REÇEL

Kadın Cinayetlerinin Sorumlusu Diziler midir?

Feyza Akınerdem, Nükhet Sirman

“Öyle bir hikâye yazalım ki insanların kadına şiddeti görmezden gelmek için hiçbir bahanesi kalmasın”. 

2018’deki Altın Kelebek Ödül töreninde en iyi senaryo ödülü alan Sen Anlat Karadeniz dizisi senaristleri ödül konuşmalarına bu sözlerle başlamışlardı. Aynı sezonda 13 farklı dizi de kadına yönelik cinsel şiddet temasıyla sezona girdi. Ödül töreni olduğu saatlerde sosyal medyada bu dizinin ödül almasına sevinen fanlar kadar tepki gösterenler de olmuştu. Zira dizi şiddetin çok sert bir temsiliyle başlamış ve bu ilk bölümde gösterdiği “canavar erkek” karakterinin şiddetini dizi boyunca devam ettirerek esas kadına da zorlu bir mücadele yolu çizmişti. 

Geçtiğimiz hafta Emine Bulut’un boşandığı erkek tarafından katledilmesi sonrası toplumun her kesiminden yükselen acı ve öfke dolu tepkilerden medya da nasibini aldı. Kadınları öldürülebilir kılan etken olarak şiddet ve cinayet vakalarının işlendiği gündüz kuşağı televizyonu ve akşam kuşağında çokça izlenen yerli dizilere işaret edildi/dikkat çekildi. Bu acı ve öfkeyi daha önce Özgecan Aslan ve Münevver Karabulut cinayetlerinde de görmüştük.  Söz konusu vakalarda faile yöneltilen öfkenin kısa sürdüğünü ama en önemlisi bu öfkenin elle tutulur ve kolay erişilebilir bir suçlu aramaya yöneldiğini biliyoruz. Failin psikopatlığı, kötü yetiştirilmiş olması, bazı çevreler tarafındansa aile koruma yasası ve hatta kadınların ‘haddinden fazla özgürleşmesi’ kadınların katlinin nedeni olarak öne sürülürken toplumsal bir neden olarak da televizyon işaret edildi. Sosyal medyadaysa dizilerden kareler paylaşılarak dizilerin şiddeti körüklediği iddiası daha da yükseltildi. Devlet yetkilileri de ilk günden itibaren medyayı suçlayıcı açıklamalar yaptılar. 

Ancak diziler üzerine yapılan çalışmalardan biliyoruz ki dizilerin toplumsal etkisi böyle doğrudan şiddetin anlık temsiline bakarak anlaşılacak bir mesele değil. Herkesin işaret ettiği, rahatsız olduğu, şiddeti arttırdığını söylediği “olağan şüpheli” sahneler, tam da herkes rahatsız olduğu için belki de şiddet öğretmiyor. Kimse kötü ruhlu canavarla özdeşleşmek istemiyor, aksine, şiddete uğrayan kadına ve çocuğa merhamet ederken kötü adamı lanetliyor. Türkiye’de kötü karakterleri canlandıran oyuncuların sokakta yürürken halkın tepkisine maruz kalması Yeşilçam’dan beri istihza ile bahsedilen bir gerçeklik. O hâlde dizilerin hayatımızda neyi etkilediğini biraz daha yakından bakarak, ilk bakışta görülmeyeni görerek, uzun soluklu düşünmek elzem. 

Aslında hiç bir dizi bu şiddeti olumlamıyor.  Şiddet toplumsal normları bozan bir sorun olarak resmediliyor ve diziler bu şiddetten kurtulma biçimleri öneriyor. Dizinin sonunda şiddetin kaynağı ortadan kaldırıldığında şiddet bitmiş, yeniden düzen kurulmuş oluyor. O hâlde dizilerde şiddetle ilgili hiçbir problem yok mu? Var tabii ki. Esas problem normali belirleyen ve düzeni kuran normlarda. 

Kurtarıcı Erkekler:

Dizileri suçlayan yorumlar genelde sansasyonel etkisi olan tek bir sahneden yola çıktıkları için dizinin gösterdiği şiddet hakkında nasıl bir değerlendirme yaptığı göz ardı ediliyor.  Dizi formatı bir hikayeden oluştuğu için arka arkaya gelen sahnelerin bu şiddeti nasıl açıkladığına ve ne gibi bir kurtuluş yolu önerdiğine bakmak gerekir.  

