REÇEL

No Kid?

Yeni bir can, yeni bir umut ve umut edenlerin, çabalayanların bu umuda ihtiyacı var.

Yazar: rumeysa ç.

No-Kid-Çocuk-Yapmamak-İçin-40-Neden

Bir süre önce Esen Kitap, Reçel editörlerine, yeni çıkardığı, Corinne Maier’in “Çocuk Yapmamak için 40 Neden – No Kid” isimli kitabını gönderdi. Böylesi hediyeler almak, yeni kitaplardan haberdar olmak vb. Çok güzel, Esen Kitap’a da ilgisi için çok teşekkür ederiz. Ama böylesi iddialı bir başlığı olan bir kitabı sadece bir teşekkür notuyla “geçiştirmek” çok da içimize sinmedi açıkçası. Ben de 8 aylık hamile halimle okudum çocuk yapmamak için 40 nedeni teker teker :)

Öncelikle şunu söylemem gerekiyor: Çocuk yapmayı (yapmak da ne demekse, en sevmediğim kullanım falan olabilir!) öven, yere göğe sığdıramayan yazılar kadar beni rahatsız ettiğini söyleyemeyeceğim ne yazık ki kitabın. Ne kadar provakatif bir dile sahip olsa da, “kadın haklı yahu” dediğim o kadar çok kısım oldu ki, anlatamam. Ama pek tabii, bir anne adayı olarak da, ne yazık ki kadının kendini konumlandırdığı “çocuk karşıtı” sayılabilecek pozisyonu da kabul etmek ya da olumlamak benim açımdan pek mümkün değil. Şimdi örneklerle kafamdakileri anlatma vaktidir:

Kitabın girişinde doğum oranları ve ulus-devletin güçlenmesi temalı bir ön analiz var, ki bu mesele bize de dayatılan şu üç çocuk safsatasıyla oldukça paralel. Fransa (yazar Fransız) hem doğum oranları hem de iş gücüne dengeli katılım açısından oldukça iyi rakamlara sahip ve bununla çok ama çok övünüyor. Yazar ise bunun herkes tarafından “iyi” olarak düşünülemeyeceğini, meselenin içindeki, özellikle çocuk bakımındaki sömürü mekanizmaları görülmeden yapılacak güzellemelerin kimseyi bir yere götüremeyeceğini söylüyor. Bir de tabii bu meselede ulus-devlet güzellemeleri, güçlenen, büyüyen Fransa idealleri falan var. Türkiye’deki, kadınları kuluçka makinesinden farksız görme eğiliminin de bu resimden hiçbir farkı yok.

Sonrasında yazar, bazen tekrara düşse de, 40 madde içerisinde, özellikle ilk maddede çok kritik bir noktaya dikkat çekiyor: “Çocuk, kârlı ve büyüme gösteren bir business(iş kolu) haline geldi”. Burada o binlerce lira dökülen tüp bebek tedavilerinden, taşıyıcı anneliğe, ABD’de Kolombiya üniversitesindeki bir öğrencinin yumurtalarının Harvard’daki bir öğrencininkinden uzun olmasına kadar, ilk seferde insanın kulağına çok garip gelen birçok örnek veriyor yazar. Şaka maka, bir çocuk “yapma” piyasası var cidden de. Özellikle 2’li 3’lü testler, genetikle oynamalar da devreye girince benim kafam oldukça karışıyor. Bu meseleleri ilerleyen zamanlarda da yazasım var zaten, ama demem o ki, yazarın kıl olduğu kadar var, sırf çocuk “yapmak” için harcanan paraların, teknolojinin harcanabileceği yaşayan ve aç çocuklar/insanlar var dünya üzerinde… Devletin de, sistemin de bizden istediği sağlıklı çocuklar doğurabilmemiz. Bunu 36. Maddede de şu şekilde anlatıyor yazar: “Gebelikten önce ya da gebelik sırasında, embriyonun kimi hastalıklara yakalanıp yakalanmadığını ve kalıtsal bozukluklar gösterip göstermediğini öğrenmeye yarayan genetik bir tahlil söz konusu. Amaç? Sağlıklı çocuklara sahip olmak. Duracell piller gibi uzun süre gidebilen çocuklara. Garantili; kusurlu çocuklar? Iskartaya. Anomali? Evlerden ırak. Bugün Mozart, büyük olasılıkla Tourette sendromundan mustarip olduğundan, yaşamaya layık olmayan anormal biri olarak görülürdü.”

