hukuktan ibaret bir şey olarak görmeyip, bütün bunların ötesinde olan ve Kuran’da bize anlatılan adaleti, eşitliği, muhabbeti hatırlamak ve başkasıyla olan ilişkimizi bu bağlamda düzenlemek. Hukukun ve ahlakın/etiğin birbirinden kopmuş bağlarını tekrar birleştirerek, ahlakı da sadece bedene, cinselliğe ya da içki içip içmemeye indirgemeden Kuran’daki ahlaki kavramlar bağlamında düşünmek. Toplumsal cinsiyet rollerinin ve ilişkilerinin verili ve mutlak olmadığını hatırlayıp, onları toplumdaki gerçekliğe göre ve Kuran’daki etik değerlere yaslanarak yeniden yorumlamak. Bir kadın evliliği içerisinde çalışamamış, yıllarca ev içinde emeğini harcamış ve büyük ihtimalle çocuk bakmışsa ve boşandıktan sonra kendini ve çocuklarını geçindirmesi zorsa süre kısıtlaması olmaksızın (reeldeki karşılığı şartları değişinceye kadar) nafaka almak onun hakkıdır. Adaletli olan budur. Burada hakkın iadesi söz konusudur. Ve tam da bu yüzden “İslami” olan budur. İslami olan ya da olmayan, fıkhi olan ya da seküler olan (ya da medeni hukuka göre olan) ayrımıyla şekillenmez. Bu bulanık sınırlar hep değişir, dönüşür.

 Nafaka son dönemde fıkıh konusunu gündemleştiren en canlı konu oldu Türkiye için. Daha konuşamadığımız fakat iliklerimize kadar işlemiş olan bir sürü patriyarkal din yorumları ve pratikleri var. Farklı Müslüman nüfuslü ülkelerden birçok kadın yıllardır bu yorumlara ve pratiklere karşı bilgi üretiyorlar, eşitlik mücadelesi veriyorlar ve emeklerinin karşılığını yavaş da olsa alıyorlar. Bizler de aile kurumu, kadının ve erkeğin hakları ve sorumlulukları, toplumsal rolleri, kadın emeği ve daha bir sürü şey üzerinde düşünüp, fikirlerimizi cesurca söyleyip mücadele etmeden üzerimize çökmüş bu adaletsiz cinsiyet rejiminden kurtuluş yok gibi geliyor.


[1]https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/02/19/cift-hukukluluk-tehlikesi-kapida-mi/

[2]Şeriat, fıkıh ve İslam hukuku arasındaki ayrımı anlatan kısa bir video için:. https://www.youtube.com/watch?v=xHrK2Z2K_Ik

[3]Bu konuda bkz. Tucker, İslam Hukuku’nda Kadın, Aile ve Toplumsal Cinsiyet, Pierce, Ahlak Oyunları, Sonbol, Women, The Family and Divorce Laws in Islamic History, Hasso, Consuming Desires,Family Crisis and the State in the Middle East

[4]Bu konuda Musawah’ın çalışmasına bakabilirsiniz: http://www.musawah.org/knowledge-building/qiwamah-wilayah/

[5]https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/05/07/kavvam-yonetme-yetkisi-degil-ekonomik-esitsizlik-ilani/

[6]Musawah’ın projesinde bu sorunun cevabı kavvam kavramıyla aranırken, Türkiye bağlamında Aksu Bora, Kadınların Sınıfı’nda temizliğe giden kadınların anlatılarından yararlanarak ataerkil pazarlığın dinamiklerinin değişip değişmediğini sorar.

Konuk Yazar

Yorum Ekle