Dizilerde kadınlar bazen aşkla bazen de şefkatle yaklaşan iyi erkekler olmadan kolay kolay şiddetten kurtulamıyorlar. Bir erkeğin elinden tutmadan kurtulma ihtimali kısmen Fatmagül’ün Suçu Ne dizisindeki “Mor Çatı” göndermesiyle gündeme gelmişti. Avlu dizisinde de cezaevindeki kadınların ölmemek için öldürdüklerini anlattıkları hikâyeleri var.  Onun dışında kadınların kendilerini kurtardıkları pek olmuyor, kurtarsalar bile sonları pek iyi olmuyor. Nitekim Avlu’daki kadınlar ağır hapis cezalarına çarptırılmış kadınlar.  İyi hâl indirimi onlara uygulanmamış. Yani kadınlar sadece toplumsal normlara uyan, kadınların sadece erkeklerden medet umabileceklerini anlatan hikâyelerde mutlu sona erebiliyorlar.  Başka bir deyişle, diziler buna niyet etmese bile bize, toplumun değerlerine uymayanların cezalandırılacağını ya da seslerinin hiç duyulmayacağını öğretebiliyor. 

Ağır hapis cezasına çarptırılmış kadınlar. Avlu

Bahsettiğimiz öfkeden nasibini en çok alan Sen Anlat Karadeniz dizisi canavar ruhlu bir erkeğin eline düşmüş bir kadının ve kurtulmak için elele tutuştuğu “sert ve mert” erkeğin hikâyesi anlatılıyordu.  Dizi bir yandan güçlünün güçsüze gösterdiği şiddeti ifşa ediyor diğer yandan bu canavarlığı yapan erkeğin lanetlenmesi için elinden geleni yapıyordu. Ancak bunu yaparken bu konulardan anlayanlara başvurmadığı için ve Türkiye’deki kadın/erkek kodlarını gerçekten de eleştirmeyi göze al(a)madığı için önemli hatalara düşüyordu.  Yani “normal”le uğraşmıyordu. Aksine dizideki canavar erkek o kadar canavardı ki kimse gündelik hayatta böyle bir adamla karşılaşacağını düşünemez hâle geliyordu. Yani adam adamlığını kaybetmiş, sadece canavarlığı ile görünür olmuştu. Bu canavar kötü temsili genel olarak erkek şiddetini toplumsal olmaktan çıkarıp bireysel, psikolojik bir durum hâline getiriyor. 

Sen Anlat Karadeniz dizisinde pek çok dizide olduğu gibi, kötünün neden kötü olduğu açıklanırken psikolojik bir çerçeve kullanıldı ve eril canavarlık babanın da bir canavar olmasına bağlandı. Ancak canavar babanın atalarına nedense pek girilmedi. Yani şiddet toplumsal bir bağlamdan koparıldı. Bu tekil canavar hattı karşısında bir de “iyi” erkek figürü tedavüle sokuldu ki tüm erkekler karalanmasın. Özetle bu bir erkeklik kültürü olmaktan çıkarılsın. Dizide, esas oğlan mert ama sert bir karadeniz uşağı idi.  Bizim vurguladığımız “normal”in kurulduğu yer tam da bu sertlik ve mertliğin ayarladığı şiddet dozu. Dizinin ilk bölümünde kadının parmaklarının kırılması tam da senaristlerin istediği gibi hiçbirimizin rahatsız olmadan izleyemeyeceği bir erkek şiddetiydi, ancak kurtarıcının aynı kadını sürekli kolundan tutup çekerek bir yerlere götürüyor olması sertliğinin ve mertliğinin göstergesiydi. Kadına işkence etmeyi varlığının anlamı yapmış olan ve erkeğe karşı kadını kurtarmayı hayatının anlamı yapmış bir erkekle karşı karşıyaydık. Dolayısıyla erkekliğin ne derecede sert olacağı belirlenirken, yola gelebilecek şiddetle gelmeyecek şiddet arasında da bir sınır çiziliyordu. Biri cezalandırılması gereken bir canavarken diğerinin sertliği kadının kararlılığı karşısında terbiye oluyor, kadının inatçılığı da mert bir sevgiyle yumuşatılıyordu. Böylece masalsı bir aşk bir yandan da kendi kahramanlarını “normal”in sınırlarına çekiyordu. 