Sonra beni en çok vuran kısım, yazarın, çocukların maruz kaldığı eğitim sistemi ve özellikle bu eğitim sistemi dahilinde maruz kaldıkları “aptallaşma”ya dair söyledikleri. Ezberlenen dersler, maruz kaldıkları zorunlu kariyer planları ve Türkiye’deki tablo içerisinden de sınavlar… Siz o güzel hayallerle “özgür” bireyler yetiştirme derdine düşseniz de, sistem havuz problemi çözmekten, üniversiteye girmek için sabah akşam demeden çalışmaktan fazlasını da alıp götürüyor ömürden. Bu mesele de bir kenarda dursun dedim okurken ben de kitabı, üzerine düşünmek, yazmak çizmek gerekiyor.

İşte kitapla ilgili tüm bunlar iyi güzel hoş, ama kitabın tamamında “Sana n’aptılar teyze, ne acı çektin bu kadar da çocuklardan bu kadar nefret ettin?” demekten de kendimi alamadım ne yalan diyeyim. Kendisi de iki çocuk annesi bir psikanalist olan bu kadını çocuk sahibi olma fikrinden bu kadar nefret ettiren anaakım annelik algısı, sistemin dayatmaları vb. olmuş. Ben de biliyorum bunları mesela, ama ben niye “Allah kahretsin ben ne yaptım?” demedim kitap okuyunca? Kadın ironi yapıyordur canım, kitap daha vurucu olsun diye şeklinde bir düşünce de oluştu içimde. Ama kadın göğüsleri bozulacak diye çocuklarını emzirmemiş, trenlerde de sigara içilen vagonları, çocuklu aileler o vagonları istemiyor diye geri istiyor. Bu nefretin kaynağını ben çözemedim vallahi. Kendisini, kendisi gibi psikanalist olan arkadaşlarına havale ediyorum…

Kitabı bir çırpıda okuduktan sonra da son hissiyatım şudur: Etrafımızda bir sömürü düzeni var zaten, kâh ulus, kâh para, kâh cinsiyet ilişkileri üzerinden kendini tekrar tekrar üreten. Etrafında bir şeylerin ters gittiğini hisseden insanlar da, değirmenlere karşı mücadelesini sürdürüyor. Burada da bir fazla olmanın, dünyaya bir insanı getirmenin kitapta hissedildiği kadar korkunç bir yanı yok bence. Yeni bir can, yeni bir umut ve umut edenlerin, çabalayanların bu umuda ihtiyacı var.

rumeysa |REÇEL

17 yorum

  • Araştırmadan yazılmış bir yazı daha. Tourette sendromu genetik bir hastalık değil, gebelik esnasında anlaşılabilir bir şey de değildir. 2li ve 3lü testler gebelikte erken teşhis için kullanılır, anomalisi olan bebeklerde riski en aza indirmek, anne ve çevreyi en baştan duruma hazırlamak için. Down sendromlu bir bebeğinizin olacağını doğum anında öğrendiğinizi düşünün…bu testler bunun için var. Bir sürü insan bu yazdıklarınızı okuyacak, daha dikkatli olmalısınız. Sorumluluk hissetmiyor musunuz ?

    • öncelikle yaptıgım alıntı kitaptan birebir alıntı, bilgi konusunda sorunlu olabilir, yazarın kendisine bildirmek gerekir…
      Ama onun dışında yaptıgınız uyarının işaret edilen noktaya bakmaktansa niyet okumak oldugunu dusunuyorum.
      Yapılan testler anneye bir travma yaşatmaktan oteye gidemiyor kanısındayım, kendim de bu testleri yaptırmadım, ki düşük tehlikesi olan farklı testleri işin içine katmıyorum bile.
      Burada kendi hissiyatımı yazdım, insanları bilgilendirmek vb. Bir misyonum da yok. Siz de kendi dusuncenizi yazmışsınız, karar herhalukarda insanın kendisinin. Ama herkesin her tartışmayı bilmeye hakkı var kanısındayım. Bir sorumlulugum varsa o da ancak kendi bireysel hikaye ve dusuncelerimi paylaşmak olacaktır, bunu da yerine getirdigimi dusunuyorum.

      • bu testleri yaptirip yaptirmamak tabi ki kisiye bagli birsey. zaten cok ilerleyen haftalarda, eger bebegin ciddi bir hastaligi varsa basit ultrasonda da belli seyleri gorebilirler..
        diger anne adaylarini bilgilendirmek icin yazayim
        3 lu testler sadece kan testlerinden olusuyor, sizin belli hormon degerlerinizi diger annelerin ortalamalari ile karsilastirip risk siniflandirmasi yapiyorlar. bebege herhangi bir riski yok.
        amniosentez ile igne ile anne karnina girip bebek sivisindan ornek aliyor, dusuk tehlikesi mevcut.

        benim tavsiyem cok anksiyeteli bir yapiniz yoksa bu testleri yaptirmak, cunku bazi bebeklerde genetik hastaliklar oldugunda, beraberinde baska problemler de olabiliyor. mesela down sendromlu bebeklerde kalp yapisi ile ilgili, ameliyat gerektiren rahatsizliklar olabiliyor dogumda, o yuzden oyle bir risk varsa tam tesekkullu bir hastanede olaya hazir doktorlarla dogumu yapmak bebek icin daha mantikli geliyor.

        ama testlerde azicik bir farklilik yuzunden psikolojik olarak sikinti cekecekseniz yaptirmayabilirsiniz tabi

        • ayrica doktor olmayan birileri hastaliklarla, testlerle ilgili bazi seyleri bilemeyebilir, yukaridaki arkadas da bunlara ilgili bir yazi yazabilir bence

    • Aslında hamilelik geçiren herkes bu testlerin kesin sonuç vermediğini, sadece belli oranda ihtimaller gösterdiğini bilir. Her hamile kadın kendince buna bir karar verir, ancak görüşlerimizi paylaşmakta bir sakınca görmüyorum ben de.

  • Kitabı okuduktan ve Esen Kitap’tan Kamile Hanım’la tanıştıktan sonra kitaptan bir tane de size göndermesi gerektiğini söylemiştim, ilginizi çekebileceğini düşünmüştüm, demek ki yanılmamışım :) Bence çok ilginç, çok cesur ve ihtiyacımız olan bir kitap, çünkü “güzelleme”lerden bıktım(k)! Ama ben (yazıyı yazanın aksine) kadının hiç de çocuklardan nefret ettiği algısına kapılmadım. Bence kadın şu anki anneliğin konumundan, annelere yüklenen sonsuz yüklerden nefret etmiş olabilir olsa olsa… Esasında alternatif bir bilgi üretmeye çalışıyor, bunu da sıra dışı bir dille yapıyor, işin içinde biraz provokasyon da olabilir, zaten neden olmasın :) Her halükarda, üstüne konuşulması gereken çok fazla noktaya işaret ediyor. (Yalnız “göğüslerim bozulacak diye çocuk emzirmedim” kısmını hiç hatırlamıyorum, acaba ben mi atladım?)

    • Bende oyle bir etki uyandırdı ama zaten o tehlikeyi göze almış, dediginiz gibp oldukça provakatif ve başarılı :)
      Emzirmeyi reddettigini soyluyor. Sonra da ozellikle deformasyondan bahsediyor, ben birbirine bagladım o iki şeyi… Ama emzirmeyi reddetmesi de oldukça garip gelmedi degil…

      • Yazar emzirmek yerine biberonu tercih ediyordu sanırım. Elizabeth Badinter’in kitabında ise, yapılan araştırmalara göre, emzirmenin 60’lı yıllarda %20’lere kadar düştüğü yazıyor, emzirme kampanyalarıyla 80’lerde %60’lara çıkarılmış, bugün İsveç gibi ülkelerde ise %95’i bulmuş. Ne garip değil mi? Bana ilk okuduğumda çok şaşırtıcı gelmişti, tarihin başından beri bütün kadınlar emziriyordur gibi düşünüyormuşum meğer, bunu hiç sorgulamamışım. Meğer özellikle 60’larda, değil biberonla anne sütü vermek, mamaların anne sütünden daha besleyici olduğu, “bilimsel formüllerle” çocukları daha iyi beslemeyi sağladığı düşünülüyormuş. Bilhassa eğitimli kadınlar ciddi şekilde mamalara yönelmişler o yıllarda. Sonrası malum, annelere mama ödeneği vermek devletlere ağır gelince hoooop anne sütünü teşvik, çünkü bedava :) O yüzden o yıllarda emzirmeyi “reddeden” çok fazla anne varmış. Bugün durum biraz daha farklı, ama bugün de çocuğunu emzirmiyor diye annelere canavar muamelesi yapanlar var. Çocuk emmeyi kendisi reddetse bile hem de… Velhasılı, annelerin işi yine kolay değil, etraflarında hep birileri onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyip duruyor.

  • kitabın tamamına bakam fırsatım olmadı ama bence meselenin en sıkıntılı yanı, “umudu” kendi nefsimiz dışında başka bir can(lı) ile örgütleme ve yeniden üretme tercihi/çabası/fikri.

    12 eylül sonrasında binlerce devrimci çift toplumsal alandan geri çekilerek eve aileye sığındılar. çocuklar yaptılar. ortalık eylüllerle, denizlerle, barışlarla doldu. devrimci fikriyatla örgütlenemeyen, toplumsallaşamayan umut biyolojik yeniden üretime kanalize oldu. çocuk yapmak eğer eleştirelecekse, bu bir tür umudun ertelenmesi, devredilmesi, ötelenmesi halinden eleştirilebilir. ve tabii ki bu vücüda gelen cana dair algımız, irademiz, müdahalemiz.

    yeni can üflenen bedene, rahme düşen yumurtaya emanet olarak mı bakıyoruz, mülk olarak mı. çuncacık sabinin hayatı bizim elimizde mi O’nun mu, yoksa devletin mi. meseleyi buralardan yardırınca başka bir tablo çıkıyor. kanımca bu kısmı, ekonomipolitiğinden çok daha girift bir ahlaki-ontolojik tartışmaya davet etmede bizi.

    erkek aklımla edeceğim ükelalık bundan ibaret. rümeysaya da Allah kolaylık versin, analı-babalı büyütsün diye dua edelim şimdiden.

    • Proje-çocuk yetiştirme, yapılamamış devrimleri de bu sırta yuklemekle umut etmek arasında naif ve bir o ladar da ince bir çizgi oldugu kanısındayım.
      Ne olursa olsun, kimin cocugu olursa olsun yeni bir can, yeni bir umut. Bize ancak onları yetistirmenin başında olabilme yetkisi verilmiş.
      Allah razı olsun

  • Rümeysa Hanım,
    Allah hayırlısıyla evladınıza kavuşmayı ve anneliği nasip etsin size. Tamamına erdirsin, onunla tamamlanma yolculuğunuz güzel ve kolay geçsin inşaallah.

    Kitaba gelince, sizinde ifade ettiğiniz gibi ” yapmak ” kelimesini tümüyle red ederek başlayayım.
    Ben 40 değil 80 neden sayabilirim çocuk yapmamak için. “Bu dünya..” dan girip ” bu zaman..” dan çıkan mantıklı, geçerli pek çok sebep saymak mümkün.
    Ama sayabileceğim bütün maddeleri red etmemi sağlayacak tek bir sorum var?

