Genel

Cadılar Gibiydim Ben Baba Evinde

Konuk Yazar: Mehlika Selma

 mehlika

Bir ortamda ne zaman toplumsal cinsiyet eşitsizliği, cinsiyet ayrımından kaynaklanan sorunlar, feminizm vb. konular hakkında konuşmaya başlasak sonunda mutlaka “Kadına en büyük haksızlığı yine kadın yapıyor.” tezini ortaya atan biri mutlaka olur. Özellikle aile kurumu içerisinde anne ve kayın valide rolünü üstlenen bireylerin davranışlarından, uygulamalarından örnekler verildikten sonra toplum içinde kadınların diğer kadınlar üzerinde oluşturduğu genel kabullere değinilerek tartışmalar derin bir umutsuzluk içerisinde sonlandırılıp muhabbetin seyri değiştirilir. Tüm bu konuşulanların haklı/haksız yanları bir tarafa toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cinsiyet algılarımızın şekillenmesinde annelerin olduğu kadar babaların rolünün de büyük olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında bu yazıda esasında hepimizi çocukluğuna doğru bir sorgulamaya götürmek istiyorum. Bu nedenle henüz bir ebeveyn kimliğim olmadığı için sık sık maruz kaldığım: “Seni de görürüz kıps!” tepkilerini göze alarak sürekli sorguladığım, birtakım sorunlarımızın kaynağı olduğunu düşündüğüm bu konuyu sizlerle paylaşıyorum.

Aramızdaki on bir aylık farktan dolayı kendisine ‘abi’ diye seslendiğim bir erkek çocuğu ile ikiz gibi büyüdük. Beş kız kardeşin en büyüğü olmasından mütevellit kendi kuşağının annelerine göre son derece cinsiyet eşitlikçi bir anne ile bana karşı sonsuz güven sahibi, rahat karakterli bir babanın evladı olduğum için şanslıydım. O kadar ki hayatımın ilk on iki senesi insanların kadın-erkek olarak farklı biyolojik cinsiyetlere sahibi olduklarının farkında bile olmadım. En az abim kadar çok ekmek almaya gönderilirken, abim de an az benim kadar çok mutfakla haşir neşir oldu. (Şu an benden çok daha iyi pasta-börek yapıyor.) Modern toplumun dayattığı ideal beden algılarını saf zihinlere işleyen o aptal Barbie bebeklere kendim kıyafetler dikmeye çalışıp, onları abimle maç yaptırırdık, abim anaokuluna başladığında gizlice araba kutusunu çıkarıp arabaları koltukların üzerinde sürerdim. İkimize de Galatasaray forması alınırdı, birimizinkinde Hakan Şükür diğerimizde Hagi yazardı. Annem bana tığ kullanmayı öğretirken abime de öğretirdi, kınayan komşu kadınlara “Ne var bunda el kasları gelişsin.” derdi. Sokakta erkeklerle top oynadığım kadar abim de bizimle arada sek sek oynardı. Okulda teneffüs zili çalar çalmaz topu alıp arka bahçeye koşan erkek çocuk grubunun içinde, sınıftaki kızların küçümseyen bakışlarını aldırmadan koşardım. Erkek arkadaşlarımsa kızların aksine onların takımında oynamamı bazen gol atmamı bazen düşüp dizimi kanatmamı yadırgamazlardı. Tabi tüm bunları yapmak için mavi önlüğün altına şort giyme ihtiyacı hissettiğim zamanlar sorgulamaya başlamıştım bize öğretilen farklılıkları.

Toplumsal cinsiyet belasına ilk başkaldırım ise yedinci sınıf öğrencisiyken sınıftaki erkeklerle kavga edip müdür yardımcısının önüne getirildiğimizde, müdür yardımcısının erkekleri hafifçe döverken bana dokunmaması sonucu “Öğretmenim haksız olan benim, fakat sadece kız olduğum için bana vurmuyorsanız bana da vurun.” demek olmuştu. Gel zaman git zaman üniversite okumak için evden ayrılıp toplum içine daha fazla karıştıkça -bu denli cinsiyet eşitlikçi ailede bile birtakım uygulamalardan rahatsız olurken- dışarıdaki dünyanın algıları karşısında çıldırmaya başlamıştım. Bazı eylemlerin sadece kadın olduğum için bana özgülenmesinden, dayatılmasından, görgü sahibi ve kibar olmanın ‘hanımefendilik’ başlığı altında yine cinsiyetime hasredilmesinden, hatalarımın cinsiyetim üzerinden yargılanmasından, bir işi iyi yapamadığımda cinsiyetime laf gelmesinden nefret eder olmuştum. “Kadınlar iyi araba kullanmaz, kadınlar park etmeyi beceremez, kadınlar ofsayt nedir bilmez, kadınlar korunması gereken nadide varlıklardır fakat istediğimizde sever istediğimizde döveriz. Kadınlar dedikoducudur. Bir hanımefendiye yakışıyor mu hiç sigara içmek, küfretmek, kaba davranmak.” Ve tüm bunlar gibi binlerce yargı içinde kendimi, bir konuma yerleştiremezken; yaşım ilerledikçe hayatıma giriveren ‘kız alma, kız verme, kız isteme, düğün, nişan, çeyiz’ ve benzeri kavramlarla (bu kesinlikle ayrı bir yazı konusu) hepten reddettiğim yargılar karşısında kendimi ‘öteki’ konumunda buldum. Şükür ki hala özgürlükçü bir babam vardı ve “Kızım işini eline alıp dilediği gibi yaşayacak.” diyordu.

Tüm bu hikâyeden varmak istediğim noktaya gelecek olursak: Kadınlara ve erkeklere hasredilip onların tabi özellikleri gibi gösterilen pek çok şey aslında yetiştiriliş tarzımızın, geleneklerimizin, kabullerimizin sonucu olabilir mi? Aslında abim ‘kız gibi’ yahut ben ‘erkek gibi’ büyütülmedik. Yalnızca ikimize de bir birey olarak ileride ihtiyacımız olacak özellikler kazandırılmaya çalışıldı. Abim ailemizin evinden ayrıldığında kendisinin ve hatta ev arkadaşlarının karnını doyurabilen bir erkek birey olurken bense evden uzakta başının çaresine korkmadan bakabilen bir kadın birey oldum hepsi bu. Ailemin beni sevmesi demek beni ‘prensesler gibi’ büyütmesi demek değildi. Ailem benim için en iyi olanı yapıp dışarıda kadınlar için korkunç bir dünya varken pamuklara sarmak yerine o dünyayla mücadele edebilecek serbestlikte büyüttü. Bu yüzden hiçbir zaman prensesler gibi rahat olmadım ‘baba evinde’. Aksine hep anne-babamın kabına sığmaz cadı kızı oldum.

Unutmayın prensesin olduğu yerde bir kral vardır. Prenses olmak istiyorsanız krala boyun eğmek zorundasınızdır. Çocuklarımıza krallık yapmak, onlara “ideal kadın-erkek” olmayı öğretmek yerine ‘insan’ olmayı öğretmeyi mi denesek? Çok zor değil fakat kolay da değil yerleşik öğretilerimize bakışımızı birazcık değiştirmek. Mesela eğer küfredilmesinden rahatsız oluyorsanız kızlarınızı ‘hanımefendi’ olmaları için değil bu davranışı her insanda yanlış bulduğunuz için uyarmalısınız. Yahut erkek çocuklarınıza da cinsiyetçi küfürler etmemesi gerektiğini anlatmalısınız. Bunun gibi onlarca örnek verebilirim.  Ne dersiniz, o zaman hem kadınlar hem erkekler için daha çekilir bir toplu yaşam mümkün olur mu? Düşünmeye ve başkaldırmaya devam.

 

 

 

 

 

3 Yorum

  • Pia
    6 Ocak 2016 - 14:00 | Permalink

    Hanımefendilik kavramı ile bir sıkıntım yok çünkü beyefendi kavramına da inanıyorum.Ama hepsinin üstünde ahlaklı bir insan olmaya inanıyorum.Ki islami açıdan baktığımızda da bu böyledir. Ahlak kuralları kadın erkek olarak ayrılmaz, ibadetler ve ameller de kadının erkeğin diye ayrılmaz.Sadece bazı noktalarda cinsiyetlere has durumlar olur, onlar açıklanır.Ellerine sağlık, güzel noktalara değinmişsin

  • Pingback: Cadılar Gibiydim Ben Baba Evinde | Budamedya

  • esma
    6 Ocak 2016 - 16:54 | Permalink

    bizim aileye ne kadarda benziyor aileniz.okurken “ben yazsam bu kadar olurdu” dedim.şanslı insanlarız vesselam…

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir