REÇEL

İstanbul Sözleşmesi Vs. Çürümüş Aile Kurumunun Yılmaz Savunucuları

Siz bu aile yapısınını “korumak” için emek emek işlediniz, o örgülerden hiç su sızmazdı da mankurtlar mı saldırdı aile yapınıza? Size söyleyeyim aile yapısının korunmasına ihtiyacı yok çünkü zaten sizin olmayan bir şeyi koruyamazsınız.

Konuk Yazar: Ayşegül

Ön Bilgi:İstanbul Sözleşmesi, Anayasa’nın m. 90/5’e göre KANUN hükmündedir. Sözleşme, 2011 yılında Türkiye tarafından hiçbir baskı, tehdit ve cebir unsuru olmaksızın, çoğu AKPli milletvekilleri tarafından AŞKla ve ŞEVKle (Türkiye’nin sözleşmeyi imzalayan ilk ülke olduğu düşünülecek olursa) imzalanmıştır.

Bu yazıya nerden başlasam bilemiyorum ama direkt başlayayım en iyisi. Her şey 4 Haziran 2019 tarihinde başlıyor. R.Tayyip Erdoğan’ın Haliç Kongre Merkezi’nde STK’larla bir araya geldiği toplantıda Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin bağlayıcı olmadığını savunarak “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projeleri’ne karşı oluşan “rahatsızlığı” anladığını söylemesi üzere bir Kadem yetkilisi söz almak istediğinde seyirciler tarafından yuhalanıyor.

Bununla da kalmayıp Twitter üzerinden dolaşıma sürülen haberlerle Kadem ve İstanbul sözleşmesi hedef alınıyor. Ardından Yusuf Kaplan’ın Kadem’in kapatılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin Soros projesi olduğu, Kadem’i Soros tarafından fonlandıklarına dair bir sürü iddia ve karalama da işin içine giriyor. Bunun yanı sıra Twitter’da Mağdur Babalar Derneği ve aile savunucuları adı altındaki oluşumlar, İstanbul sözleşmesinin 1-Türk aile yapısına zarar verdiği, 2-boşanmayı arttırdığı, 3-evlilik oranlarını azalttığı, 4-eşcinselliği savunduğuna dair iddialar ortaya atıyor.

Bu yazıda bu maddelerin hepsini ciddi ciddi ele alıp incelemeyi planlamıştım.  Ama bir sözleşme nelere kadirmiş Ya Rabbim demekten kendimi alamıyorum. Tamam biliyorum Twitter yalan haberlerin dolaşımı haline gelen bir platforma dönüştü. Ve bu haberleri dolaşıma sokan kişilerin varlığı da açık. Kullanıcılardan gelen ilk tepkiler o kadar önemli ki. Haberi yayarken cımbızlayarak kullandığınız bir kelime kişinin bam teline basan bir şeyler olsun yeter. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın dayanılmaz hafifliği yurdum insanını öyle bir ele geçirir ve bir şeye ya da bir kişiye hunharca saldırmanın, linç etmenin yolu böylece açılmış olur.

İstanbul sözleşmesi nedir? Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesine dair Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası bir sözleşme ve yasadır. Sözleşme, internette dolaşımda. Ben burada sözleşmeden bahsedip laf kalabalığı yapmak istemiyorum. İsteyen açar okur. Linki de bırakıyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum ki. Sözleşme çok geniş kapsamlı ve şiddete uğrayanın kimliğine, statüsüne, hukuki durumuna, cinsel yönelimine, evli ya da bekar olmasına, evlilik içi ya da evlilik dışı ilişki yaşamasına, namus, töre, gelenek, toplumsal cinsiyet gibi saiklerle şiddetin gerçekleşmesine bakmadan kadına yönelik şiddeti önlemeyi vurguluyor. Bir sözleşme daha ne kadar harika olabilir ki?

Tabi parsel parsel ayrılmış, tarafgirliğin dibine vurmuş bir ülkede bu kadar tarafsız bir şekilde şiddeti önlemeyi öğütlemesi, yurdum insanına fazla mı geldi? Şiddetin bile AMAsı var. AMA NE? Bu tarz bir konuda bile birlik olamıyor muyuz? Kadınlar şiddet gördükleri erkeklerle birlikte mi yaşamalı? Herkes bilir ki kız çocuğu anneyi, erkek çocuğu babanın davranışlarını örnek alır. Annenin şiddeti önlemeye gücü yetmediği için(!) öğrenilmiş çaresizliği içselleştirmiş kız çocukları ve sokakta, okulda ev içinde şiddet eğilimi gösteren erkek çocukları şiddeti önlememenin sonuçlarından birkaçıdır. 

İstanbul Sözleşmesi’ne karşıt olanların en çok vurgulanan argümanı, sözleşmenin ‘Türk’ aile yapısına zarar verdiği konusu. Bu konuda Yusuf Kaplan’ın bir yazısını alıntılamak istiyorum. İstanbul Sözleşmesi hakkında; Dünyada en sağlam, en güçlü aile ve toplum yapısına sahip bir ülkeyi çökertmenin, genç nesillerini körleştirmenin, hedonist, nihilist, ruhsuz insanaltı varlıklara dönüştürerek köleleştirmenin, içerden teslim almanın en sinsi yolu bu!  Kaplan, yazısında tarihten örnekler vermiş. Aile yapısının bu sözleşmeyle Batılılaştırıldığından gem vurmuş. Aile yapısının ne durumda olduğunu görmek için tarihin tozlu sayfalarına başvurmasına gerek yok. Durum gayet açık.