Nefes ve kurtarıcısı Tahir. Sen Anlat Karadeniz

Aşkından Öl(dür)mek: 

Bir diğer sorun ise, Sen Anlat Karadeniz dizisinde bizzat kadının ismiyle (Nefes) temsil edildiği gibi aşkın hep bir ölüm kalım meselesi olarak kalmasıydı. Sert ve mert erkek Tahir Nefes’e “nefesim” derken, Nefes olmadan öleceğini ifade ediyordu. Yani aslında sorun aşkın hiçbir zaman çeşitli dinamikleri olan bir ilişki olarak yaşanmaması, değişememesi, dönüşememesi, tarafların kendine ait bir oda isteyememesindeydi belki de. Örneğin “Uzak dur” diyen kadının aslında “kal” diyor olduğunun ima edilmesi. Sadece Sen Anlat Karadeniz’de değil, genel olarak yerli dizilerde, belki eş zamanlı olarak izlediğimiz Avrupalı-Amerikalı dizilerden farklı olarak, sürekli dış tehditle sınanan aşk, hiçbir zaman kadın ve erkeğe başka bir yola yürüme imkânı vermez. Yolun sonu uçurumdur, aşkın çıkışında ölüm vardır ve tam da bu yüzden iki sevgili birbirine daha da çok bağlanır. “Kendime biraz alan istiyorum, “biraz ara verelim, “bir süre aynı evde yaşamayalım” repliklerini yerli bir dizide – gerçek hayatta olduğu gibi – duymak neredeyse imkânsızdır. Aşkın olduğu yerde kaçınılmaz olarak şiddet ve ölüm varken, bir ilişkinin tamamen kendi dinamikleri içinde nasıl ihtimaller barındırdığı hiçbir zaman tartışmaya açılamaz. 

Genel olarak yerli dizilerde aşk hep ölüm kalım sınırında yaşanır. “Kavuşamazsam ölürüm”,  “Terkedersen ölürüm”… Aşkın kendi dinamikleri olan bir ilişki olarak anlatılma çabası Poyraz Karayel dizisinde biraz göze çarpıyordu. Yine de hikâye bir hayat-memat meselesi olduğu için Poyraz ve Ayşegül de aşklarını ölüm sınırında yaşadılar. Ters köşelerin kahramanı Poyraz da Ayşegül’e “senin için ölmedim mi? diyordu. 

Dizilerdeki bu abartılı duygular doğrudan şiddeti körüklemese de, toplumsal normlarla birleşince, ayrılmanın hayal edilemediği bir toplumsal tahayyülün yaşamasına katkıda bulunuyor. Eninde sonunda “beni sevmezsen, beni terkedersen seni öldürürüm” biçiminde yaşama geçiriliyor. Gerçek hayatta erkekler aşkın romantik tarafına çok yatırım yapmasalar da bu ölüm-kalım sınırını hep kadınların ölüm tarafında kaldığı bir şekilde şiddetle var ediyorlar. Dizilerin sorgulanamaz yasası aşksa, toplumsal hayatın da sorgulanamaz bir toplumsal cinsiyet yasası var ve bu yasayı çiğnemenin cezası sadece ölüm olabiliyor.  Yani “ölümüne sevmek” lafı dizilerde de gerçek yaşamda da mecaz anlamını çoktan yitirmiş. Her iki durumda da ölüm kaçınılmaz oluyor.

Nitekim dizilerde de, gerçek hayatta da ölenler genelde kadınlar. Erkekler ne kadar âşık olurlarsa olsun bir türlü ölmüyorlar.  Poyraz Karayel gibi bu kodları sorgulayan bir dizide bile sonunda kadın başka bir kadın (ve kaynana olan bir anne) tarafından öldürüldü, esas oğlan Poyraz ise akıl hastanesine yattı. Yani kadınların ölümü erkeklerin cezası olurken, aşk en fazla erkekleri delirtebiliyor.  Bunu da zaten her kadın öldüren erkeğin mahkemede yaptığı savunmada görüyoruz: “Kendime hâkim olamadım hâkim bey!”

Ayşegül öldürüldü, Poyraz akıl hastanesine yattı. Poyraz Karayel

Aşk Nasıl Yaşanır? 

Dizilerin açtığı ilişki ihtimalleri az olunca, aşkın nasıl yaşanacağı da klişelere boğulur. Eğer adam kıskanmazsa gerçekten sevmiyordur; evlilik teklifi mutlaka alengirli ve planlanmıştır, tek taş almazsa ve alnın çatından öpmezse olmaz. Kadın dediğin de beyaz gelinlik hayal etmeli, romantizm sevmeli ve adamdan romantik jestler beklemeli.  Dolayısıyla diziler hayatın ve ölümün sınırlarını çizerken, bu ikisi arasında yaşanan annelik, babalık, evlilik, komşuluk, akrabalık gibi gündelik hayatı kuran türlü ilişkilerin içeriğine dair hazır reçetelerin yaygınlaşmasına yardım eder. Bu da “normal”in belirlenerek “anormal”in cezalandırılabilir olmasını sağlayan etkenlerden biri olabilir diye düşünüyoruz. 

Kadın dayanışması yaşatır: 

Öte yandan bu dizilerin bir kısmında senaristler kadınların güçlenmesine alan açıyorlar. Bunu görmezden gelmek dizilere haksızlık olur. Sen Anlat Karadeniz yukarıda bahsettiğimiz birçok problemiyle birlikte kadınların birbirleriyle dayanışarak güçlenme ve hayatla baş etme stratejilerini de anlatıyor. Ancak Nefes ve diğer kadınların birbirleriyle dayanışarak kurduğu yemek şirketi Nefes’in kırılan parmakları kadar gündem olmadı. Kadın dizisinde Bahar’ı düştüğü yerden kaldıran kadınlar da toplumsal olarak güçsüz olan pavyon kadını Ceyda ve boşanmış bir kadın olan Yeliz’di. Merhamet’te sınıf arkadaşı iki kadın birbirlerini kardeş ilân ederken, Deniz, “Irmak biyolojik kardeşim, Narin benim seçtiğim kardeşim” demişti.  Bu dayanışmayla iki kadın hayata tutunup güçlendiler. Ya da Hayat Şarkısı’ndaki iki elti hikâyesinde olduğu gibi bazen dizilerde kadınlar erkek egemenliğinin kodları içinde rekabet ederlerken hikâye geliştikçe hem dayanışıyor hem de güçleniyorlar. Yani diziler eleştirilirken sadece erkek şiddeti ve kadın mağduriyeti ön plana çıktıkça, kadın dayanışmasının gücü görmezden geliniyor. Halbuki bu dizileri ağırlıklı olarak biz kadınlar izliyorsak peşine düştüğümüz kadın hikâyeleri elbette var ve kötüye karşı öfkemizi korurken o kadınların yanında durmayı, onların güçlenmesini izlemeyi seviyoruz.

Kadın dayanışması yaşatır. Sen Anlat Karadeniz

Özetle dizileri suçlamak kolay. Yasaklarsın olur biter. Zor olan ve hatta istenmeyense dizilerin bazen içine yerleştiği bazen de ucundan kıyısından da olsa sorguladığı erkek egemen kodları ve dizilerde erkek şiddetinin sarsılmaz meşruiyetine karşın kadınların meşru müdafaasının bile cezalandırılmasını tartışmaya açmak.

Kadın dayanışması yaşatır. Kadın

Feyza |REÇEL

1 Yorum

  • Biraz tavuk mu yumurtadan çıkar sorusu gibi olacak ama acaba dizilerdeki cinsiyet ve cinsiyet rollerine yönelik tek tipleştirmeler mi toplumun algısını şekillendiriyor yoksa toplumda halihazırda baskın durumdaki kabul edişlere dayanarak mı bunlar medyada gösteriliyor? Yazının sonunda, bu soruya ikincisinden yana bir cevap verildiğini düşünüyorum.

    Çözüm “kadınların meşru müdafaasının bile cezalandırılmasını tartışmaya açmak”tan ziyade daha küçük ölçekli olabilir. Bu dizileri şiddete eğilimli erkeklerden ziyade kadınların izlediğini biliyoruz. Dizilerdeki gösterimleri ve etkilerini tartışırken bile aslında şiddete maruz kalan kadının bakış açısı üzerinden yol almamız bana oldukça tek boyutlu geliyor. Her kadına şiddet olgusunda kadının eğitilmesi konusu vurgulanıyor. Mağdurluktan kurtulmak bile kadının görevi ve çabası dahilinde mi mümkün? Acaba şiddete eğilimli/şiddet uygulayan erkek ne izliyor? Şiddeti hangi nedenlerle meşrulaştırıyor?

    Ölçeği daha da küçültmek gerekirse, siz hemen yanı başınızdaki erkeği nasıl eğitiyorsunuz? Tüm bu akademik dilden sıyrılıp, enişteniz/amcanız/erkek kardeşinizin medyada, sokakta, ailenizdeki herhangi bir kadınla ilgili -öncelikle- dilini değiştirmek için ne yapıyorsunuz? Türk toplumu olarak kocaman kocaman adımlar atmadan, meydanlarda zaten kendimiz gibi insanlara sesimizi duyurmadan, aynı sanal ve fiziki ortamlarda zaten bizimle tıpatıp aynı düşünen, kadın sorununa hassas insanlarla sorunları masaya yatırmadan evvel mahallemizin bıçkın delikanlılarına (!) ana-bacı edebiyatının neden yanlış olduğunu anlatmamız gerek. Apartman yöneticisi emekli, muhafazakar amcaya, binaya geç saatte giren genç kızı takip etmesine gerek olmadığını anlatmamız gerek.