Genel

Kim Açık Kim Kapalı

Konuk Yazar: Ceren Ataş

Lisedeyken en yakın arkadaşlarımdan biriydi Ayşe. Birbirimizin sohbetine doyamazdık, ailevi mevzûlar, aşk, arkadaşlık, siyaset, din… Bu konular üzerinde konuşmaktan, tartışmaktan keyif alırdık. Bizi tanıyanlar birbirimize çok zıt iki arkadaş olduğumuzu düşünürdü; kendilerince haklılardı. Ben o zamanlar keskin bir “sosyalist”tim, Ayşe ise “ılımlı İslamcı”. Bana namaz kılmanın kendisine verdiği iç huzuru, hayata bakışını ne kadar derinden etkilediğini anlatırdı. Sünni bir kadının yaratıcıya karşı hislerine temas ediyor, hayatı algılayışına şahitlik ediyordum. Onun bakışı ne bana anlatıldığı gibiydi ne de “erkek siyasetçilerin” televizyon kanallarında bahsettiği gibi. Bir kadının yaşantısını ancak bir kadından dinlenmeliydi.

Şaşkınlığımız karşılıklıydı; Ayşe hiç duymamıştı “Mum söndü.” yalanını, hayret ediyordu Alevi bir kadından dinlediklerine. Tıpkı benim ona karşı tavrım gibi, yargılamadan yalnızca anlamaya çalışıyordu beni. Sonra “İnancımız böyle değil.” diyerek üzüntüyle teselli etmeye çalışıyordu, kendi yapmadığı ama dini adına yapılan hatalardan dolayı mahcup… Böyleydi sohbetimiz. Biz muhabbete başlayınca etrafımızdaki herkes çekiliyordu; sanıyorum saatlerce iki kadının inanç-toplum üzerine muhabbeti liseli gençlerin alaka alanı değildi.

Gün geldi, lise bitti. Ayşe ailesiyle başka bir şehre taşındı. Teknoloji ile arasının iyi olmaması dolayısıyla iletişimimiz koptu onunla. Dört sene sonra buldum numarasını, aradım. Tesadüf mü dersiniz kader mi karışmam; İstanbul’a geliyordu. Görüşeceğimiz için çok heyecanlanmıştım; ama bir şey söylemesi gerektiğini vurguladı: “Ceren ben kapandım.”

Ne demek yahu kapanmak dedim kendi kendime, insan neden kapansın, neye kapansın? İşin ilginci bunu neden belirtme ihtiyacı duyduğunu anlayamamıştım, onunla yüz yüze gelene kadar! Bir kadın başörtüsü takmaya karar verdiğinde ona “bir siyasi partinin sembolü” gözüyle bakılıyormuş meğer. Hemen evlen çocuk yap baskısı oluyormuş, kendisini eve kapatacağı, “geri kafalı” olduğu algısı oluşuyormuş meğer. Kendisine uygun olanı veya inancı gereği yapmaya karar verdiği bu eylem ona pek de hoş dönmemişti insanlar tarafından. Onun çekincesi buymuş yaşadıklarından ötürü. Ne ben öyle biriydim ne de o. Dört sene sonra bir araya geldiğimizde kendimize bir şeyler katmış ve evet belli değişimler geçirmiştik; lâkin insanlara karşı hoşgörümüzde bir değişim yoktu. Daha demokrat insanlardık; artık keskin bir sosyalist değildim, Ayşe ise o kadar milliyetçi değildi. Ancak onu ilgilendiren bir mevzûydu başörtüsü, bir kadının hisleri ile alakalıydı. “Kapanmak” diye bir kullanımı asla kabul etmiyordum. Neden mi?

Aradan iki sene geçti. Ayşe yine İstanbul’a geliyordu ve yine bilmem gereken bir şey vardı. O “açılmıştı”. Aynı tepkiler döndü kafamda; ne demek yahu açılmak, insan neden açılsın, neye açılsın? Herkesin merak ettiği gibi inancında bir değişim mi olmuştu? Hayır. Politik bir tavır mıydı? Hayır. Kendince nedenleri vardı, hakkını verebilmek için daha iyi bir noktaya gelmek istiyordu. Nedenini ben sormadım, neden sorayım? Ayşe anlatmak istedi; zira biz birbirimizi bilirdik. Lâkin zordu, zormuş daha doğrusu. İnsanın kendisini çıplak hissetmesi gibi bir şey ilk başlarda. Bunda insanların bakışının da etkisi vardı elbet. Neden direkt “namus” sorgulanır böyle bir durumda ve tabii sonsuz merak…

Kime ne? Bir kadının tercihinden kime ne? Her iki durumda içinde söylüyorum bunu: kime ne? Özgür bireyleriz, özgür kadınlarız. Komşusundan mahallenin şeker amcasına, eski sevgiliden, uzaktan akrabaya herkesin ağzına bir cümle doldurma hevesi ne büyük hadsizlik! Açık-kapalı söyleminin de kökeni bu zihniyet değil mi? Bizi belli kalıplarla unufak etmeye çalışan, kadını erkeklik üzerinden öven veya yine erkeklik üzerinden aşağılayan bu kafadan ancak dayanışmayla kurtulabiliriz. Kadın dayanışmasıyla! Ne Ayşe kapalı bir kadın ne de ben açık bir kadınım. O başörtülüydü, ben başörtüsüz!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir