REÇEL

“Yapamazsın” Dediklerinde

Konuk Yazar: E. Merve Korkmaz 
Görsel: Viggo Johansen

Yıllar evvel Londra’da dil okulundan bir arkadaşım National Portrait Gallery’ye gitmeyi teklif etmişti. Portre Galerisi? Sanatla pek bir ilgim yok, hele bilgim hiç yok. Şehri genelde yalnız gezdiğim için teklifi reddedesim de yok. Fakat sosyoloji lisans programından yeni mezun olduğum için  derinlemesine olmasa da Avrupa’daki toplumsal yapı hakkında biraz bilgim vardır, bu portreler de döneminin toplumsal hayatına dair bir şeyler barındırıyor olmalı diyerek gidiyorum. Grafiker arkadaşın elinde eskiz defteri, benim elimde not defteri… 

Portreler arasında ilerledikçe tahmin ettiğimden daha çok şey ‘görüyorum.’ Yüzyıllara göre değişen renkler, hatlar, kıyafetler, ifadeler ve portreleri tamamlayan pek çok imgeler, temsiller… Bende karşılık bulan anlamlarla sayfalar notlarla doluyor. Ulusal Portre Galerisi tarihî şahsiyetlerin portrelerinin sergilendiği bir sanat galerisi. Dolayısıyla aşina olacağım bir şeylerle karşılaşmayı beklemiyorum. Bu yüzden aldığım notlar benim için sürpriz. Ama yine de bu işi çok ilerletmiyorum ve sonradan pişman olacağım bir karar alarak, sürekli arkadaşların dilinde olan Tate Modern’e gitmiyorum. Tate Modern ise sanat tarihinde önemli kabul edilen çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği bir galeri. Çağdaş sanat benim kulağıma zaten pek hoş gelmezdi. Bir de bunun üzerine gezdiğim başka bir müzenin çağdaş sanat sergisinde bir sanatçının kendi kan damlacıklarından oluşturduğu büstünü- yani sanatçı kendi büstünü yaparken materyal olarak yine kendini kullanıyor- görünce, bu kadarına da yeter demiştim herhalde.

Sonrasında sanatla tekrar sosyal bilimler vesilesiyle karşılaştım. Bir yüksek lisans dersimde klasik resimle ideolojileri konuşuyor, bir diğerinde popüler sanattan, Banksy’den bahsediyorduk. Protest bir sokak sanatçısı olan Banksy popüler sanat, sanat piyasası, aktivizm üçgeninde sanatın toplumsal açıdan ilgi çekici yönleri üzerine düşünebilmeme sebep olmuştu. Mesela kimliğini saklayan bu sanatçının en son ‘eylemlerinden’ birisi, bir müzayedede satışı gerçekleşen tablosunun aynı anda kendi kendini imha etmesiydi. Sanattan hala ‘anlamıyordum’ ama topluma bakan yönü hakkında çeşitli bağlantılar kurulabileceğini öğrenmek benim için yeniydi. Artık çocukça bir heyecanla sanata dair şeylerle ilgilenmeye başlamıştım. Sanatla olan ilişkimin tamamını, tüm karşılaşmalarımı tek tek anlatmayacağım ama burada bahsettiğim yabancılaşma ve yakınlaşma anlarının aslında neyle ilgili olabileceğini fark etmeme vesile olacak bir şeyler gördüm.

TRT-2 kanalında geleneksel sanatları yeni/modern bir şekilde yorumlayıp uygulayan sanatçılara yer veren Muasır isimli bir program var. Program sanatçının hangi sanat dalında eser verdiği, sanatını geleneksel ve/ya modern sanat içerisinde nerede ve nasıl konumlandırdığı gibi bölümlerden önce programa sanatçıların kendi hikâyelerini anlatmaları ile başlanıyor. Kısaca çocukluktan, aileden, yetiştikleri çevreden ve tüm bunların sanatçı olmakla ya da şimdi eser verdikleri sanat dallarıyla ilişkisini, etkilerini, izlerini anlatıyorlar. Hepsinin o kadar farkı hikâyesi var ki… Onları dinlerken, evet, ben de şimdi yaşıyor olduğum ‘sanattan anlamayış’a dair
çocukluğumda bir şeyler buldum. 

Küçüklüğümde resim yapmanın benim için önemli bir yeri vardı. Vasat geçen öğrenciliğimde bir tek resim dersinde kendimi özgüvenli hissettiğimi hatırlıyorum. Ailede mektepli olan olmasa da genel olarak resim/çizim yeteneği olanlar var, o yüzden kendimde de olduğunu düşünüyordum. Hatta bir vesileyle resmimi görmüş olan bir Güzel Sanatlar hocası tarafından heyecanla takdir edildiğimi öğrenmiştim. O halde ben bu işi yapardım, çok yüreklenmiştim. Çok sevdiğim, o yaşlarda muhtemelen rol model olarak kabul ettiğim, teyzemin Güzel Sanatlar Fakültesi yetenek sınavlarına hazırlandığı dönemde ve sonrasında fakülteyi kazanamayıp yüksek okulda devam eden eğitim hayatında yaptığı tüm çizimlere, karakalemlere hayranlıkla bakıyorum. Ben de resimle ilgili bir bölüm okuyacağım! Bu hayalimi teyzemle paylaştığımda kısa ve net bir cevap veriyor: Hayır olmaz. Senin ailene uygun değil…

Uygun olmayanın ne olduğunu biliyorum, mesela nü resim çizmek de bu eğitimin bir parçası olacak. Zamanı tam hatırlamıyorum, bu konuşma 9-10 yaşlarımdayken geçtiyse, birkaç sene sonra örtünmüştüm. Ama evet, aileme ‘uygun’ bir hayat sürdürmek konusunda bir tereddütüm yoktu ve büyüklerimin sözünü her zaman dinlediğim gibi, o zaman da teyzemi dinliyorum. Uygunluk meselesini, sanatın çeşitlerini/imkânlarını hiç sorgulamıyorum ve resim/sanat defterini kapatıyorum. Böylelikle, o zamandan itibaren geriye sevdiğim bir tek kitap okumak kalıyordu.

Elbette bunları, böyle böyle olmasaydı belki bir sanatçı olabilirdim demek için anlatmadım. Nihayetinde gerçekten bir yeteneğimin olup olmadığı meçhul. Şu anki hâlimden, yaptıklarımdan memnunum. Sanatı sanat sosyolojisi çerçevesinde incelemek, bu yazıya konu olan şeylerden örnek vermek gerekirse; sanatçı olabilmeyi etkileyen toplumsal koşulları ya da, benimki gibi, küçük hikâye ile toplumun büyük büyük yapıları arasında olan bitenleri anlamaya çalışmak benim için mutluluk sebebi. Doktorayı bitirebilirsem, tıpkı hobi olarak resim yapmak gibi, hobi olarak sanat sosyolojisi çalışmak isterim. 

Gündelik hayatımıza geri dönecek olursak, şimdi size soruyorum, özellikle örtülü kadınların ‘yapıp yapmaması gerekenleri’ ne belirliyor dersiniz? Zihinlere dindarlık ile sanat arasına uçurum koyan nedir? Teyze ve yeğen arasında böyle bir diyaloğun geçtiği 90’lı yılların sonlarıyla 2020 arasında çok şey değişti. Fakat sorular ve cevaplarda değişmeyen bir şeyler var. Son yıllarda başörtülü sporcuları görünce yine çok sevdiğim basketbol oynamayı örtününce bıraktığımı hatırlamıştım. Sizce belli kıyafet kurallarını gerektiren sporları örtülüler de yapabilirler mi? Peki ya, bu soru gerçekten sorulabilir mi? Kime sorulur? Kim kendi dışındaki özneler hakkında, onlara rağmen konuşur, fikir beyan eder, onlar da buna göre mi karar verir? Kararlarımız ‘onları’ ya da ‘bizleri’ (örtülülere dahil olmadan ya da olarak) bağlamalı mı?

Reçel’de bu meseleyle ilgili sıkıntılarını dile getiren özellikle müzisyen kadınların yazılarını hatırlıyorum. Eminim çeşitli alanlarda benzer sorunları yaşayan pek çok kadın vardır. Peki ‘içeriden’ ya da ‘dışarıdan’ sürekli yorumlanan tercihlerimizin, hayat tarzımızın ne kadarı bize ait? Benim bu sorulara belirli cevaplarım yok. Hem soruların anlamına hem de sormanın anlamlılığına zaten dikkat çekiyorum, o yüzden soruları kaldırıp atalım da demek istemiyorum. Nihayetinde içinde bulunduğumuz
sürekli değişim hali bu sorularla kaim. Herkesin anlamlı sorular sormasını bekleyemeyiz belki de, ama kesin cevaplardan kaçınmak hem konuşanlar hem de konuşulanlar için daha iyi olacak gibi.

Konuk Yazar

1 Yorum

  • Son cümle bu konudaki tartışmaların sonucu olabilecek bir cümle. Kesin cevaplardan kaçınmak hem konuşanlar hem de konuşulanlar için daha iyi olacak gibi. Bayıldım. Bu cümlenin bile kesinlik içermemesine:))