Genel

Muzaffer Hoca

Konuk Yazar: S.

image

Öğretmenlerimle çocukluğumdan beri çok sıkı bağ kurarım ben. Yıllar geçse de kendi içimde kopamadığım, içimde duran bir parçam olur bazı öğretmenlerim. Çünkü bir şeyler öğreniyorsam, ufkum genişliyorsa, düşünme şeklimi değiştiren bir insan benim de bir parçam gibi geliyor artık. Sevgi, minnet, hayranlık, büyümek, arkadaşlık hepsi karışık bir duygu işte. Hangi ideolojiden olduğunun da bir önemi yok, benim kurduğum ilişki ideolojilerden üstün bir yerde duruyor benim için.

Üniversiteye geçtiğimde öğrenme hızımla birlikte bu kurduğum bağ da gitgide kuvvetlendi. Muzaffer hocayla da Boğaziçi’nde böyle tanıştık, kampüste. Karanlığı sorguluyoruz etkinliklerinde, sonra kardeşlik istiyoruz toplantılarında, eylemlerde, nevrozda, söyleşilerde, orta kantinde…

Zorunlu bir HTR dersi vardır Boğaziçi’nde bilen bilir. Kendi aramızda konuşurken, bu derse başörtülü öğrencileri kabul edecek, başörtülüsün diye dersi sana zehir etmeyecek, gizli gizli düşük not vermeyecek bir hoca arayışına girerdik. İşte tam ders seçme aşamasında Muzaffer hocanın HTR dersi açtığını gördüm, sevinçle bu dersi aldım. Sadece bu zorunlu dersi bir şekilde aradan çıkaracağım için değil, bir dönem boyunca çok keyifli bir inkılâp tarihi dersi işleyeceğimiz için de seviniyordum.

Öyle de oldu. Derste rahatça evet sonuna kadar rahatça bütün ideolojileri tartışabiliyorduk. Komünizmi, İslamcılığı, milliyetçiliği, hatta bu ideolojilerin tarihte darbelere verdikleri destekleri falan konuşabiliyorduk. Bunları bugün dahi kimsenin duymak istediğini sanmıyorum. Neyse, e-muhtıranın verildiği günlerdi. Herkes tetikteydi. Boğaziçi’ndeki hocalar ne olursa olsun darbe karşıtıydı. Sivil siyaseti destekliyorlardı, yeni anayasa için AK Partiye “Yetmez ama evet.” diyen hocalar… Biz de derste Türkiye tarihi konuştuğumuz için konu dönüp dolaşıp darbelere geliyordu. O dönemde bu konu yasaklı konulardan olduğu için derste hem darbeleri eleştirip, hem de başımıza bir şey gelir mi acaba diye düşündüğümüzü ama yine de darbeleri konuşmaktan vazgeçmediğimizi hatırlıyorum. Bugünlerden bakınca ne garip değil mi…

Muzaffer hoca komünisttir. Ve bizim komünizmi de, muhafazakârlığı da, İslamcılığı da birlikte oturup eleştirebilecek bir hukukumuz vardı. Komünizm bana göre o zamanlar Türkiye’de sosyetenin elit entelektüellerinin işiydi. İşçi sınıfıyla alakası yoktu. Nişantaşı’nda yaşayıp, CHP’ye oy veren komünist mi olur diyordum. Muzaffer hoca bu algımı fena halde yıkmıştı. Üstelik lafta da kalmıyor, gerçekten kenar mahalle denecek bir yerde alt sınıf halkla bir arada yaşıyordu. Komünistti, samimiydi ve bu konuda idealistti. Konuşup konuşup sonra iktidarın, gücün, paranın çağırdığı yerlere gider insanlar, bu yüzden de “İktidarla mücadele zordur.” der Althusser. Bunu yapmayan, bundan kaçabilen insanlara hep çok saygı duyuyorum ben de. Muzaffer hoca ilkeli bir komünist, ilkeli bir barışsever, ilkeli bir özgürlükçüdür. Bu yazdıklarım tabi benim anladıklarım ve hatırladıklarım. Muzaffer hoca hapisten çıkar ve yanlış anlattığım kısımlar varsa, beni düzeltir umarım.

Bir gün hocayla sol fraksiyonların bölünerek çoğalmasının zayıflamalarına mı yoksa güçlenmelerine mi sebep olduğunu konuşuyorduk. “Hocam bakınca üniversitelerde komünistler çok güçlüler, bakıyorum her yerde solcu afişler, hiç islamcı afiş görmüyoruz.” dedim gülerek. “Afiş asmak görünür olmayı sağlıyor ama sizinkiler görünür olmadan bizden çok iş yapıyorlar aslında.” demişti. Durup bir daha baktım Müslümanlar olarak yaptıklarımıza. Doğruydu, afiş asmıyorduk ama camide, öğrenci evinde, dernekte etkinlik yapmadığımız gün yoktu. Hoca İslamcı örgütleri de çok iyi biliyordu. “Aslında kavga ederek, eleştirerek birbirinden çok şey öğreniyor, birbirine benziyor solcu ve siyasal İslamcı gruplar.” dedi. Gerçekten de direniş marşları, slogan yazma biçimleri, hatta bölünerek çoğalmaları bile birbirine benziyordu bu siyasi grupların. Boğaziçi’nde böyle olur. İnsanlığın insanlık olarak zaten birbirine benzediğini anlarsınız. Zaten siz ve biz de kalmadı bir süre sonra. Dertlerimizin çoğu ortaktı. Biz hepimizdik. Hepimiz saygı istiyorduk, adalet istiyorduk, barış istiyorduk. Fikir ayrılıkları neden sadece bir zenginlik olmasındı. Ve oluyordu da. Kendin olmayı bırakmadan, ortaklaşabilmenin, diyalog kurmanın bin türlü yolu bulunabiliyordu. Bunu Türkiye’nin tamamında da yapabilsek diyorduk. Aslında bir yerde bu barış ortamını kurabilmiş insanların tüm Türkiye’de de kurabilme ihtimali çok büyülü geliyor bana. Bundan faydalanmak dururken hocaları hapse atmak da ne?

Muzaffer hocanın ve Esra hocanın fotoğraflarını gördükçe aklımdan binlerce şey geçiyor şimdilerde. Boğazım düğümleniyor. Bu ortamda ne desem yeterince anlatamıyorum kimseye yaşadıklarımı. Bu ülkeye barış gelecekse Muzaffer hoca gibi hocalar sayesinde gelecek. Şu an hapiste değil, barış meclislerinde olması gereken, ders anlatması gereken, yine öğrencileriyle açık yüreklilikle Türkiye’deki meseleleri konuşması gereken bir hocamdır Muzaffer hoca. Tarihe bir şahitlik olarak yazılsın lütfen.

Çok karışık bir dönemde biz bir gün serbest, bir gün yasak olan başörtüsüyle uğraşırken, her olayda yanımızda olan hocaları, birlikte yaptığımız eylemleri, hocalarıma sarılıp ağladığım anları, “Sen gelemiyorsan ben sınıfı yukarı çıkarırım.” diyen hocamı, hiç birini asla unutmayacağım. Muzaffer hocanın, Esra hocanın ve diğer akademisyenlerin bugün terör propagandası gibi bir sebeple hapiste olduğunu düşününce bunları hatırlıyorum ben. Unutmuyorum.

İçim çok dolu. Uzun zamandır içimden taşıyordu bu dertler. Bugün İbrahim Kalın’ın söylediği bir türküyü dinlemek içimdekini taşıran son damla oldu. O zamanlar İbrahim Kalın’ın o enfes derslerine de girerdim, beynim patlayana kadar dersi dinlerdim yine de bitsin istemezdim. Şimdilerde bir hocamın hapiste bir suçlu muamelesi görmesi de, bir hocamın siyasetin hatalarını toparlamaya çalışan bir başdanışmana dönüşmesi de acayip kalp kırıklığı yaşatıyor bana. Bilmem anlatabiliyor muyum? Lisans yıllarımı deli gibi özlüyorum. Belki de fena halde büyüyorum ve buna dayanamıyorum.

Bu da bonus:
https://www.youtube.com/watch?v=rsniGdEGDMQ&feature=youtu.be

9 Yorum

  • a
    1 Nisan 2016 - 12:47 | Permalink

    sevgili s,
    muhtemelen hemen hemen aynı dönemlerde boğaziçi’nde değil, hatta tam tersi ulusal solun baskın olduğu ve muhafazakarların pek de hoşlanmadığı bir okulda okudum. başörtülü bir şekilde. çok da fazla ayrıntı veremiyorum çünkü o zaman kim olduğum anlaşılabilir ama şu kadar söyleyeyim; o zamanlar ben sonsuz iyimser ve pembe gözlüklerle yaşayan biri olarak başörtüsü serbestliği başta olmak üzere birçok konuda okulun öğrencilerinin beraber hareket edebileceğini savunuyordum ve bunun için çaba da harcıyordum kendimce. bu konuda bana karşı çıkanlar olsa bile. gel zaman git zaman okulda başörtüsü problemi de çözüldü. çok şükür. herşeye rağmen. işte o zamanlar düşünüyordum ki eğer başörtüsü serbestliği sağlanırsa okulun öğrencileri arasındaki buzlar da eriyecek. temas çoğalacak ve her iki taraf da birbirinin dertleri ile hemhal olacak. öyle olmadı ne yazık ki. şimdi bakıyorum da benim bir okul ölçeğinde kurduğum hayal türkiye’de çok farklı ölçeklerde de hüsrana uğruyor. an geliyor evet türkiye eskisi gibi değil diyorum ama an geliyor ne kadar da birbirimizin gözünü oymaya hazır halde olduğumuzu farkediyorum. maalesef eskisi kadar iyimser değilim, eskisi kadar “haydi birlik olalım” hayalleri de kuramıyorum. birlik olmanın ne kadar da lafta kaldığını gözlemledikçe içime çekilmeye başladığımı hissediyorum. bazen bu halime “muhafazakarlaşıyorum ben” diye takılıyorum. belki de senin dediğin gibi büyüyorum. lisans yıllarımı özlüyorum ben de. lisans yıllarımdaki o herşeyi değiştirebileceğini, gerçekten insanların birbirleri ile konuşursa sorunların çözülebileceğini, o kadar da birbirimizden farklı olmadığımızı düşünen kızı çok uzaklarda bırakmışım gibi hissediyorum. ama inşaallah sadece biz büyüdüğümüz, bazı iddia ve hayallerimizin çok toz pembe olduğunu farkettiğimiz için böyledir. bu hayal kırıklığı (ya da gitgide tahammülün azalması) herkeste hissedilen bir şeyse bu büyük siyasetin bize ne yaptığını tekrar tekrar düşünmeliyiz galiba.
    sevgiler.

  • zeynep
    1 Nisan 2016 - 15:05 | Permalink

    “enfes derslerin hocası Muzaffer hoca, ancak şimdi hapiste.. yine enfes derslerin hocası İbrahim hoca, ancak şimdi başdanışman… ikisi de hayal kırıklığı…” tersi olsaydı şu zamanlar (ki tersi çok kere oldu) yine bu anlamsız yorumu mu yapardın? bilemiyorum, ne düşüneceğini bilemeyecek kadar küçük müsün yoksa art niyetli mi?

  • s
    1 Nisan 2016 - 16:24 | Permalink

    sevgili a,

    ses verdiğin için çok teşekkür ederim. aslında ben de o birlik beraberlik özgürlük falan konuştuğumuz günlere nostalji yapmak istedim belki de. hayal kırıklığını da çok iyi anlıyorum. haklısın, hiç bir şey toz pembe değil bence de. bugün de değil, o zaman da değildi. belki sadece boğaziçinde o dediğin okula göre biraz daha toz pembeydi o kadar. en azından orada kendi halinde duruyordu kurtarılmış bölge gibi. karşıt görüşlü afişi yırtmayıp, yanına cevaben kendi afişini asan insanlar yetişiyor buralarda. şimdilerde onlar da mı birbirinin gözünü oyuyordur bilmiyorum. ama türkiyenin bu kültüre ihtiyacı var en azından. beğenmediği bildiriye hukukla saldırmak yerine, kendi bildirisini yazabilir insanlar. bildirinin karşılığı hukuk değil ki. herkes aynı fikirde olamaz ama herkes dinlemeye açık olabilir. öff uğraşmasınlar boğaziçiyle, akademisyenlerle. siyasetin bu düşmanlık ve savaş hali çok bezdirici.

    sevgiler

  • e.
    2 Nisan 2016 - 16:19 | Permalink

    Merhaba,

    Ben de üniversitedeyken toz pembe, evet toz pembe diye adlandırmak yerindedir, birlik beraberlik anlama saygı duyma vs görüşlerdeydim. Hem de inanır mısınız bir taşra üniversitesinde böyleydim, öyleydik. (Bazı metropol öğrenci ve akademisyenleri bayılır taşra üniversitesi demeye, kırmayayım). Yani okulumuzda öyle boğaziçi kültürü yoktu ama biz öyleydik taşrada. Çevremin akrabalarımın zaten benim gibi olmamasının da etkisiyle açıktım birlikte yaşama ümidine. Sonra farkettim ki ona saygı duy, buna saygı duy, o düşünceye, o tavıra, o bana uygun olmayan, o İslami olmayan şeylere… Benim saygım sonsuza gidecekken, benim değerime saygı?… derken Gezi oldu. Çevremdeki benden farklıların farklılıklarına saygı duyacağım diye içselleştirirken baktım karşımda beni ve değerlerimi, yaşantımı, “zihniyetimi” küçümseyen insanlar, uzak ya da yakın insanlar…
    Tam o sırada İstanbul’da (yok yine boğaziçi değil ona yakın. Bölüm ingilizce olduğu için(?) aynı kültür vardı) güzel bir okulda yüksek lisansa başladım. Bana saygı duyan farklı arkadaşlar bana olan saygılarını iktidara muhalif olma ihtimalim üzerine koruyorlardı. Muhalifsem, ‘onlar’ gibi değilsem, farklıysam ‘birlikte yaşanabilecek’ bir İslamcı idim. Hümanist arkadaşım sen anti-kapitalistsin değil mi diye nasıl heyecanla sormuştu. Değilim dedim, bazı eleştirilerimi söyledim. Hak vermiş gibi yaptı ve bozuldu.
    Evet bizim hatalarımız arşa kadar. Ama bu tamamen siyasete yıkılabilecek bir şey değil. Yani demem o ki “haydi birlik olalım hayallerimiz” bitti bitiyor diye üzülecek bir şey yok. Birlik olma ideallerinde “kendimizi” unutmanın bir manası yok. Hem kendimiz üzerinde düşünmeye odaklanınca o seküler dünyadan görünen saygılı kimliğimiz de değişime uğramayacaktır inanın. İnsan, insanlık, toplum derken Allah rızasından uzaklaşmak daha büyük dert olsun. Allah rızası tek ve biricik hedef olduğunda o arşa kadar olan hatalarımızı düzeltme yolunda değerli ve bir çabamız olur en azından. Dine gelen musibet en büyük musibet ise, üzüldüğümüz şeyleri gözden geçirmemiz lazım.

  • Pingback: Öğrencisi Muzaffer Hocasını Yazdı: “Unutmuyorum” – Metris Üniversitesi

  • Zeynep Saliha
    2 Nisan 2016 - 19:13 | Permalink

    “Devlet katliam yapıyor Doğu’da!” Bu ifadenin altına imzalarını attı o akademisyenler. “İnsanlar ölüyor heeey!” dediler. Evet ama onlar için ölen Kürt çocukları önemliydi sadece. Çünkü Barış mitinginde ölenler için 2 gün yas ilan edilen, derslerin boykot edildiği Boğaziçi’nde Ankara’daki son patlama görmezden gelindi cağnım hocalar tarafından. İletişim Ofisi bi mail atmış İstiklal Caddesinde gerçekleşen bombalı saldırıdan sonra, kaçmayın kuzucuklar, derslere, araştırmaLara devam diye :) Ölen Pkk lı ise kıymetli. Kürtse zaten kıymetli. Askerse polisse sivilse esamesi okunmaz. Biri bana bu durumun ikiyüzlülük olmadığını açıklasa keşke. Ben de inansam.

    8 yıllık bir Boğaziçi’liyim. Çok gelgitler yaşadım. Gezici damgası yedim, muhalif kesildin başımıza sözlerini yutup indirdim vs vs.

    Boğaziçi koca bir kara delik. Yutuyor öğrencisini. Değerini, dinini sorgulayan; tarihine ve milletine kin duyan bir guruh olarak güdülüyoruz.

    Ve son olarak, amiyane tabirimi hoş görün: Faşizmden nefret eden, özgür düşünce ortamı ile bilinen bu okulda faşizmin Allah’ı var. Hdpliysen canımsın, değilsen zaten yutup indirmek zorundasın düşüncelerini.

    Selametle…

  • c.
    4 Nisan 2016 - 10:26 | Permalink

    5 yıl oldu mezun olalı. Çok şükür bu zihniyetin esaretinden kurtuldum. Boğaziçi’nin liberal, hümanist, kuşatıcı gibi görünen ve farklılıkları bir araya getirdiğini, barışı ve kardeşliği savunan, yada bu kılıfa bürüdüklerini anlayışları, beni derin bir boşluğa sürükledi. Bana öğretilenler doğrultusunda bir çok şeyi inkar ettim, sorguladım, yargıladım. Sonu hüsrandı. Kendimi bulmam uzun zaman aldı. Hala da o zihniyet bazen çıkıveriyor içimden.

    • zeynep
      5 Nisan 2016 - 16:08 | Permalink

      lütfen sizce de bir mahsuru yoksa düşünce serüveninizi paylaşın. hangi yollardan geçtiğinizi merak ediyorum..

    • s.
      15 Nisan 2016 - 00:19 | Permalink

      aynen ben de çok merak ettim. neler yaşadınız, şu an nereye vardınız?

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir