Genel

Derin Hafıza

Yazar: Meryem Selva

25440812746_dd49f83ba1_o

“Kalkışma”yı öğrendiğimde zihnim bir gün önce ve o gün yaşadıklarımla boğuşurken yüzümde gülücükler saçarak oğlumu uyutmaya çalışıyordum. Bir gün önce yaşadıklarımı yazdığım yazıyı yarın mı yayınlasak diye düşünürken, (şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak gibi oldu bu cümle de neyse) gruba bir bakayım diyerek elime telefonumu aldım. Whatsapp, Facebook, Instagram, Twitter derken kalakaldım. Oğlum uyanmasın diye kız kardeşime yazdım: “Televizyonu aç bir şeyler oluyor”. Kardeşimin tepkisi: “Gene mi Twitter”. “Yok öyle değil. Öyle, twitter. Ya aç işte sen Yavuz ayağımda”. Kardeşim: “Aaa asker köprüyü kapamış tanklarla”…

Sonraki günler malum. Şehitler, cumhurbaşkanının, Arınç’ın ve Abdullah Gül’ün konuşmaları, Facebook, Twitter, Whatssap, Kim?, Nerede?, Ne yapıyor?, Bir şeyler paylaşmış mı?, Ne yazmış?, Kınamış mı?, Tiyatro muymuş, gerçek miymiş yoklamaları… Yavuz çıldırmış, dikkatimi çekmek için duvar kağıdı bile yiyor, bir şeyler oluyor farkında ama ne? Haber kanalları zaten hep açık… Dışarıda olanlar tankların üzerine yürürken, klavye başında olanlar birbirini yiyor. İlk iki günün sonunda sokağa çıkmadığım halde kendimi bir uzay filminin başrol oyuncusu gibi hissetmeye başladım. Yaratıklar tarafından gemimiz ele geçirilmiş. Ben geminin kaptanı. Mürettebatımı arkama toplamışım. Gemiyle yaratıkların bulunduğu gezegen arasındaki köprüye patlayıcılar yerleştirmişim. Geminin kapağını tam kapatacağım bizden bir grubun geride kaldığını görünce bir “Ya Allah Bismillah” çekip çıplak ellerimle kapıyı alttan kavrayıp kapanmasın diye tutuyorum: “Hadi acele edin” diye bağırıyorum kendimce ama sesim arkamdaki mürettebatın sesinde kayboluyor: “Bırak onları. Onlar bizden değil”. “Nasıl değil? Aynı gemideniz. Hepimiz aynı yaratıktan kaçıyoruz”. Elimde telefon. Her sekmede sosyal medyadan farklı bir mercii. Kapağı tutmaya devam ediyorum.

Kafamı telefondan kaldırıyorum. Evimin hemen önünde yüzen kalabalığı izliyorum. Televizyon hâlâ açık. Yüzenlerin kahkahalarıyla “Ya Allah, Bismillah, Allahu ekber!” sesleri birbirine karışıyor. Oğlum bana doğru koşuyor: “Oyun oynayalım mı?”. “Hadi oynayalım” diyorum gülümseyerek. O itfaiye arabasını alıyor. Ben helikopterini. Etrafta çıkan yangınları söndürüyoruz. Bir de koltuk tepelerine sıkışıp kalmış yardım çağıran kepçeleri, vinçleri tek tek kurtarıyoruz. Telefon elimde. Yavuz oyuncaklarını fırlatıp atmaya başlayınca telefonu kenara koyuyorum: “Geldim, geldim. Bak orada da yangın var hadi söndürelim!”. Yavuz koşuyor hemen. Kepçe ya da vinç artık hangisi kaldıysa yangının ortasında, ona doğru koşup: “Merak etme seni kurtaracağım, sakin ol” diyor. İtfaiye arabasının hortumunu alıp, ağzıyla su püskürtme sesleri çıkararak arabalarını kurtarıyor. Güç belâ diller döküp uyutana kadar bu böyle devam ediyor. Yavuz ayağımda, telefon elimde.

