REÇEL

Evde Kalalım ama Hayat Eve Sığmasın

Evden çıkmak aslında bizi evin içerisinde kurulan iktidarlardan, babalarımızdan, kocalarımızdan dışarıda bir özgür alan tanıyordu. Biz en azından orada, birlikte kurduğumuz güvenli alanda heyecanlarımızı, değiştirmek istediklerimizi konuşabiliyor, birlikte hayaller kurabiliyorduk.

Yazar: Rümeysa

#Evdekal çağrıları başladığından, bir de üstüne “Hayat Eve Sığar” logolu videolar her yeri sardıktan, biz de eve yerimizi sabitledikten sonra sürekli “Ev Denen Kara Delik” yazım geldi aklıma. Çocuktan sonra zorunlu olarak bu evde kalma meselesini yaşamış, evde kalmayla böyle burun buruna gelince hayattaki birçok kararımı gözden geçirmek durumunda kalmıştım. Öncesinde, koskoca bilgisayar mühendisliğinden mezun olup üstüne müzisyen olmaya çalışma sürecim, parça başı işlerle geçinme ve “haneme katkı” çabam ve bunun üzerinden kadınlığıma referansla yaşadığım baskılar bana “Ayakları Üstünde Durmama Hakkı” yazısını yazdırmıştı halbuki. Oradaki şu minik ev güzellemesinin sonrasında beni bir kara delik gibi içine çekeceğini, oradan kurtuluşun yeni mücadelem olacağını o yaşlarımda bilemezdim: “Sonuç: Evimde kendi sevdiğim işlerle uğraşıyorum. İstediğim kadar iş alıyorum, istemezsem yatıyorum. Ve huzurlu hissediyorum çok büyük oranda.” 

Sonra işte o hayat o eve sığmadı. Evde yaptıklarım yetmedi. Zaman içerisinde ev koskoca bir kara deliğe dönüştü, ben dışarı çıkamaz, hiçbir şeye güç bulamaz oldum. O gün bugün o kara deliği unutmamak konusunda kendime söz vermiştim. O yüzden bana birileri “Evde kal” deyince başka başka travmalarım canlanıyor. Halbuki “Evde oturup bulaşık mı yıkayacağız” diyen amcanın böyle travmaları yok. Belki de hayatında kesintisiz 2 gün bile evde kalmadı. Hep dışarıda olmanın imtiyazını yaşadı. Çünkü dışarıda olmak her türlü imtiyaz demekti.

Mesele para kazanmak falan değil. Öyle kapitalizmin oyunu vs. de değil. Ucunda sömürülme bile olsa(!) ya da para kazanmakla derdin olmasa, parka bile gitsen bu evlerden çıkmak meselesinde bir umut var, bir özgürlük var. Özellikle güzel dostum Zehra’nın Reçel’de yeni yayınladığımız “Karantina Evinin Penceresinden İslami Feminizme Bakmak” yazısı bende bu meseleyi ciddi şekilde tetikledi. O ev içerisinde verdiği mücadeleyi anlattıkça, ben hep dışarısını düşünüyormuşum meğer. Hep dışarıda aldığım solukların, becerebildiklerimin derdine düşmüşüm ben de Müslüman bir feminist olarak. Ben de meseleye buradan tutunuyormuşum.

Tam da bu noktadan ilk karantina haftasının şoku geçti geçeli “Biz yaptığımız ettiklerimizle, öğrendiklerimizle, konuştuklarımızla kimin ne işine yarayacağız?” diye sormaktan kendimi de etrafımda birlikte dayanıştığım, ürettiğim kadınları da yedim bitirdim. Böylece fark ettik ki mesela, biz aslında kendi derneğimizde gönüllü olarak çalışan kadınlarla istediğimiz gibi o herkesin fellik fellik ekran görüntüsü paylaştığı online toplantılardan bile yapamıyoruz çünkü kendilerini rahat hissedemiyorlar. Sonrasında konuştukça fark ettik ki, evden çıkmak aslında bizi evin içerisinde kurulan iktidarlardan, babalarımızdan, kocalarımızdan dışarıda bir özgür alan tanıyordu. Biz en azından orada, birlikte kurduğumuz güvenli alanda heyecanlarımızı, değiştirmek istediklerimizi konuşabiliyor, birlikte hayaller kurabiliyorduk. Toplantılarımızın çoğuna gelen kadınların ailelerinin, eşlerinin toplantıya katıldıklarından haberi bile olmuyordu mesela ve bu bizim kendi ellerimizle inşa ettiğimiz özgürlüğümüzdü. Yani kısacası hayatlarımız evlerimize, evlerimizin sınırlarına ve evlerimizin bizler için temsil ettiklerinin sınırlarına sığmıyor, sığamıyor.

Sonra dinleyemediğimiz hikayelerin derdine düştük. Ne kadar çoksak, neleri paylaşırsak, en azından tüm o bizlere yüklenen ev işi, bakım yüklerinden sıyrılıp ne ara bir vakit bulup birbirimizle paylaşırsak iyi oluruz belki dedik. Şiddete uğrayan, evde şiddetin failiyle burun buruna yaşamak zorunda kalan, öldürülen ya da öldürülmekten beter edilen kadınların hikayelerini duyduk uzaktan. Ya da bu süreçte haksız yere işinden çıkarılan, gebeliği bu zamanlara gelip kaygısından ne yapacağını şaşıran, patronunun zoruyla her gün onlarca yol tepip işine gitmek durumunda kalan, 7/24 canını dişine takıp tüm yetersizliklere tüm risklerine rağmen insanlara yardım etmeye çalışan sağlık çalışanlarının hikayelerini duymaya başladık bir bir. Ellerimiz kollarımız bağlandı gibi oldu, hala ne işe yarayacağımızı bulamadık. Bu kadınların hayatları eve sığmak şöyle dursun, ev onların hayatlarını riske atıyordu ya da bir kısmı için evde rahat zaman geçirmek hala bir hayaldi.

Ama bir yandan da birden herkese eşit mesafede oluverdik. Görüşmek için taa Malezya’ya gittiğimiz Musawah, Sisters in Islam gibi birçok farklı örgütle kendimizi webinarlarda, ortak toplantılarda bulduk. Birden uzaklar yakın ve her şey erişilebilir oldu. Belki o yüzlerce kadının hikayesini dinlemekten ve onlara uzaktan destek olmaktan fazlasını şu an yapamıyorduk ama belki de gelecekte bu bela geçip gittikten sonra yine daha güzel bir dünyanın inşası için mücadele etmeye hazırlık yapmaktı bize düşen pay. Hem kendimizi hem etrafımızdakileri iyileştirmek, yüz yüze görüşemesek de çemberlerin etrafında toplanmak, birbirimizle hayallerimizi kaygılarımızı paylaşmak, birlikte bir gelecek hayal etmek ve bu gelecek için hazırlanmaktı, yavaş yavaş, sakince. Evlerimizin içine hayatımızı sığdırmaya çalışmadan, evin gerçekliğine uygun yeni minik özgürlük alanları inşa etmenin derdine düşerek.

Bu kara günler geçecek belki ama önümüzde belli ki uzunca bir süre var. Bu uzun süre, hayatı evi sığdırmaya çalışanlardan da çok korkutuyor beni; çünkü asıl, en başta da kendime sözler vermeme neden olan o kara delik, gün geçtikçe hepimizin hayatlarında büyüyor. Evi bilen tüm kadınlar bu duyguyu biliyor biliyorum, bu ev denen kara delik gün gelecek bu hayallerimizi de elimizden almaya çalışacak, her şey daha uzak görünmeye başlayacak.  Bu yazıyı okuyan dostlarımdan tek ricam şu ki, kendimizi bu kara deliğe teslim etmeyelim. Her gün bu yeni mücadelede direnmeye devam edelim. Evde kalalım, tamam, ama hayatımız cidden eve sığmasın. Bugünler geçtiğinde özgür bırakmak üzere hayatlarımızı, birlikte yarattığımız güvenli alanlarımızı içimizde pamuklara sarmalayıp saralım. Tüm bunlar geçtiğinde birbirimizin yaralarını sarmak için onlara çok ihtiyacımız olacak.

rumeysa |REÇEL

3 yorum

  • Çalışan aynı zamanda evli bir kadın olarak çalışmayı da evde olmayı da seven bir kadın olarak yorumumu bırakıyorum. Gidişatinizin sonu ne olacak merak ediyorum doğrusu… Yaşadığı evi, yuvasını ‘Kara Delik’ olarak gören kadınlar yolun sonunda ne bulacak ? Özgürlük, Hürriyet, Vicdan, İslam denilince ne anlıyoruz? Özendiğiniz, özendirdiğiniz, olmasını istediğiniz hayat, ideal yaşam kadınlar için, insanlık için ne vadediyor mesela? O kadar çok şey var ki yazacak, konuşacak anlatacak… Üzülüyorum sadece dua ediyorum.

  • O kara delik,sizin içinizde ki kara delik olmasın?kendi kendinizi nereye koyduğunuzu bilmediğiniz,aradığınız ama bulamadığınız,yapıp ettiğiniz şeylerde kendinizi kutsadığınız,ne yaptığınızı da bilemediğimiz,birileri sizi görüyorum dediği için var olduğunuzu zannettiğiniz????bir karadelik

    • Ev benim için bir karadelikti bir zamanlar. Kadınlığa dair geleneklerimizde var olan “kaşık düşmanı, saçı uzun aklı kısa, eksik etek” gibi laflar yüzünden kendimi ispatlama ihtiyacı duyuyordum sanırım. Bu da evde mümkün görünmüyordu. Bütün ömrüm okumakla, okulda, işte birçok alanda mücadele etmekle geçti. Evlendiğimde en beceriksiz olduğum konu ev kadınlığıydı. Başörtüsü yasakları yüzünden iş hayatına girmekte çekingen davrandım önce. Ama baktım ki ev bana göre değil, girdim mecburen. Neyse, fazla uzatmayayım. Bugün mesleğim dışında ev kadını olarak da kendimi başarılı buluyorum ve ev benim için artık bir kara delik değil. Kendimi değerli hissetmek için ne geleneklerin ne de çevremdeki insanların onayına ihtiyaç duymuyorum. Evdeyken de kendimi takdir edebiliyorum, okuyorum, yazıyorum. Tekrar işe gideceğim günler için hazırlık yapıyorum. Ama evin benim için bir kara delik olmaktan çıkması için yaşımın kırka yaklaşması gerekiyormuş. Yani dediğiniz gibi evin bir kara delik olmasının sebeplerinden biri içimizdeki kara delikler. Ama diğer sebepler geleneklerimizden gelen değersizleştirici söylemler, toplumun yüklediği adaletsiz sorumluluklar, anlayışsız, sırf erkek olduğu için kendini evin tek hakimi gören erkekler, sadece erkek olduğu için oğullarını daha çok seven aileler ………………..