İstanbul sözleşmesine karşı aile yapısını “korumaya” çalışanlar tam olarak neyi savunuyor? Gümüş tepsilerde sunulması gereken harikulade bir aile yapılanmamız mı var? Evliliğin o meşhum gül bahçelerinden bir bahçe zamanları biter. Ardından evlilik otomatlaşmaya başlar ve kadın artık mutfak robotu haline gelir. Erkek de evi otel olarak kullanmanın ötesine geçemez. Aile yapısını savunanlar en son ne zaman kardeşleriyle bir araya gelip 2-3 saat sohbet ettiler? En son ne zaman yeğenlerini parka götürdüler ya da onların kalplerine girebilmek için çabaladılar? Miras kavgası, pardon bölüşümünden sağ çıkabilen bir aile var mı? Adaletli ve çoğunluğun gönlünü hoş etmesini bilen bir anne baba oldunuz mu? Kavga çıkmasın diye sözünüzü yuttunuz mu? Çocuğunuzla karşılıklı hakları ve değerlerini göz ardı etmeden bir İLİŞKİ kurabilmek için emek verdiniz mi? Sahi mutfakta eşinizle ne kadar vakit harcadınız? Sofrada bir yemek için kaç kere ahkam kestiniz? Aslında bu yemek öyle değil böyle daha güzel olur dediniz mi? Çünkü yemek yapmak bilgi ve deneyime değil sizin ön kabullerinize dayanır değil mi? Siz bu aile yapısınını “korumak” için emek emek işlediniz, o örgülerden hiç su sızmazdı da mankurtlar mı saldırdı aile yapınıza? Size söyleyeyim aile yapısının korunmasına ihtiyacı yok çünkü zaten sizin olmayan bir şeyi koruyamazsınız. Tüik verilerine göre kadınların en yüksek boşanma nedeni %61 ilesorumsuz ve ilgisiz davranmaBak daha şiddete gelinmedi bile. Türkiye’de aile için en çok emek harcayan kadınlardır. Erkekler de biraz emek harcasaymış abad olurduk.

Şuna da değinmeden edemeyeceğim. Yusuf Kaplan gibilere gelsin. Türkiye’de kadınlar daha çok haklarını savunacak, eğitimde, iş yerinde sokakta daha çok yer alacak ve alıyorlar da. Erkekler ve kadınlar da adil, karşı tarafın haklarını çiğnemeden, ego savaşına girmeden uzlaşmanın bir yolunu bularak evliliklerini devam ettirecekler. Madem ailenizi çok seviyorsunuz azıcık siz de emek harcayın da görelim çocuk bakımını, sevgisini anaya bırakan babalar, ev işlerini elini sürmeyen erkekler. Eşine sevgi değil, katlanma payesi güden evliliklerden azıcık öteye gidelim.

Bu yazıyı nasıl bitireceğim bilmiyorum. Ancak sözü şu şekilde bağlamak istiyorum. Yurdum insanı depremde, savaşta ya da felaketlerde bir araya gelmesini, din, dil, millet ayrımı göstermeden birbirine yardım etmesini çok iyi bilir ancak o felaketler geçiverdiğinde namluları birbirine doğrultur. Bunu Emine Bulut’un cinayetinde daha açık bir şekilde gördük. Ünlü ünsüz birçok kimsel Emine Bulut’un kızının geleceğini sağlama almak için seferber oldular. Kadın cinayetleri yıllardan beri artarak devam ediyor. Biz planlı ve sistemli bir mücadele gütmediğimiz ve yeterince tepki göstermediğimiz sürece devam edicek de. Ancak Emine Bulut’un cinayeti o kadar trajik bir şekilde gerçekleşti ki hepisimizin yüreğini dağladı. Daha fazla yara almamak için köstek olmayın destek olun. Lütfen. 

Konuk Yazar

2 yorum

  • Keşke kadına şiddeti engellemenin yolu olarak aileye ve eşlerinize sövmeseydiniz. Sövmek yerine yapıcı cümlelerde bulunsaydınız da birileri gerçekten bu iş için kafa patlatmış da bizlere çözüm sunuyor deseydik. Sizi rahatsız eden şeyin aileyi savunanlardan başkası olmadığını görüyorum zira eleştirdiğiniz twitlerde ailenin korunmasından bahsedilmiş, kadına şiddete desteği içeren bir ifade kullanılmamış. Ailenin korunmak istenmesinin sebebi de cinsiyet eşitliği adı altında kadının ve erkeğin kendine has harika özelliklerinin yok edilmesine yönelik çalışmalar yapılması. Bir diğeri de direk lgbti ile alakalı bir madde bulunmamasına rağmen her maddede neredeyse geçen “cinsel yönelim” ve “eşcinsel kadın”a yönelik şiddet ifadeleri kullanılarak bunlara destek verilmesi. Bu ifadelerin bulunması ve cinsel yönelim, cinsiyet eşitliği desteği ile bahsettiğim gibi kadının ve erkeğin kendine has özelliklerini haliyle aile kurumunu ve soy devamını tehdit eden bu durumların kabul edilmiş olmasıdır.