REÇEL

Damızlık Kızın Kızı, yahut Eşitsiz bir Dünyada Kız Çocukları Kime Emanet?

Ama keşke o eşiğe gelmeden, erkek adalet kadınların parmaklarını kesmeden evvel birbirimize emanet olsak.

Yazar: Feyza

Erkeklerin nafaka isyanı, evlilik yaşı konusunda kadınların ve çocukların hayatını ve uğradığı şiddeti, istismarı merkeze almayan yaklaşımlar, kadın-erkek eşit olamaz nidaları, feminist devrim korkutmaları, devlet destekli kadın derneklerini bile şeytanlaştırmalar, aileyi korumak için çekilen zırhlar, aile içi tecavüzün İstanbul sözleşmesinin iptali için koparılan yaygara… Kadınların hayatları için vermeleri gereken mücadele giderek çetinleşiyor.

Kadın-erkek eşitliğinin erkeklerin çoğunluğu ve hâkim söylemi oluşturduğu siyasette büyük tepki ve engellemelerle karşılaşması şaşırtıcı değil. Türkiye’de mecliste, belediyelerde, iş yerlerinde, kamusal hayatın hiçbir yerinde kadın erkek eşitliği bir norm olamamıştır. Yani özetle erkeklerin kurduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hayatın akışını işte, sokakta, siyasette belirleme gücünden kim feragat eder? Bütün “olabilirler-olamazlar” evrenini, devlet adına, din adına, aile, gelenek, görenek adına belirleyici olma imtiyazını kim bırakmak ister?

Fakat ok yaydan çıktı bir kere. Kadınlar günün 24 saatini kendilerine çizilmiş dar bir alanda yaşamayı kabul etmeyeli çok zaman oldu. Kadınlar evde ve dışarıda çalışıyorlar, eğitim alıyorlar, istek ve heveslerinin peşinden giderken, bir yandan da hayatta kalmaya da çalışıyorlar.

Lakin her başlarını uzattıklarında kendi güvenlikleri için yeni bir ataerkil pazarlıkla karşı karşıya kalıyorlar: dünyanın yitirdiği kutsallığın taşıyıcısı olma karşılığında özgürlüklerinden feragat etmek. Böylece evden çıksalar da çocuklarının birincil sorumlusu olarak kaldılar, çalışsalar da akılları evde kaldı, sevgisiz kalsalar da evliliklerini sürdürdüler, isyanı gençlikte bırakıp “akıllandılar”.

Peki ya bu ataerkil pazarlığı sürdürmeye yarayan aracı kadınlar? Handmaid’s Tale’de Serena Joy karakterinde, Fatmagül’ün Suçu Ne dizisinde (adını hatırlamayışım da çok şey söylüyor) Fatmagül’ün yengesi bu aracı kadınlığı temsil ediyordu. Serena, kariyerini, yitirdiği doğurganlığını ikame edecek bir rahim bulmak için kadınların köleliğini savunmak üzerine kurmuştu. Yenge ise, yaşama imkânı bulamadığı kadınlık arzusunu, tecavüz mağduru Fatmagül’ü çirkin bir pazarlığın nesnesi yaparak tatmin etme yoluna gitti. Her ikisi de erkek bir dünyada kadın olarak kendilerine verilecek küçük imtiyazların peşinden gittiler. Hesaplarını kitaplarını ona göre yaptılar.

Ancak Handmaid’s Tale’in 2018’de yayınlanan 2. sezon finalinde Serena başka bir kadının rahminde büyütüp çaldığı kızını, kendi elleriyle kurulmasına yardım ettiği tecavüz cumhuriyetinde, ne kızların eğitim hakkını savunduğu için parmağını kesen kocasına ne de evinde çalışan genç hizmetçi kızı ve sevgilisini ölüme gönderen yoldaşlarına emanet edebildi. Onu yine June’un kollarında, bir bilinmezliğe gönderdi. Fatmagül’ün yengesi ise sezon sonunda ağır bir erkek şiddetine uğradığında izleyiciler adaletin yerini bulduğunu düşünüyorlardı. Halbuki ben hiç öyle düşünmedim. Ataerkillikle pazarlığa girmek, hiçbir kadın için hiçbir zaman bedel ödememek anlamına gelmiyordu ve hem Serena hem de yenge ağır bedeller ödemişlerdi.

Nitekim Haziran 2019’da 3. sezonuyla ekranlara gelen Handmaid’s Tale dizisinin yayınlanan 3. bölümünde (spoiler alert!) müttefik olabilecek erkeklerin çirkinliği ve basiretsizliğiyle karşılaşan June ve artık kaçmak istediği evliliğine hapsedildiğini fark eden Serena için yeni bir iş birliği sinyali vardı. Bundan sonrasını yazmak için sezonun tamamlanmasını beklemek lazım.

Ancak çok aşikar bir gerçek var ki, kadınların iş birliğinin sonunda onları bekleyen bir demir taht, bir kahramanlık öyküsü, bir zafer, bir servet… Hikâye bunlardan hiçbirini vadetmiyor. Yol o kadar uzun ve belirsiz, kavgası verilecek mevzular o kadar çeşitli ve derin ki. Gilead’a karşı kadınların mücadelesinin vadettiği tek şey belki de daha çok mücadele ve daha eşit mücadele. İnsanlık tarihinin en eski hikâye anlatma tekniği olan iyilik kötülük savaşı, kadın hikayelerinde kadınların sistemle savaşına dönüşüyor. Ancak kadınların kendilerini daha az insan yapan sistemlere karşı mücadeleleri hala yeterince hikâye edilemiyor gibi geliyor bana. O yüzden hem bu anlatılardan çıkarılacak çok ders var, hem de daha anlatılacak çok kadın hikayesi var.

Dizilerin kadınlarına ataerkil pazarlığa girmemenin ne kadar büyük bir irade ve mücadele gerektirdiğini düşündüm. Bu mücadeleyi sürdüren kadınları, bu blogta bu satırları okuyan kadınlar olarak kendimizi kucaklamak isteği ile doldum. Diğer yandan, girdikleri pazarlıkta kadın erkek eşitliğine itirazını yüksek perdeden dile getirerek eşitsiz bir dünyanın kurulmasını ve sürdürülmesini destekleyen kadınları düşündüm. Böyle bir dünyada, daha az insan olmayı kabul ettikleri bir dünyada adaleti bulabileceğini zanneden kadınları… Eşitliğin adaletin bir gerekliliği değil karşıtı olduğu palavrasını sahiplenen kadınları… Şimdilik makbul tarafta dursalar da yeri geldiğinde, yani eşitsizliğin adaletsizliği yüzlerine çarpınca, tıpkı Serena Joy gibi kızlarını büyük bir iradeyle eşitlik için mücadele edeceğine inandıkları kadınlara emanet etmezler mi? Bence ederler. Ama keşke o eşiğe gelmeden, erkek adalet kadınların parmaklarını kesmeden evvel birbirimize emanet olsak.

Feyza |REÇEL

Yorum Ekle