Dördüncü, beşinci, altıncı gün gelip geçerken, bir kalkışmanın diğer darbeleri, bir soruşturmanın diğer soruşturmaları hatırlattığı bu ülkede tarih okumasına Soner Yalçın’ın Efendi kitabıyla başlayan ben, sadece komplo teorilerini düşünüyorum. Televizyondaki kalabalık günbegün büyüyor. Evimin önünde yüzen kalabalık da. İçimdeki endişe ve korku da. Telefon hâlâ elimde. Google’da “Tank nasıl durdurulur?” sorgusu tavan yapmış. Sosyal medyada “Kimler Nurcu? Kimler paralel?” söylentileri prim yapıyor. Bense işi mizaha dökme derdindeyim. Mizah mesafe koyar. Mizah düşündürür. Mizah eleştirir. Mizahtan korkulur. Mizah iyileştirir. Bir provakatör 5 metre öteden nasıl anlaşılır? 3 adımda 1 hesabın FETÖ’cü olduğunu anlama kılavuzu, 1 iz 5 günde nasıl kaybettirilir? Darbeci bıyık stilleri, En etkili paralelden kurtuluş duası. Tövbesi kabul olunan FETÖ’cüler açıklıyor: Etkili tövbe etme yolları, Eniştenin tarihçesi, Hiçbir yerde yayınlanmayan boykot listeleri, Boykot edilecek paralel kuruluşlar, Bildiği 5 paralelciyi hashtagleyene İstiklâl madalyası hediye!, ceketle kurşundan korunma yolları… Videosunu çekiyorum, başa ceket bağlanma stillerini gösterip instagrama koyuyorum. Telefonu bıraktığımda yine aynı hisler ve yine aynı iki kalabalığın (yüzenler ve nöbet bekleyenler) ağırlığı altında eziliyorum. Mizah bu kez iyileştirmiyor. Çantamı açıyorum. 28 Şubat sakızını ağzıma atıyorum, uzanıyorum, gözümü kapatıyorum, zihnimdeki paralel yapı kutucuklarını okşayarak tek tek açıyorum.

Cemaate ait bir dershanenin eski test kitaplarını saklayan depodan bozma odasındayım. Yaşım 12, başım örtülü. Önümdeki kitapçıkta soruları çözüyorum. Cemaatin olmayan bir özel okulda okuyorum. Notlarım iyi diye il genelinde bir sınava sokmak istiyor okul beni. Başımı açmak istemediğimi söylediğim için bir abla beni bu odaya bırakmış, gitmiş. 2 saat geçiyor, 3 saat geçiyor, 4. Saate yaklaştığımda bu testin süresinin bu kadar olamayacağını düşünerek odadan usulca ayrılıp merdivenlerden aşağı iniyorum. Sınıfların kapısı açık. Öğrencilerin ve öğretmenlerin başları da açık. Bir öğretmen sınavın cevaplarını yüksek sesle söylüyor, çözümlüyor. Bir o öğretmene bir de elimdeki kitapçığa bakıyorum. Sınava alınmadığımı anlıyorum. Kitapçığı çöpe atarak kimseye gözükmeden binadan çıkıyorum.

18’ime yeni girmişim. İstanbul’da özel bir dernekte Arapça, İngilizce ve İslami Bilimler üzerine verilen seminerleri takip ediyorum. Her seminer birbirine bağlı. 4 yıllık bir süreç. Kendi kendimize tuttuğumuz öğrenci evlerinde kalıyoruz. Her yıl başka bir ev. Bir gün kaldığım evlerden birini takım elbiseli adamlar rahatsız etmeye başlayınca üst komşuya çıkıyoruz arkadaşlarla. Evi soruyoruz. Bizden önce bir adam kapatmasıyla yaşıyormuş da, adam evliymiş de, karısı öğrenince karısının akrabaları gelmiş de, evi taramışlar da, o gelenler kadını arayan sevgilileri olabilirlermiş de… Bize yol gözüküyor tabii. Ev aramaya başlıyoruz. Bilenler bilir Fatih, Fındıkzade, Aksaray taraflarında doğru düzgün ev bulmak zordur. Diğer öğrenci arkadaşların evlerinde misafir kalıyoruz. Bazı arkadaşlarım cemaat evinde kalıyorlar. Sizi de görüştürelim diyorlar. Görüşüyoruz. Kabul edilmiyoruz. Zira biz örgün eğitimde değiliz. YöK tarafından tanınan bir diplomamız olmayacağı için bizi kabul etmiyorlar. O arkadaşlarımsa ev ablası. Açık öğretim de olsa resmi bir kurumda okudukları için evler onlara açık. Ama arkadaşlarım -samimi arkadaşlarım olunca tabii-, biz sizi misafir olarak kabul ederiz diyorlar. “Gelin kocaman ev”. İki aya yakın orada kalıp sonra memleketlere dağılıyoruz.

Gene aynı zaman dilimi. Bu sefer bir sonraki yıldı sanırım. O abla olan arkadaşım seminer çıkışı: “Hadi gene iyiyiz bak akşama maklube var evlerden sorumlu bir bölge ablasının evinde. Sen de gel.” diyor. E ayın sonu gelmiş. Babadan alınan harçlığın suyu çekilmiş. Yemek yemeği de oldum olası sevmişimdir zaten. “Hay, hay!” diyorum. Akşama buluşup gidiyoruz. Ziyafetimizi çekiyoruz. Üstüne Fetullah Gülen’den bir sohbet dinliyoruz. Sonra abla tek tek herkese kaçıncı sınıfta olduğunu, okulu bitirince ne yapacağını soruyor. Herkes tek tek cevaplıyor. Hizmete devam etmek isteyenlerin isimleri yazılıyor. Diğerleri okulları bitince hizmete devam etmeyeceklerini açıklıyorlar. Çay, kahve derken dağılıyoruz.