    Peki yine de niye kadınlar anne olmak ister?

    Anlamsız ve sonucu belli bir savaş açılmış bu kitap ile. Duygu düşünceye karşı.Her zaman duygu kazanır. Kaybettiğini sandığımızda bile. Eğlenceli olmuş tabi red edişleri severim, neye sarılman gerektiğini düşünerek ve üstüne duyguna bir daha bakarak anlarsın.

    Devlet istiyor diye, ideolojiler diye, aile,bilemem kim için falan anne olan kaç kişi vardır bilmiyorum, annelik ve çocuk yetiştirmek üzerinden çok şeyler planladığı döndürüldüğü de malum.
    Yine de annelikten henüz koparamayışları ama buna çabalamaları da ilginç.

    Not.Her doğuran anne değildir, annelik bazen doğumla başalar bazen daha sonra, bazıları bir çocuğun değil insanlığın anneleri olabiliyor.

  • Bende iki cocuk annesiyim sanirim bu konuda söyliyecek şeylerim var :)
    Dünaya degisik sebeblerden dolayi cocuklar getiriyoruz saf ve tertemiz insanciklari sisteme adapte etmek baştan sona sekillendiriyoruz okuldan başlayip ideal tüketici nasil olunur ve tüketici olmak icin modern köle olmasi icin cabaliyoruz
    Kizim 8 yaşinda biraz ütopik olacak ama tek hayalimiz cocugu okuldan almayi evde severek eglenerek Minimum la nasil da güzel yaşanir bir böcegin bile ne kadar enteresan hareketler sergiledigini saatlerce dogada oynayabilmeyi cocugumla tekrardan unuttuklarimi ögrenmek ve onun merak ettigi herseyde elimden geldigi kadar yardim etmek istiyorum
    Cocuklarin dogasi aslinda cok özgür ve Özgür kalabilmeleri icin elimden geleni yapacagim

  • Yazıya “40 yaşında çocuksuz olunca söylediklerini yutarsın” minvalinde yorum yapanlar ilk paragrafı bile mi okumamış? :)

  • […] İkinci boyutunda ise bu yaptıklarımızın kamusal alana etkisi var bence. Mesela çocuk öfkesini rahatlıkla ifade edecek ve biz net bir şekilde karşısında durup, sakin bir şekilde onun sakinleşmesini bekleyeceğiz deniyor. Bu çocuk dediğin şey de her bir yerde öfke nöbeti, bağırma geçirebiliyor. Mesela bir Pazar sabahı sakince bir yere gitmişsiniz, herkes kafasını dinlemeye, bazı insanlar bir şeyler okumaya, çalışmaya çalışıyor. Çocuk başlıyor bağırmaya. Pardon da, bir anne olarak, cidden kimse o bağırtıyı çekmek zorunda değil. Ya da o ilk yazıdaki gibi banktan kalkmak ve sizin çocuğunuzun garip tepkilerini kabul etmek durumunda değil. Bunun tersi noktada uçakta çocuklu annelere işkence çektiren insan topluluğu var. Bunu da kastetmiyorum tabii ki. Ama annenin çocuğunu her şeyi yapacak şekilde “salacağı” bir tahayyülüm de yok ne yazık ki çocuk konusunda. Bazen yorgunluktan ve tembellikten yapıyor muyum, evet. Ama bu başkalarını yoruyorsa veya sıkıyorsa bence biraz dur demek gerekiyor. Çocuklu insanların rahatça gidebileceği, kendini iyi hissedeceği yerleri çoğaltmak zaten gerekiyor, elimiz kolumuz bağlı kara kara düşünüyoruz dışarı çıkarken. Ama bunun tersi noktada duran insanlara da alan açmak konusunda hassasiyetimiz olmalı derim ben. (Burada da No Kid yazım geldi aklıma, bu kitabı da inceleyebilirsiniz. (“No Kid?”) […]