REÇEL

Kadınların Katli Sıradan Mıdır?

İçlerine bir korku salmaktan, kendilerine güvenlerini sarsmaktan, giyim kuşamları, gülümsemeleri, neşe ve canlılıklarını suç gibi taşımayı öğrenmelerinden korkuyorum. Diğer yandan, bunu yazmak bile zor, hayatta kalsınlar istiyorum.

Yazar: Feyza

Kocasının kardeşinin tecavüz ettiği, çocuklarıyla tehdit ettiği Fatma Altınmakas’ı, mahkemenin tecavüzcüyü salıvermesinden iki gün sonra evli olduğu adam Kasım Altınmakas katletti. Fatma yedinci çocuğuna hamileydi. Hayatı mecburiyetlerle geçmişti. Muhtemelen iki erkekten hangisini daha az ürküterek hayatta kalırım diye hesap yaparak… Nerede hata yaptığını düşünerek… Adliye kapısında destek görmedi. Canından oldu.

Üniversite öğrencisi Pınar Gültekin, tanıdığı bir erkek tarafından katledildi. Katil Pınar’ın yaşama ihtimali kalmayacağından emin olduğu yöntemler kullandı. Hayattayken bize ne olduğunu anlatamayan Pınar’ın, ölmüş bedeni de iz bırakmadan yok olsun, kimseye bir şey anlatamasın istedi.

Kadın cinayetleri, içinde tanıdık detayların olduğu birer hikâye. Bir kadın öldürüldüğünde, o detaylar gazetelere, haber bültenlerine, dedikodulara, sosyal medyaya düşüyor. Kadınların katlinin arkasında evli bir erkek, bir tecavüz, bir sınır ihlali, bir dikkatsizlik vardır muhakkak. Bazen içimizden bazen dışımızdan diyoruz: “Ah be kızım binmeseydin ya o arabaya,” “Ah ya keşke o kadar doğurmasaydın bak belliymiş ne oldukları,” “Aşık olmuşsun belli ama adam evliymiş, kırk yıllık karısına bunu yapan sana ne yapmazdı?” Satır aralarında bu sonun kaçınılmaz ya da önceden öngörülebilir olduğuna dair ipuçları arıyoruz.

Yanlış anlamayın, bu ipuçlarını (her zaman) kadını suçlamak için aramıyoruz. Tehlikeleri öngörebilelim, bir dahaki sefere benzer bir hataya kimse düşmesin, bir kadınlık bilgisi olarak birbirimize aktaralım diye arıyoruz. Aktarmışız da işte. O detayların toplamına toplumsal cinsiyet diyoruz: herhangi bir erkekle herhangi bir karşılaşmada yapılacak sıradan bir hatanın hayatımıza mal olabileceği bilgisi. Kadının hayatta kalma kılavuzu. Bu kılavuz hem bize kapıya gelen kargocuya karşı dahi önlem almamızı öğretirken, diğer yandan her nefesimizi şimdilik bir hata yapmadığımıza şükrederek aldığımızı hissettiriyor.

Mesela ben, feminist bir kadın olarak, kızlarım doğduğu günden itibaren onlara hiçbir baskı uygulamayacağından emin bir kadın olarak, onlar sokağa çıkarken içim titriyor. Şimdiye dek yabancıların peşinden gitmemeleri ve arabalara dikkat etmeleri dışında hiçbir uyarıda bulunmadım. Ama artık bunun yetmeyeceği yaşa geldiler. Şimdiden sonra onlara bu kadınlık bilgisini nasıl, ne ölçüde aktarmalıyım? İçlerine bir korku salmaktan, kendilerine güvenlerini sarsmaktan, giyim kuşamları, gülümsemeleri, neşe ve canlılıklarını suç gibi taşımayı öğrenmelerinden korkuyorum. Diğer yandan, bunu yazmak bile zor, hayatta kalsınlar istiyorum. Onların içine hayatları boyunca yanlış yapma ihtimalleri olduğu duygusunu vermeden hayatta kalmayı nasıl öğreteyim? Diğer bir deyişle, kadınların katlini sıradanlaştırmadan birbirimizin hayatına nasıl sahip çıkalım?

İstanbul Sözleşmesi gibi bağlayıcı sözleşmeler ve ona bağlı olarak yapılan yasal düzenlemeler işte bu soruya verilmiş cevaplardan sadece biri olabilir. Kadınların dünyanın her yerinde yukarıda bahsettiğim kadınlık bilgisine dayanarak, ama bu bilgiyi doğallaştırmadan, bizi zincirlerimizden arındırarak koruyacak yöntem aramalarının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kadınların katli sıradan değil demek için devletlere müdahale ediyorlar. Erkek bir dünyayı, kadınların hayatlarının değersiz olmadığına ikna etmek için çabalıyorlar. Kadınların daha az insan olmadıklarına, yani eşit olduklarına herkesi ikna etmek için… Çok basit aslında değil mi? Ama işte o kadar basit değil. O yüzden bugün İstanbul Sözleşmesine, yarın gerekirse başka araçlara, başka düzenlemelere, yeni yöntemlere, her gün kadınlık bilgisini bir hayatta kalma rehberinden ibaret görmeyecek kadar özgürleşmemiz için ihtiyacımız var. Evimizde öylesine yaşarken ya da sokağa çıkarken içimiz titremesin diye.

#İstanbulsözleşmesinesahipçık

Feyza |REÇEL

4 yorum

  • Bu kadar karışık değil aslında. Allah ‘ın sınırlarına toplumsal ölçüde uyulursa kimsenin canını korumak için özel bir çaba harcanmasına gerek kalmaz. İstanbul sözleşmesi gibi kadın ve erkeği birbirine düşman edecek kul yapısı safsatalardan medet ummak ne kadar acınası. İnsanı yaratan ölçüleri koymuş, sınırları belirlemiş. Kimse riayet etmiyor, üstelik şikayet ediyor. Zina yeniden suç kapsamına girsin, insana kiyana da kısas gelsin . Çözüm bu kadar basit.

    • Bu “basit çözümler” İran gibi Afganistan gibi ülkelerde uygulanıyor, sizce oralar güllük gülistanlık mı?

    • Din eksenli bir yönetim gibi bir hayaliniz varsa, “Allah’ın sınırları”nı yorumlayan kişilerin insafına kalmışsınız demektir. İmam hatipte hukuk konusunda araştırma yapınca şu bilgiye denk gelmiştim. Eğer bir kişi yanlışlıkla birinin üstüne düşüp onu öldürürse, eğer bu kişi erkekse bir birim ceza, kadınsa yarım birim ceza alıyor. Bunu fıkıh hocamıza sorduğumda, bu böyledir, demişti. Bu tek bir örnek bile bir anlayışı özetlemeye yetiyor. “Sen kadınsın, yarımsın. Nokta”
      Bu anlayışta insanların bize din diye anlattıkları safsataları Allah’ın sınırları olarak kabul etmeye ne aklım ne vicdanım izin verir. İçtihatın kapısını kapatmışlar, beyinlerimizi geri kalmış safsatalarıyla dondurmuşlar. Bir de bunun adını “Allah’ın sınırları” diye koyup statükoyu korumaya çalışıyorlar. Allah ıslah etsin. Siz de “Allah’ın sınırları” dediğiniz şeyleri yaşamak istiyorsanız, bir zaman makinesine binip defolun gidin bu dünyadan da çocuklarımız sizin pis gölgenizden korkmadan rahat nefes alsınlar.