Son bir kutucuk. 23-24 yaşlarındayım. Başörtüsü sorunu düzelmiş. Üniversitede okuyorum. Düğünüm varmış yaza. Dernekten arkadaşlarla birimizin evinde toplanmışız. Düğün davetiyemi dağıtıyorum. Her telden konuşuyoruz. Konu hükümetin Nurcu olan bazı isimleri devlet kadrolarından tasfiye etmesine geliyor. Konudan konuya atlamışız zaten tartışırken. Cemaati yerden yere vuruyoruz. Özellikle dinler arası diyalog mevzusundan dolayı. Derken konu 28 Şubat sürecinde sırf hizmet edebilmek için başını açıp okuyan ama sorun düzeldiği halde başları hâlâ açık kalan ablalara geliyor. Neden? Diye soruyorum. Arkadaş bu soruyu onlara da sorduğunu söylüyor. Cevap şuymuş: “Şimdi başımızı kaparsak kimliğimiz ifşâ olur”.

Yavuz mıkırdanmaya başlayınca kutucukları tek tek yerine gönderiyorum. Belki biraz daha uyur diye aklımda gezinen onca soruyla birlikte oğlumu pişpişlemeye devam ediyorum. Sakızın tadı kaçmaya başlarken her şüphelendiğimize “Ajan mı acaba?” diye yaklaştığımız o günler tekrar aklıma geliyor. Köşe başlarında başımızı açalım diye bekleyen polisleri, şapkayla derse girdiğimizi öğrenip de zırt pırt bizi suç üstü yakalamak için okula baskın düzenleyen müfettişleri hatırlıyorum. Büyüdüğüm zaman herhangi bir yerde herhangi bir üniformalı gördüğümde içimde beliren korkuyu hatırlıyorum. Darbe kalkışmasını düşünüyorum, şehitlerimizi düşünüyorum, OHAL’i düşünüyorum, sosyal medyada olanları, birbirini etiketleyip duranları düşünüyorum. Sorular büyüyor, büyüyor… Birçoğumuzun zihnindeki benzer kutuları düşlüyorum. O kutuları devirenleri, yakanları, o kutulara tapanları, o kutularla sevişenleri, o kutuları kullananları, o kutulara hiç temas etmemiş olanları, o kutulara sövenleri… Sonra kutu sahiplerini düşünüyorum. Zaman zaman kesişen yollarımızı, samimi olduğumuz zamanları, kavga ettiğimiz zamanları ve 15 Temmuz akşamını… Kutular renkleniyor, üst üste alt alta diziliyor. Bir el çocukken oynadığımız rubik kübüyle oynuyor! Kutuyu elinden alıp atıyorum. Kutular etrafa saçılıyor. Üzerlerinde soru işâretleri. Arkalarında yazanları okumaya çalışıyorum.

“Ben hiçbir zaman bu yapıya dahil olmasam da, kutu sahiplerine soruşturma kapsamına dahil olsunlar ya da olmasınlar bir daha aynı gözle bakabilecek miyiz?”

“O kutulara zamanında tapıp, onlarla sevişenleri, onca ölümden sonra “artık onlardan değilim” deseler de unutabilecek miyiz?”

“Tekrar samimi olabilecek miyiz mesela örgütten olmadığı açıklananlarla?”

Bu bir travma diyorlar, “Toplumsal travma”. Psikologlar, yaşanılan travmayı atlatmak için seferberlik ilân ediyor. Bir arkadaşıma yazıyorum Whatsapp’tan gitsin diye. “Ben güvenemem. Ya muhbirse?” diyor. “O yapıdan olmasam da sonuçta siyasi görüşümü öğrenecek!”

Yavuz uyanıyor. Dün akşam Boğaz Köprüsü’nde olan yürüyüşü izliyorum. İçten içe gurur duysam da bu bayram havası bittiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi ol(a)mayabileceği düşüncesi beni boğuyor. Birden aklıma 3 Adam’ın bir tiplemesi geliyor:

https://www.youtube.com/watch?v=vxDPY_CRIq4

İyice Eda’ya bağladığımı görünce bir silkinip, televizyonu kapıyorum. Oğlumu alıp bir kahve içmeye dışarı çıkıyorum.

Bir Yorum

  • Gönül
    19 Nisan 2017 - 00:04 | Permalink

    annelik neyi di yaradanin bize verdiği kutsal bi özellik mi ya da görev mi en güzeli de bi can bi insan vd bi aile taşıyoruz dokuz ay yirmi yıl yer mi yıl diyorum çünkü eski den annelerimiz bize on altı sene bakar dı?

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir